MEÂLİ:
160- Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur. Sizi yardımsız bırakırsa, artık O’ndan sonra size kim yardım edebilir? O halde mü’minler ancak Allahʹa güvenip dayansınlar.
İNİŞ SEBEBİ
Bedir savaşında sağlanan üstünlük Uhud savaşında elde edilememişti. Bu sebeple mü’minler ister istemez bunun tesiri altında bulunuyor, bir kısmı ise sebebini tam mânasıyla anlıyamıyordu. Bunun üzerine yukarıdaki âyet indi.
İLGİLİ HADÎSLER
«Ümmetimden yetmiş bin kişi hesaba tâbi tutulmaksızın Cennete girecektir. »
Bunun üzerine soruldu;
- Onlar kimlerdir?
Cevap verdi:
«O kimselerdir ki, dağlanmazlar, rukye = afsun (büyücü ve üfürükçülerin okudukları duâ) yapmazlar; bir şeyi uğursuz saymazlar ve ancak Rablerine güvenip dayanırlar. » (Sahih-i Müslim: İmrân b. Husayn (R. A. )den)
ALLAHʹIN YARDIMI
«Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur... »
Allah’ın mü’minlere yardımda bulunmasının bazı şartları vardır. Nitekim diğer insanların da sünnetullah gereği üstünlük sağlamalarının bir takım şartlarının bulunduğunu unutmamak gerekir. İşte bu şartlar gerçekleşmedikçe yine sünnetullah gereği, ne mü’minlere yardım iner, ne de diğer insanlar üstünlük sağlayabilirler. Diğer insanların, yani insan topluluklarının gerek mü’minlere, gerekse birbirlerine karşı üstünlük elde etmeleri, dâvalarına olan inançları ve bağlılıkları oranındadır. Bu dâva bâtıl da olsa yine durum aynıdır.
Mü’minlere İlâhî yardımın inmesi ve düşmana karşı üstünlük sağlayabilmeleri için, daha önce de belirttiğimiz gibi, mü’minlerle Allah arasındaki imkân ye irâde sınırına bağlıdır. Müʹmin bütün sebep, çare ve imkânlara baş vurup kendini bu sınıra getirdiği ve sonra da el kaldırıp «Ya Rab! ben ancak gücümün yetebildiğini yaptım, gerisi Sana aittir, beni perişan etme, düşmanlarıma karşı yenilgiye uğratma, inâyetinle tecelli et, yardımını esirgeme.. » diye duâ ederse, İlâhî yardım tecelli eder. Kurʹân bunu şartlı bir anlatımla şöyle belirtmiştir: «Siz Allahʹa (Onun dinine ve sünnetine) yardım ederseniz, O da size yardım eder. » (Muhammed sûresi: 7)
Bu durumda artık kemiyete değil keyfiyete bakılır. İnanan ve imkânlarını kullanarak Allah’a güvenip dayanan nice az topluluk, bu ölçü ve inançta olmayan çok büyük toplulukları yener. Nitekim Bedir savaşında müʹminlerin durumu, imkân ve irâde, diğer bir tabirle imkân ve inâyet sınırında idi. Bu bakımdan İlâhî yardım çok belirgin biçimde meleklerin inmesiyle gerçekleşti. Uhud savaşındaki durum önceleri buna yakın bir ölçü ve anlamda idi. O sebeple ilk adımda mü’minler galip duruma geldi. Çok geçmeden bu ölçü ve anlamı -emre uymayarak- bozanlar oldu. Bu kez düşman kuvvetleri üstün duruma geçti. Mü’minler bu arada İlâhî yardıma mazhar olamadılar. Çünkü kendilerini inâyet sınırının gerisine itmişlerdi.
İşte konumuzla ilgili âyetle, Sünnetullah’ın bu yönüne işâret edilerek üzgün bulunan mü’minlere bir kez daha ilâhî yardımın hangi şart ve ölçülerle gerçekleşebileceği hatırlatılıyor.
Bunun için diyebiliriz ki, asıl tevekkül de ancak bu ölçüye gelindikten sonra başlar ve o zaman bir değer taşır. Sonra da işin tamamı Allahʹa aittir, Onun kazasını geri çeviren, hükmünü reddeden bulunmaz. Mutlak hükümran ancak Oʹdur.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Geçen âyetle, İlâhî yardımın hem öneminden, hem de hangi sünnetle tecelli edeceğinden söz edildi. Ayrıca tevekkülün ölçü ve anlamı, hangi şartlarla bir anlam taşıyacağı anlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, İlâhî nusrat ve inâyete mazhar olan peygamberlerin asıl karakterleri belirtilerek ganimet ve millet malından bir şey aşırmalarının, ihânet etmelerinin söz konusu olamıyacağı, çünkü bu tür düşük davranışların onlardaki ruh asaletine, kalblerindeki Tevhîd nuruna yakışmadığı açıklandı. Bununla devlet kadrosunda görev alanların dikkati çekildi.