Fatır Suresi 15-18. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

يَاأَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ اِلَى اللّٰهِ وَاللّٰهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ اِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ وَمَا ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ بِعَزِيزٍ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى وَاِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ اِلٰى حِمْلِهَا لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰى اِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَمَنْ تَزَكّٰى فَاِنَّمَا يَتَزَكّٰى لِنَفْسِهِ وَاِلَى اللّٰهِ الْمَصِيرُ

16.

Ey insanlar! Siz Allah'a muhtaçsınız. Allah ise her bakımdan sınırsız zengin olandır, övülmeye hakkıyla layık olandır.

Diyanet İşleri

16.

Eğer Allah dilerse, sizi giderir ve yeni bir halk getirir.

17.

Bu, Allah'a göre zor bir şey değildir.

18.

Hiçbir günahkar başka bir günahkarın yükünü yüklenmez. Günah yükü ağır olan kimse, (bir başkasını), günahını yüklenmeye çağırırsa, ondan hiçbir şey yüklenilmez, çağırdığı kimse yakını da olsa. Sen ancak, görmedikleri halde Rablerinden için için korkanları ve namaz kılanları uyarırsın. Kim arınırsa ancak kendisi için arınmış olur. Dönüş ancak Allah'adır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

15- Ey insanlar! Sizler hepiniz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise ganiy (hiçbir şeye muhtaç olmayan mutlak varlıklı)dır. Övülmeğe çok lâyıktır.

16- Dilerse sizi (sahneden) alıp götürür de yeni bir halk topluluğu getirir.

17- Bu da Allahʹa göre güç değildir.

18- Hiçbir günahkâr diğer bir günahkârın günahını taşımaz. Yükü ağır olanın da, taşıması için -yakını bile olsa- yükünden hiçbir şey başkası tarafından taşınmaz. Sen ancak Rabbından gıyabında saygı ile korkanları ve namazı dosdoğru kılanları uyarırsın. Kim kendini (günah kirlerinden) pâk tutarsa, o ancak kendi lehine pâklanmış olur. Varış ancak Allahʹadır.

CANLI-CANSIZ HER ŞEY ALLAHʹA MUHTAÇTIR

«Ey insanlar! Sizler he­piniz Allahʹa muhtaçsınız. Allah ise ganiy (hiçbir şeye muhtaç olmayan mutlak varlık)dır. Övülmeğe çok lâyıktır. »

Varlık âleminin niçin yaratıldığı, kurulan sağlam düzenin kimler için hazırlandığı, köpürüp taşan İlâhî nîmetlerin insanlardan yana nasıl teshîr edildiği açıklandıktan sonra, her şeyin muttasıl İlâhî kudret kaynağından çıktığı konu edilerek kâinatta yer alan her canlının mutlak surette Allah’a muhtaç bulunduğu haber veriliyor. Bu, şımarıp böbürlenen, kaynakların na­sıl bir kudret tarafından hazırlanıp hizmete sevkedildiğini bilmeyen, dünya nîmetlerini hayatın tek gayesi olarak gören ve elde ettiği servetten dolayı kendini çok başarılı sanan zenginleri uyarmaya; fakir ve muhtaçları sabır ve teselliye yönelik bir seslenme ve bilgi vermedir. Zira Allah mutlak an­lamda ganiydir ve bu bakımdan da en güzel övgülere ancak O lâyıktır.

O halde her çeşit nîmeti insanın hizmetine sevkeden Cenâb-ı Hak, her canlının rızık kaynağı ve tek umut kapısıdır. O bir an verdiğini çekip ala­cak olsa, hayat bütünüyle durur ve biter. Bu nedenle de her şey, özellikle insanlar O’na devamlı surette muhtaçtırlar.

DİLERSE, İNSANLARI HAYAT SAHNESİNDEN ALAŞAĞI EDİP İNDİRİR

«Dilerse sizi (sahneden) alıp götürür de yeni bir halk topluluğu getirir. »

Cenâb-ı Hak mutlak anlamda ganiy olduğu, en güzel övgülere lâyık bulunduğu için hiç kimsenin ibâdet ve duâsına; imân ve irfanına muhtaç değildir. Zira ihtiyaç sonradan yaratılanlara has bir arızadır. Allah ise ön­cesiz ve sonrasızdır; varlığı kendindendir.

O halde kim bu gerçeği idrâk ederek şükrederse, kendi lehine iyi bir yol seçmiş olur; kim de nankörlük ederse, kendi aleyhine bir sonuç hazır­lamış olur. Eğer Cenâb-ı Hakkʹın insanların şükür ve ibâdetine ihtiyacı ol­saydı, şükretmiyen, ibâdette bulunmayan kullarını yeryüzünden giderirdi de yerlerine şükredip ibâdette bulunan insanları getirirdi. Oysa nankör inkârcı toplum ve milletler zulüm ve azgınlığa sapmadıkları takdirde Allah onlara mühlet vermekte ve cezalarını âhirete bırakmaktadır. Zulüm ve ah­lâksızlığın son kertesine gelen toplum, kavim ve milletleri ise, dünyada da cezalandırmakta ve onları sonra gelenlere öğüt ve ibret kılmaktadır.

Bu uygulamadan anlıyoruz ki, Cenâb-ı Hak, fert, aile, toplum ve millet­ler hakkında koyduğu kanunları, çizdiği plânı, onlar azıtıp zulme ve tuğyana gitmedikçe değiştirmemekte ve sünnetullah gereği bu hususta kurduğu dü­zen devam etmektedir. Azıp sapıtan zâlimleri ise, sünnetinin bir diğer te­cellisiyle cezâlandırır.

HİÇBİR GÜNAHKÂR, DİĞER GÜNAHKÂRIN GÜNAHINI TAŞIMAZ

«Hiçbir günahkâr diğer bir günahkârın gü­nahını taşımaz. Yükü ağır olanın da, taşıması için -yakını bile olsa- yükün­den hiçbir şey başkası tarafından taşınmaz. »

Hem sapıtan, hem de başkalarını saptıran kimselere, hem kendi gü­nahları ve veballeri, hem de saptırdıkları kimselerin edindikleri günah ve veballerin bir misli yüklenir. Ama hiç kimse başkasının günahını taşımaz. Çünkü kıyâmet gününde dostluk, hısımlık, yardımlaşma, işleri rüşvetle, aracıyla yürütme diye bir olay söz konusu değildir. O gün bütünüyle hesap, ceza ve mükâfat günüdür. Herkesin kendisine yetecek kadar meşguliyeti olacaktır. Cenâb-ı Hakk’ın şefaat için izin vereceklerinin dışında, hiç kim­se, en yakını bile olsa başka biri hakkında af isteğinde bulunma yetki ve cesaretine sahip olamıyacaktır. Hem o gün hısımlık bağları kopar, aynı ça­tı altında bir ömür geçiren âile fertleri bile birbirlerine yardımcı ve şefaat­çi olamazlar. Böylece o gün her kişi dünyadan beraberinde taşıyıp götür­düğü niyet ve ameliyle, inanç ve irfanıyla başbaşa kalır.

KİMLER UYARIDAN FAYDALANIR?

«Sen ancak Rabbından gıyabında saygı ile korkanları ve namazı dosdoğru kılanları uyarırsın.. »

Cenâb-ı Hakk’ın hayat ve mutluluk va’deden buyruklarıyla kimleri uyar­mak olumlu sonuç verir? Elbette ki Cenâb-ı Hakk’ın doğru yolu bulmayı na­sip kılmadığı inkârcı zâlimleri uyarmakta fazla bir yarar düşünülemez. Da­ha çok şu iki önemli sıfatı kendinde taşıyan mü’minleri uyarmak müsbet sonuç verir:

1- Gaybe inanıp Rablarından saygı ile korkanlar,

2- Bu şuur içinde namazı vakitlerinde yerine getirenler..

Gaybe imân; aklın, idrâkin, irfanın ve açık basiretin ürünüdür. Allah’­tan saygı ile korkmak, sağlam imânın tezahürüdür. Namaz her zaman için kulluğun belirtisidir. Kendini bu düzeye getirenleri sık sık uyarmak ve müj­delemek şüphesiz ki imân ve irfanlarının artmasına sebep olur; aynı zaman­da günahtan daha çok sakınmalarını ilhâm eder. O bakımdan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz: «Din, güzel, yararlı öğüttür» buyurarak bu cümleyi üç de­fa tekrarlamıştır. İnkârcıları uyarmak ise, yararı olsun olmasın ayrı bir gö­revdir. Böylece imân temeli üzerinde namaz ibâdetiyle yükselen kimse, kendini günah kirlerinden arındırmış olur. Bunun faydası ise, Allah’a de­ğil, kişinin kendisinedir. Çünkü Cenâb-ı Hak mutlak surette ganiydir ve her zaman en güzel övgülere lâyıktır.

İnsan, eninde sonunda nereye döndürüleceğini biliyorsa, geliş yolunu anlamış, gidiş yolunu seçmiş ve kendini bu yolculuğa hazırlamış demektir. «Varış ancak Allah’adır» cümlesi bu açıdan kalplere neşter vurmaktadır. Çünkü her şey Oʹnun kudretinin eseridir ve ancak o kudrete dönmek zo­rundadır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, Cenâb-ı Hakk’ın hiç kimsenin kulluğuna, duâ ve ibâdetine muhtaç olmadığı konu edildi. Hazırlanma dönemi olarak belirle­nen dünyada birtakım kirli işlere bulaşmanın akılla ve sağduyuyla bağda­şır tarafı bulunmadığına işâretle, şunun bunun için günaha girmenin de bir anlam ve yararı olmayacağı hatırlatıldı. Böylece kıyâmet gününde hiç kim­senin bir başkasının günahını yüklenip taşımıyacağı haber verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, görmeyenle görenin, karanlıkla aydınlığın, serin gölgelikle sıcağın bir olamıyacağı misal verilerek, görmeyen, anlamayan, karanlık içinde bocalayan gezer ölülere hakkın sesini duyurmanın zorluğu­na işâret ediliyor. Sonra da Hz. Muhammedʹin (A. S. ) görevinin sınırları çi­zilerek mü’minler aydınlatılıyor. Toprağı ve aldığı su aynı olmakla beraber yerden muhtelif renklerde ve desenlerde bitkilerin yeşerip çıkması, dağla­rın renk renk bir görünüm arzetmesi; ayrıca insanların farklı ve değişik cilt renginde yaratılması İlâhî kudrete delil olarak gösteriliyor. Arkasından ilim adamlarına takdîr sunularak onların kadr-u kıymeti yükseltiliyor. Kesada uğramayan bir ticareti umanların vasıfları sıralanarak, dünya haya­tında nasıl davranılması gerektiği üzerinde duruluyor.