MEÂLİ:
16- Göktekilerin sizi yere göçürüvermesinden emin misiniz? O takdirde bakarsınız ki, ansızın yer sallanıp çalkanır.
17- Ve göktekilerin üzerinize taş yağdıran şiddetli bir rüzgâr göndermesinden güvende misiniz? O takdirde tehdid eden uyarıcının nasıl olduğunu bileceksiniz.
18- And olsun ki, onlardan öncekiler de (hakkı) yalanlamışlardı. Beni tanımamak nasılmış (bir görün)?
19- Onlar, üzerlerinde diziler halinde kanatlarını açıp kapayarak uçan kuşları görmediler mi? Onları ancak Rahmân (olan Allah) tutar. Şüphesiz ki O, her şeyi görüp bilendir.
20- Yoksa Rahmân’dan başka Oʹna karşı size yardım eden ordunuz mu var? Kâfirler ancak aldanma ve gaflet içindedirler.
21- Yoksa (Allah) rızkını tutup kesecek olursa, kim sizi rızıklandırır? Hayır, onlar bir azgınlık ve nefret içinde inâtla ısrar etmektedirler.
22- Yüzükoyun yürüyen mi daha doğru yoldadır, yoksa dümdüz yolda dimdik yürüyen mi?
23- De ki: Sizi yaratıp varlık alanına getiren, size işiten kulaklar, gören gözler, anlayan gönüller veren Oʹdur. Ne de az şükredersiniz?
24- De ki: Sizi üretip yeryüzüne yayan Oʹdur. Ve siz ancak diriltilip hepiniz Oʹnun huzurunda toplanacaksınız.
GÖKTEKİLERİN SİZİ YERE GÖÇÜRMESİNDEN GÜVENDE MİSİNİZ?
«Göktekilerin sizi yere göçürüvermesinden emin misiniz?. O takdirde bakarsınız ki, ansızın yer sallanıp çalkanır. »
Göktekilerden maksat, yağmur, kasırga, tayfun, fırtına veya göreve hazır bekleyen melekler olabilir.
Sebeplerin kısa sürede oluşup olayları meydana getirmesini çoğu zaman önceden tesbit etmemiz mümkün değildir. Olayların sebep ve illetlere, bunların da belli kanunlara, kanunların da İlâhî kudrete bağlandığı bir gerçektir. Böylece Cenâb-ı Hak bir şeyin meydana gelmesini murad ettiği zaman melekler vasıtasıyla sebep ve illetleri harekete geçirir de umulmadık bir zamanda ya kahredici, ya da ferahlatıcı olaylar vücut bulur. Bu durumda ya volkanik bir depremi, ya tektonik bir sarsıntıyı, ya da tahripkâr bir kasırgayı harekete geçiren melekler işbaşı yapar. Bu olayların zahirî sebep ve illetleri bilinse bile, o sebeplerin hangi plân ve proğrama göre oluşturulup harekete geçirildiğini insanların çoğu bilmez.
Kur’ân-ı Kerîm, kâinat düzenlemesinde mutlak bir kudretin hâkim ve nâfiz bulunduğunu ve O’nun her şeyi birtakım sebeplere bağlayıp kendi tasarrufu altında tuttuğunu haber vererek Hakk’ı inkâr ve reddin hiçbir yararı olmayacağına dikkat çekmektedir.
YIKILIP YOK OLAN KAVİM VE MİLLETLER
«And olsun ki, onlardan öncekiler de (hakkı) yalanlamışlardı. Beni tanımamak nasılmış (bir görün)! »
İlgili âyetle, küfür ve azgınlığı, sapıklık ve ahlâksızlığı inatla sürdürerek her vesileyle hakkın karşısına red ve inkârla çıkan ve her türlü kötülüğe, inançsızlığa prim veren kadroların, kavim ve milletlerin eninde sonunda tabii bir afetin harekete geçirilmesiyle yeryüzünden silindikleri misâl veriliyor ve onlardan artakalan tarihî belgeleri gezip görmemize işârette bulunuluyor.
Şüphesiz günümüze kadar ayakta durma şansına sâhip olan tarihî kalıntılar mahzun boyunlarını bükerek her parçasıyla Hakk’ı red ve inkâr eden sapıkların sonunun ne olduğunu fısıldamakta, ziyaretçilerin kalp ve vicdanlarına seslenmekte; Allah’ı tanımamanın ne olduğunu açıklayıp belge hüviyetiyle yansıtmakta, ibret almayanlar hakkında tarihin tekerrür edeceğini âdeta haykırmaktadır.
KUŞLARIN KANAT AÇIP SAF SAF UÇUŞU
«Onlar, üzerlerinde diziler halinde kanatlarını açıp kapayarak uçan kuşları görmediler mi?.. »
Kuşların kanat çırparak havalanması, belli mesafelerde uçup dolaşması, her yanıyla İlâhî kudretin ve sanatın çok belirgin eseri değil midir? Şüphesiz bu olayın gerçekleşmesi, birtakım fiziksel kanunlara bağlıdır: Kemiklerinin iliksiz olması, kanatlarının simetrik olarak düzgün tutulması, tüylerinin arasında hava boşluklarının bulunması, vücutlarının çok ince bir yağ salgılayıp tüylerini kaygan hale getirmesi bu cümledendir. Bütün bu fevkalâde fizikî kanunlar ve ince hesaplar kör ve sağır, şuursuz ve bilgisiz tabiatın eseri midir? Binlerce tesadüfün bir zincirin halkaları gibi biraraya gelmesiyle mi bunlar gerçekleşmiştir? Yoksa çok mükemmel plân ve proğramla ortaya konulan ilâhî sanatın kendisi midir?
Okyanusları aşan, yaz-kış yer değiştiren kuşlara kim bu duygu ve yeteneği ve içgüdüyü vermiştir? Kim onları bu düzenli ve bilinçli yer değiştirme olayından alıkoyabilir? Meğer ki kâinatta sürüp gelen bu ve benzeri dengeli olayları bozmaya kalkışanlar olsun; o takdirde insanoğlu kendi hayat düzenine kasdetmiş olur.
Şüphesiz Rahmân olan, rahmeti her şeyi kapsayıp kuşatan Cenâb-ı Hak her şeyi en iyi bilen ve görendir. O’nun kudret elinden çıkan her şey mükemmeldir; dengeli ve düzenlidir. Denge ve düzene şuursuzca el uzatanlar ise, insanlardır.
ALLAH’LA YARIŞABİLİR MİYİZ?
Her canlı kendi şartları ve bulunduğu ortam içinde kendi cinsiyle yarışır. Filin aslanla yarışması; kaplumbağanın tavşan veya tilkiyle koşuya çıkması ne kadar gülünçse, insanoğlunun da Allah ile yarışmaya heveslenmesi o kadar gülünç ve anlamsızdır. Zira onun ne Cenâb-ı Hakkʹa karşı koyacak bir ordusu vardır, ne de canlıları dünya durdukça besleyecek kaynakları vardır. Cenâb-ı Hak, yeryüzünde denizlerle ve ırmaklarla su dengesini sağlamakta, buharlaşmayı gerçekleştirip yeryüzüne feyiz ve bereket indirmektedir. Bitkileri toprakla beslemekte, damarları vasıtasıyla suyu onların yapraklarının ucuna kadar kusursuzca ulaştırmaktadır. Güneşle aramızdaki mesafeyi yararlı bir çizgide tutan; atmosfer tabakasını belli kalınlıkta koruyan O değil midir? O’nunla yarışmak mümkün müdür? Okyanusta sevkettiği tayfunun karşısına çıkıp onu geri çevirebilir miyiz? Dünyanın dönüş hızını eksiltip artırabilir miyiz? Yeni bir plânla yeni ve değişik bir dünya vücuda getirebilir miyiz?
O halde inkâr ve tuğyanın, ahlâksızlık ve bencilliğin anlamı nedir? Şaşkın kâfir kime kafa tutmakta veya kiminle yarışmak hevesindedir?
Şüphesiz inkârcı sapıklar hep aldanma ve gaflet içinde bocalama çizgisinde bir ömür tüketmektedirler. Yirminci âyetle onların bu hali tasvir edilmekte; yirmi birinci âyetle onların duygularının, ön yargılarının akıllarının önünde yürüdüğüne işâret edilmektedir.
CENÂB-I HAK RIZKIMIZI KESECEK OLURSA, ONUN KAPISINI KİM BİZE AÇABİLECEKTİR?
«Yoksa (Allah) rızkını tutup kesecek olursa, kim sizi rızıklandırır?.. »
Canlıların rızkını oluşturup meydana getiren belli sebepler ve kanunlar söz konusudur. Güneş, yağmur, hava, toprak ve daha önce hazırlanan yeraltı ve yerüstü kaynakları bu cümledendir. Bütün bunları hizmete sevk eden Cenâb-ı Hak, bunlarla ilgili kanunları ibtal edecek olsa, rızık diye bir şey kalır mı? Yeryüzünde geniş çapta bir değişiklik meydana getirip kara parçalarını denizlerin istilasına uğratsa, ortada ne kalır? Ne var ki O, kâinatı düzen ve dengede tutan kanunlarını kıyâmete kadar ibtal etmez. Ezelî kanunlarına müdahalede bulunmaz; hepsi de proğramlandığı gibi devam eder.
Bu hakikatleri anlamamak için ya kör, ya da geri zekâlı olmak gerekir. Yirmi ikinci âyetle bu incelik yansıtılmakta ve insanla hayvan arasındaki farka değinilerek, bu farkı göremiyenlerin de bir bakıma hayvanlaştıklarına işâret edilmektedir.
DOĞRU KALP İLE EĞRİ KALP
«Yüzükoyun yürüyen mi daha doğru yoldadır, yoksa dümdüz yolda dimdik yürüyen mi?.. » Burada nefis bir benzetme vardır: Hayvanlar insanlardan yana fayda sağlasınlar diye yaratılmış ve onların buyruğuna verilmiştir. İnsanoğlu en şerefli canlı olarak yeryüzünde Allah’ın halîfesi olarak bulunuyor; o bakımdan da iki ayak üzeri dimdik durabilme nîmetine erdirilmiştir. Hayvanlar ise, insanın istifadesine verildiği için çoğu yüzükoyun iki veya dört ayaklı, ya da sürüngen olarak yaratılmışlardır. İnsanla hayvan arasındaki bu açık fark ne ise, inkârcıyla müʹmin arasındaki fark odur. Birinin kalbi eğiktir, diğerinin kalbi doğru ve düzenlidir.
Nitekim bu âyet-i kerîme, A’raf Sûresi 179. âyetle şöyle açıklanmaktadır: «Şanıma and olsun ki, cin ve insanlardan birçoğunu Cehennem için yarattık; kalpleri vardır onunla (hakkı) anlamazlar, gözleri vardır, onunla (hakikati) görmezler, kulakları vardır, onunla (doğruyu) işitmezler. İşte bunlar (bu şuursuzlar) hayvanlar gibidir, belki daha da sapık ve şaşkındırlar. İşte gâfiller ancak bunlardır! »
İNSANA VERİLEN ÜÇ BÜYÜK NİMET
«De ki: Sizi yaratıp varlık alanına getiren, size işiten kulaklar, gören gözler, anlayan gönüller veren O’dur. Ne de az şükredersiniz? »
İşitme, görme ve anlama. Bunlar birbirini tamamlayan değerlerdir. Öyle ki, hakkı, doğruyu, iyiyi ve faydalıyı anlayabilmek için önce Hakk’ın sesine kulak verip O’nun buyruğunu işitmek ve eserini görmek gerekir. İşitip gördüğümüzü akıl ve idrâk terazisine koyup tartmamız ve öylece onun değer ölçüsünü belirlememiz bizi sağlıklı sonuca götürür. İşittiğimizi, gördüklerimizi aklımızdan ayrı tuttuğumuz, onları sadece duygu kefesine koyduğumuz takdirde, hiç birinin gerçek yüzünü ve hakiki değerini anlayıp tesbit etmemiz mümkün olmaz. Zira akıl denilen İlâhî mevhibe, insanın kendi düşünce ve davranışlarını bilmesine; olayları inceleyip içyüzünü anlamasına, muhakeme edip belirlemesine yarayan bir yeteneği olarak bilinmektedir. Onun tarifi de bu mana çerçevesinde yer alır.
Böyle bir yeteneği bize lütfeden Allah’a şükretmek kadar tabii ne olabilir? Bir de bu üç organın her yanıyla İlâhî damgayı taşıdığı bir gerçektir. Şöyle ki:
Kulak: Vücudumuzun sihirli radarıdır. Onu yaratıp hizmete sevkeden O Yüce Kudret, öylesine bir sistem kurmuştur ki, akla durgunluk vermekte, her türlü yanlış görüş ve inanışı reddetmektedir. Öyle ki: Ses titreşimleri havada dalgalar halinde yayılarak dış kulağa gelir. Dış kulak yolundan kulak zarına kadar ulaşan bu titreşimler orta kulakta birbirine mafsallaşmış çekiç, örs ve üzengi kemiklerinden geçerek oval pencereden iç kulağa atlar. İç kulakta işitmede görevli özel hücre ve cisimcikler aracılığıyla işitme sinirine ve oradan da beyindeki işitme merkezine varır. Böylece beyinde, gelen sesler manâ bakımından değerlendirilir. Bir sesin ne yandan geldiğini, uzaklığını, yakınlığını anlamamızı da dış kulaktaki girintiler, çıkıntılar sağlar.
Göz ise, dünyaya açılan penceremizdir ve başlıbaşına harika bir organdır. Merkezleri aynı olan 3 kattan oluşur. Şüphesiz görmeyi sağlayan iki gerçek vardır. Bunlar ışık ve gerektiği gibi çalışan bir görme aygıtıdır. Görme aygıtı göz ve buna bağlı sinirlerden oluşur.
Gözdeki ağtabakaya düşen ışığın burada oluşturduğu fotokimyasal değişimlerin sonucu olarak, beyinde görme olayı gerçekleşir. Söz konusu fotokimyasal değişimler, sinir hücrelerini uyarırlar; bu uyarılar, sinir telleri aracılığıyla beyinde değerlendirilerek ışık olarak algılanırlar.
Anlaşıldığı gibi, ortada işiten ve gören iki eser vardır. Herbiri taşıdığı özellikleriyle Hakk’ın yüksek sanatını yansıtmakta ve «Allah vardır, birdir» demektedir.
İNSANIN YERYÜZÜNE YAYILMASI
«De ki: Sizi üretip yeryüzüne yayan Oʹdur. Ve siz ancak diriltilip hepiniz Oʹnun huzurunda toplanacaksınız. »
Bu da ezelde hazırlanan plân ve ona bağlı proğramın uygulanma safhalarından biridir.
Kıtaların kayması teorisine göre, yerkabuğu başlangıçta tek bir kütle iken sonradan yavaş yavaş kayıp parçalanarak bugünkü kıtalar halindeki kara parçalarını meydana getirmiştir. Yerkabuğu parçalanmadan önce de üzerinde insan denilen canlının yaşadığı anlaşılıyor; yani ilk insan Adem (A. S. ) yeryüzüne indirildiği zaman, yerkabuğunun tek bir kütle olduğu neticesi ortaya çıkıyor. Yoksa o günkü ilkel imkânlarla okyanusları aşıp Amerika ve Avustralya gibi kara parçalarına gidip yerleşmek mümkün değildir.
İnsanları böylesine bir plânla yeryüzüne yayan Yüce Kudret, onları öldürdükten sonra diriltip hepsini mahşer alanında biraraya getirecektir. Bu da Cenâb-ı Hakkʹın ezelî takdirlerinden biridir ki değişmesi söz konusu değildir.
ÂYETLER ARASINDAKİ BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, yok edilen inkârcı kavim ve milletlerin hazîn âkibetine dikkat çekildi. Sonra da Cenâb-ı Hakkʹın insanoğluna lütfettiği nîmetler sıralanarak kudretinin erişilmezliği konu edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, kıyâmet olayının ne zaman meydana geleceğiyle ilgili bilginin Allahʹa mahsus olduğu ve Hz. Peygamber’in (A. S. ) görevinin sınırına değinilerek O’nun açık bir uyarıcı bulunduğu belirtiliyor. Sonra da İlâhî kudretin her şeye hâkim olduğu konu edilerek misâller veriliyor.