MEÂLİ:
5-6- Nûh dedi ki: «Rabbim! Şüphesiz ki ben, milletimi gece-gündüz (uyarıp sana, senin dinine) dâvet ettim; ama benim bu dâvetim ancak onların (nefretine sebep olup) kaçmalarını arttırdı.
7- Hakikat ben, onları bağışlaman için ne kadar dâvet ettimse, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine örtünüp duymazlıktan geldiler; (inkârda) ısrar edip büyüklük tasladıkça tasladılar.
8- Sonra gerçekten ben onları açıkça (hakka, doğru yola) çağırdım,
9- Sonra yine ben, açıktan duyuruda bulundum ve gizli gizli görüşmeler de yaptım;
10- Rabbınızdan bağışlanma dileyin, çünkü mutlaka O, çok bağışlayandır, dedim.
11- Gökten üzerinize faydalı yağmur gönderir.
12- Sizi, mallar ve oğullarla destekleyip güçlendirir. Size Cennet misâli bahçeler verir ve ırmaklar akıtır.
13- Size ne oluyor ki, Allahʹa büyüklük ve ululuğu, taʹzîm ve saygıyı yakıştıramıyorsunuz!?. Oʹndan vakar ve şeref ummuyorsunuz?!.
14- Halbuki O, sizi kademeli tavırlardan geçirip yaratmıştır.
15- Allahʹtan tıpatıp uyum halinde yedi göğü nasıl yarattığını görmez misiniz?.
16- Orada Ayʹı bir ışık, Güneşʹi ise bir kandil yapmıştır.
17- Allah sizi yerden bir bitki (gibi) bitirmiştir.
18- Sonra sizi oraya çevirecek ve sizi (tekrar diriltip) bir çıkışla çıkaracaktır.
19- Allah, yeryüzünü size bir yaygı yaptı ki,
20- Orada geniş geniş yollarda yürüyesiniz. »
UYARI VE İRŞADIN SONUÇ VERMEMESİ
«Nûh dedi ki: «Rabbim! Şüphesiz ki ben, milletimi gece-gündüz (uyarıp sana, senin dinine) dâvet ettim; ama benim bu dâvetim ancak onların (nefretine sebep olup) kaçmalarını artırdı.. »
Bir kişiyi veya toplumu, ya da bir milleti sonsuza kadar uyarıp irşâd etmek gereklidir diye bir kural yoktur. Uyarı ve irşadın, yönlendirme ve aydınlatmanın bütün yollarına baş vurulur; günün şartlarına göre en iyi, en yararlı inzar ve tenvîr metodu seçilir ve öylece hizmete geçilir. Uyarılan kişi, toplum veya millet her geçen gün küfür ve tuğyanını artırır, kutsal değerlere saldırıp Allahsızlık ve ahlâksızlığı savunursa, o takdirde onları irşâd etmenin, uyarıp yol göstermenin anlamı kalmamış kabul edilir. Durumu, en iyi bilen o çok yüce kudret sâhibi Cenâb-ı Hakk’ın hüküm ve adâletine bırakmak gerekir.
İşte Nûh Peygamber de bu çizgiye gelindiğini açıklayarak o günün ölçü, ortam ve şartlarına göre 13 kadar irşat, uyarı, yol gösterme, akla seslenme, kalp ve kafayı aydınlatma açısından hareketle kendine has bir metod uyguladığını, fakat istediği nisbette olumlu sonuç alamadığını beyânla, ileride tefsîr edeceğimiz âyetlerde belirtildiği şekilde durumu Cenâb-ı Hakk’ın hükmüne bırakıp çekilmiştir.
NÛH (A. S. )IN UYGULADIĞI METODUN ANA HATLARI:
Yukarıda da değindiğimiz gibi, Nûh (A. S. ) uzun yıllar kavmini Hakk’a dâvet edip gereken teblîğ ve irşat görevini sürdürürken daha çok şu 13 maddelik bir metodla yola çıkmıştır:
1- Allah’ın varlığına, birliğine çağırıp, inandıkları takdirde geçmiş bütün kusur ve günahlarının bağışlanacağı va’dinde bulunmuştur.
Buna rağmen kavmi, hürriyetleri meşru sınırlar içine almak isteyen bir sistemi ve dini benimsemediler ve o yüzden Nûhʹun (A. S. ) uyarılarına kulaklarını tıkadılar.
Bir kişinin peşine takılıp birçok nefsanî arzularına sed çekilmesini kibir ve gururlarına yediremediler.
2- Nûh (A. S. ) çok açık ve net bir çağrıda bulundu. Anlaşılmayacak, şüphe uyandıracak bir anlatım tarzına yer vermedi.
3- Uyarıyla müjdelemeyi dengede tuttu: Bazan tehdît edip korkuttu, bazan da ümit verip müjdeledi.
4- Açık teblîğin yanında ileri gelenlerle, toplum arasında söz sahibi olanlarla özel görüşmelerde bulunmayı ihmâl etmedi. Niyet ve amacını, dâvet ettiği inancın nasıl bir rahmet olduğunu kesin çizgileriyle anlattı. Makam ve şöhret peşinde olmadığını, herhangi bir çıkar düşünmediğini söylerken günlük yaşayışıyla bunu isbât etti.
5- Bu arada Cenâb-ı Hakk’ın geniş rahmet ve mağfiretinden söz etti. Cenâb-ı Hakkʹın bütün emir ve yasaklarının, tavsiye ve beyânlarının mutlaka insandan yana olduğunu belirterek bundan başka bir şey beklenmediğine dikkat çekti.
Şüphesiz Nûh (A. S. )ın kullandığı bu beş maddelik uyarı ve irşâd daha çok duygu ve düşünceye yönelik bir seslenişi içermektedir. Böylece o, vicdanları haktan yana geliştirmeyi plânlıyordu. Arkasından onların aklına seslenmeye, ona göre inandırıcı, yönlendirici belgeleri sergilemeye geçti. Şöyle ki:
6- Gökten üzerinize faydalı, hayat verici yağmuru indiren Cenâb-ı Hak’tır. O, kurduğu düzenle bu nîmeti sistemli şekilde kullarına ulaştırmaktadır. O, mevcut nîmetlerden güneşi, ya da teneffüs edilen havayı veya yağmuru çekip alsa, hayat bir anda durur ve tükenir.
7- Kâinatı dengeli, düzenli tutan ve yürüten kimdir? Putların, taştan, ağaçtan yontulup şekillendirilen cisimlerin böyle bir kudreti ve marifeti var mıdır? O halde Cenâb-ı Hak mı ta’zîm ve tekrîme, ibâdet edilmeye lâyıktır, yoksa putlar mı? Kurulu düzende hâkim olan üstün kudreti basit cisimlere irca etmenin mâkul bir yanı var mıdır?
8- Sonra insan denilen canlının kademeli safhalardan geçirilerek yaratıldığını ayrı bir belge olarak gözler önüne serdi. Topraktan çıkan gıda maddelerinin insan vücuduna geçmesiyle spermanın oluştuğunu ve onun da kadının yumurtalığına intikal etmesiyle ceninin vücut bulduğunu; ana rahmindeki bekleme süresi içinde ceninin şekillenip İnsanî ruha mazhar kılındığını, inkârcı sapıkların anlayacağı tarzda anlattı ve böylece beşer aklını harekete geçirmeye çalıştı.
9- Sonra inkârcıların dikkatini yedi kat göğe çekip nasıl düzen ve dengede yaratıldığını yine onların anlayabileceği bir lisanla açıkladı.
10- Ay’ı bir nur, güneşi bir kandil olarak yaratan Allahʹın bu mükemmel eserinin nasıl bir anlam ve hikmet taşıdığını ve her birinin mutlak sûrette İlâhî damgayı yansıttığını yönlendirici bir anlatımla işledi.
Böylece âyette geçen «ışık» diye çevirisini yaptığımız «nur»un ay’a; «kandil» diye çevirisini yaptığımız «sirac»ın güneşe nisbet edilmesi, ilmî bir gerçeği ortaya koymaktadır. Şöyle ki: Nur kavramıyla ay’ın ışığının kaynağının kendinden olmadığı, başka bir kaynaktan aldığı ortaya çıkıyor. Sirac kavramıyla da güneşteki tükenmez enerjinin kaynağının bizzat güneşin kendisi olduğu vurgulanıyor.
11- Nûh (A. S. ) tekrar insanın hılkatındaki inceliğe geçip, az önce belirttiğimiz gibi, ilk insanın ve sonra da onun neslinin topraktan yaratıldığını belirterek bitkileri misâl verdi. Şöyle ki: Adem (A. S. ) bizim mahiyetini bilemediğimiz bir kanunla «kün emri»yle vücut bulmuştur. Onun neslinin ise, belli biyolojik ve fizyolojik kanunlara bağlanarak, erkekte oluşan spermanın, kadında oluşan yumurtanın topraktan çıkan gıda maddeleriyle vücut bulduğu kesindir.
12- Yeşerip çıkan bitkilerin bir gün gelip kuruyarak çer-çöp haline dönüştükten sonra baharın gelmesiyle yeniden yeşerip filizlenmesini, insanın öldükten sonra tekrar diriltilip kaldırılacağına yakın bir misâl gösterdi.
13- Yeryüzünün coğrafî düzenlemesini bir başka belge ve delil olarak ortaya koydu. Dağların, ırmakların, kaynakların ve engebeli arazinin belli bir plâna göre hazırlanıp insanların yaşamasına elverişli düzeye getirildiğini belirtti.
Böylece Nûh (A. S. ) uzun yıllar bu metodla hareket edip zaman zaman konuların kılıfını değiştirerek ayrı bir anlatım tarzıyla uyarı ve irşadını sürdürdü.
Kur’ân-ı Kerîm’de ilgili âyetlerle Nûh Peygamberʹin (A. S. ) teblîğ ve irşâd metodu verilerek, hak yolunda hizmet etmek isteyenlerin geniş çapta bilgi ve kültüre, birçok ilim dalında yetişmiş bulunmasına ihtiyaç olduğu belirtiliyor.
Allah adına konuşacak olan kişinin, O’nun hayat kanunlarını, hilkat plânını, sünnetullahı, kâinatta hâkim olan denge ve düzen ölçülerini ilmî yönden de çok iyi bilmesi; Kur’ân’ı inceliğiyle, ana fikirleriyle, temel bilgileriyle, hukukî sistemiyle anlayacak bir güçte olması şarttır. Aksi halde kaş yaparken göz çıkarabilir.
Unutmayalım ki, teblîğ ve irşâd bütün bir ömrü kapsayan bilgi, beceri, tecrübe, ilim ve kültür işidir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Nûh Peygamber’in, kendi kavmini Hakk’a dâvet ederken teblîğ ve irşadında kullandığı metoda yer verildi ve bu, 13 madde halinde sıralanarak mü’minler aydınlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, Nûh Kavmi’nin uzun yıllar uyarılmalarına ve kendilerini aydınlatan delil ve belgelerle doğru yol gösterilmesine rağmen büsbütün küfür ve azgınlıklarının arttığı konu ediliyor; tapındıkları putlarına daha çok ilgi duyup sarıldıkları misâl olarak veriliyor. Sonra da Nûh (A. S. )ın yapılacak başka bir şey kalmadığını görünce, kâfirler aleyhine el kaldırıp beddua ettiği; kendi ailesi ve mü’minler için de duâ edip İlâhî mağfireti dilediği açıklanıyor.