Ahzab Suresi 9-17. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ جَاءَتْكُمْ جُنُودٌ فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا وَجُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرًا اِذْ جَٓاؤُ۫كُمْ مِنْ فَوْقِكُمْ وَمِنْ اَسْفَلَ مِنْكُمْ وَاِذْ زَاغَتِ الْاَبْصَارُ وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَنَاجِرَ وَتَظُنُّونَ بِاللّٰهِ الظُّنُونَا هُنَالِكَ ابْتُلِيَ الْمُؤْمِنُونَ وَزُلْزِلُوا زِلْزَالًا شَدِيدًا وَاِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ اِلَّا غُرُورًا وَاِذْ قَالَتْ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ يَاأَهْلَ يَثْرِبَ لَا مُقَامَ لَكُمْ فَارْجِعُوا وَيَسْتَأْذِنُ فَرِيقٌ مِنْهُمُ النَّبِيَّ يَقُولُونَ اِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍ اِنْ يُرِيدُونَ اِلَّا فِرَارًا وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِمْ مِنْ اَقْطَارِهَا ثُمَّ سُئِلُوا الْفِتْنَةَ لَاٰتَوْهَا وَمَا تَلَبَّثُوا بِهَا اِلَّا يَسِيرًا وَلَقَدْ كَانُوا عَاهَدُوا اللّٰهَ مِنْ قَبْلُ لَا يُوَلُّونَ الْاَدْبَارَ وَكَانَ عَهْدُ اللّٰهِ مَسْؤُ۫لًا قُلْ لَنْ يَنْفَعَكُمُ الْفِرَارُ اِنْ فَرَرْتُمْ مِنَ الْمَوْتِ اَوِ الْقَتْلِ وَاِذًا لَا تُمَتَّعُونَ اِلَّا قَلِيلًا قُلْ مَنْ ذَا الَّذِي يَعْصِمُكُمْ مِنَ اللّٰهِ اِنْ اَرَادَ بِكُمْ سُوءًا اَوْ اَرَادَ بِكُمْ رَحْمَةً وَلَا يَجِدُونَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًا

16.

Ey iman edenler! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani (düşman) ordular üzerinize gelmişti de biz onların üzerine bir rüzgar ve göremediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir.

Diyanet İşleri

10.

Hani onlar size hem üst tarafınızdan hem alt tarafınızdan gelmişlerdi. Hani gözler kaymış ve yürekler ağızlara gelmişti. Siz de Allah'a karşı çeşitli zanlarda bulunuyordunuz.

11.

İşte orada mü'minler denendiler ve şiddetli bir şekilde sarsıldılar.

12.

Hani münafıklar ve kalplerinde hastalık olanlar, "Allah ve Resulü bize, ancak aldatmak için vaadde bulunmuşlar" diyorlardı.

13.

Hani onlardan bir grup, "Ey Yesrib (Medine) halkı! Sizin burada durmak imkanınız yok. Haydi geri dönün" demişti. Onlardan bir başka grup da, "Evlerimiz açık (korumasız)" diyerek Peygamberden izin istiyorlardı. Oysa evleri açık (korumasız) değildi. Onlar sadece kaçmak istiyorlardı.

14.

Eğer Medine'nin her tarafından üzerlerine gelinse ve orada karışıklık çıkarmaları istenseydi, onu mutlaka yaparlardı; o konuda fazla gecikmezlerdi.

15.

Andolsun ki, onlar, daha önce geri dönüp kaçmayacaklarına dair Allah'a söz vermişlerdi. Allah'a verilen söz ise sorumluluğu gerektirir.

16.

De ki: "Eğer siz ölümden ya da öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size asla fayda vermeyecektir. O takdirde bile (hayatın zevklerinden) pek az yararlandırılırsınız."

17.

De ki: "Eğer Allah size bir kötülük dilese, sizi Allah'tan koruyacak kimdir? Yahut size bir rahmet dilese, buna engel olacak kimdir?" Onlar kendilerine Allah'tan başka hiçbir dost ve hiçbir yardımcı bulamazlar.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

9- Ey imân edenler! Allahʹın size olan nîmetini hatırlayın, hani size doğru ordular gelmişti de onların üzerine bir rüzgâr, bir de görmediğiniz askerler göndermiştik. Allah yaptıklarınızı görendir.

10- Hani onlar (düşman orduları) üst tarafınızdan ve alt tarafınızdan (hücuma geçip) üzerinize gelmişlerdi ve hani gözler de kaymış, yürekler gırtlaklara gelip dayanmıştı. Allahʹa karşı da türlü türlü zanlarda bulunu­yordunuz.

11- İşte orada mü’minler çetin bir deneme geçirmiş ve şiddetli bir sarsıntıya uğradıkça uğramışlardı.

12- Ve hani münâfıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar, «Allah ve Peygamberi bize ancak aldatıcı bir vaʹdde bulunmuşlardır» diyorlardı.

13- Ve hani onlardan (münâfıklardan) bir topluluk da «Ey Yesrîb (Medine) halkı! artık sizin burada yeriniz yok, dönünüz» diyordu. Bir top­luluk da peygamberden izin istiyorlar, «evlerimiz herhalde (ortada sâhipsiz) açıktır» diyorlardı. Halbuki evleri açık değildi. Onlar ancak (savaştan) kaç­mayı istiyorlardı.

14- Eğer üzerlerine (şehrin) etrafından girilse ve sonra da fitne çı­karmaları istense, vakit kaybetmeden onu hemen yapar ve yurtlarında pek az bir süre eyleşirlerdi.

15- Oysa bunlar, and olsun ki, daha önce arka çevirip kaçmaya­caklarına dair Allahʹa kesin söz vermişlerdi. Allahʹa verilen kesin söz ise (sorumluluk gerektirdiğinden) elbette sorulacaktır.

16- De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçma­nız aslâ size fayda vermiyecektir. O takdirde (dünyaʹda) pek az bir süre ancak geçinip yararlanabilirsiniz.

17- De ki: Eğer Allah (faraza) size bir kötülük dilese, kim sizi Al­lahʹtan koruyabilir? Veya size rahmet elini uzatsa, (kim Oʹna engel ola­bilir? ). Allahʹtan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilirler.

İLGİLİ HADÎS

«(Ahzâb günü) sabâ rüzgârı (gün doğusundan esen hafif ve tatlı yel) ile yardıma mazhar kılındım. Âd Kavmi ise debûr rüzgârı (batı rüzgârı) ile yok edildi. » (Buharî/istiska’: 26, bed-i halk: 5, enbiyâ: 6, meğâzî: 29- Müslim/istiska’: 17- Ahmed: 1/222, 228, 324, 341, 355, 372)

ÇETİN BİR SINAV

En sahîh tesbitlere göre, hicretin beşinci yılı şevval ayında, İslâmiyetin giderek güçlü bir devlet haline geleceğini ve biraz daha ihmal edildiği takdirde karşı konulamıyacak bir kuvvet oluşturacağını hesaba katan Medineli yahudilerle, Mekkeli putperest araplar, Müslümanlara en son, fakat en kesin sonuçlu darbeyi indirmeyi plânladılar. Tarihçilerin tesbit ve riva­yetlerine göre, Mekke’de büyük nüfuza sâhip olan Kureyş Kabilesi, Medi­ne’de Benî Nadîr ve Benî Kurayza yahudileri ile çevredeki Gatafan, Mürre, Süleym, Esad, Sa’d, Eşca’, Fezare kabileleri müttefik bir kuvvet mey­dana getirmişlerdi ki, bunun 10, 12 veya 18 bin arasında olduğu söylenir. Müslümanların ise, 700 ilâ 3000 arasında bir sayıya ulaştığı sanılmaktadır.

Gelen müttefik kuvvetleri şehrin dışında karşılayıp vuruşmak isteyen­ler olmakla beraber, şehrin hemen önünde savunma durumuna geçmeyi önerenler de eksik değildi. Sonunda Medineʹnin doğu kesiminde hendek kazma fikri ortaya atıldı. Selmân el-Fârisî’nin bu görüşü uygun karşılandı ve ekseriyet tarafından tasvip gördü; o bakımdan süratle hendek kazmaya başlandı. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz de elinde kazma olduğu halde çalışanlar arasında bulunuyordu. Bu arada ashab-i kirâmʹın parçalayamadığı büyükçe bir kayayı bizzat Resûlüllâh (A. S. ) elindeki kazma veya bal­yozla üç defa ardarda vurmak suretiyle parçaladı ve her defasında şimşek gibi parıldayan kıvılcımlar meydana geldi. Bu, İranʹın, Arap Yarımadası’nın ve İstanbulʹun fethedileceğine işâretti. Öyle ki tam o esnada bu yerlerin fethedileceği birer tablo halinde Resûlüllahʹın (A. S. ) gözleri önüne serilmiş ve İslâm’ın geleceğinin başarılarla dolu olduğu gösterilmişti. (Reşehatü Ayni’l-Hayat/Herevî: 11)

Kuşatma uzun sürdü. Kur’ânʹın tabiriyle, Müslümanların gözleri kay­mış, yürekleri gırtlaklarına gelip dayanmıştı. Münafıklar ise, Allah hakkın­da türlü zanlarda bulunuyorlardı.

Böylece güçlü ve kararlı olan müttefik kuvvetler karşısında sayıları çok az olan mü’minler sarsıldıkça sarsılmışlardı.

İbn Kesîre göre: Kuşatma bir aya yakın devam etmiştir. Sabır ve tes­limiyet havası içinde Hakkʹa güvenip dayanan müʹminlere Allah iki ayrı yardımda bulundu. Birincisi: Mü’minlerin imânını ve moralini yükseltecek anlamda yardımcı olarak melekleri göndermesi oldu. İkincisi: Düşman or­dusunu tarumar edecek şiddetli bir rüzgârı fırtına şeklinde estirip düşma­nın çadırlarını yerinden sökmesi, deve ve atlarını şaşkına çevirip etrafa kaçıp dağılmalarını ve düşmanın ikmal malzemelerini havada uçurtup dar­madağın etmesi ile gerçekleşti.

Cenâb-ı Hakkʹın yüksek kudreti karşısında perişan olan düşman as­kerleri can kaygısına düşüp kısa zamanda dağılıp tarumar oldular.

Böylece tarihe «Hendek Günü» ve «Ahzâb Savaşı» adıyla geçen bu kuşatma belâsı geri çevrildi. Düşman umduğunu elde edemeden İlâhî uya­rıyla karşılaşarak geri çekildi.

Allahʹın mü’minlere yardımda bulunmasının sebep ve hikmeti:

Bilindiği gibi, Cenâb-ı Hak, kullarının kuvvet ve imkânının yetmediği­ni kendisi yapar; yettiğini ise onlara bırakır. Burada müʹminler bütün im­kânlarını seferber edip ortaya koydukları halde, kendilerinden on, onbeş kat fazla askere ve teçhizata sâhip olan düşmanın müttefik kuvvetlerini püskürtüp hezimete uğratma gücüne sâhip bulunmuyordu. O bakımdan bütün tedbirleri aldıktan sonra Allahʹa güvenip dayanan müʹminlere yar­dımda bulunmak sünnetullahın gereği idi. Meleklerin gönderilmesi, fırtına­nın düşman tarafına esip ortalığı alabora etmesi, sözü edilen sünnetin te­celli ve tezahürü olarak gerçekleşmiştir.

SINAVI KAYBEDENLER VE KAZANANLAR

İçlerinde nifak tohumu taşıyanlar iyice sıkıntıya düşüp ölüm korku­suyla burun buruna gelince şöyle fısıldaştılar: «Muhammed bize Kisrâ ve Kayserʹin hazinelerini vaʹdediyordu. Oysa bugün bırakın hazineleri, tabii ihtiyacımızı gidermeye bile fırsat bulamıyoruz ve evlerimiz yağma edilmek üzere bulunuyor. »

Bozguncu münafıklar ise, «bugün Muhammed ile arkadaşlarının kök­leri kazınacağa benziyor» diyorlar ve için için seviniyorlardı.

Sadık müʹminlere gelince: Onlar her şeye rağmen, «Allah ve Peygam­beri bize neyi vaʹdettilerse, o haktır; mutlaka gerçekleşecektir» diyerek imânlarını artırıyor ve bağlılıklarını gösteriyorlardı.

Nitekim Ebû Saîd (R. A. ) anlatıyor:

- Hendek Günü, Hz. Muhammedʹe (A. S. ) sorduk, dedik ki: «Ya Re­sûlellah! yüreklerimiz gırtlaklarımıza geldi; duâ edeceğimiz bir söz yok mu­dur? » O bize şu cevabı verdi: «Vardır.. Deyin ki: Allahım! namus, şeref ve itibarımızı koru, kusurlarımızı ört, korku ve endişelerimizi güvene çevir. » (İbn Ebî Hâtim)

İkiyüzlü döneklerden bir topluluk da, «Allah ve Peygamberi bizi alda­tır anlamda birtakım vaadlerde bulundular! » diyorlardı.

Onlar bu sözleriyle, Allah ve Peygamberi hem cehaletle ve yalancılık­la suçluyorlar, hem de onları zan altında tutup hafife alıyorlardı.

Başka bir grup da: «Ey Medineliʹler, artık yolun sonuna geldiniz; ya­pabileceğiniz bir şey kalmamıştır; o bakımdan hemen evlerinize dönünüz. Şu anda Muhammed’in yanında savunmada beklemenizin hiçbir faydası yoktur» diyerek moral bozmaya çalışıyorlardı.

İrâdesi zayıf olup öldürülmekten korkan bir grup ise, o günün dehşe­tinden uzak kalmak için, «evlerimiz açık ve sahipsiz kaldı» diyerek evle­rine dönmenin yollarını arıyorlardı.

Oysa bunların hepsi de daha önce Allah adına, gelecek olan düş­mana sırt çevirmiyeceklerine söz vermiş ve and inmişlerdi. Cihan Pey­gamberi Hz. Muhammed A. S. ) bütün bu olumsuz ve zor şartlara rağmen yüksek irâdesini, üstün kumandanlığını, sarsılmak bilmeyen imân gücünü ve ileri görüşlülüğünü, sarsılmayan azmini, dayanma gücünü ortaya koy­mak suretiyle zaferin yakın olduğunu biliyor ve inanıyordu.

İşte o büyük peygamberi ve O’na inanan sadık mü’minlerin bağlılığı­nın ölçüsünü öğrenmek isteyenler, Hendek Günüʹndeki bütün olumsuz or­tam ve şartları göz önüne getirip sonuç çıkarmaya çalışsınlar; görecekler ki, ortaya konulan celâdet ve cesareti, geleceğe ümitle bakmayı ancak peygamber olan bir zat izhar edebilirdi.

Kur’ân-ı Kerîm burada ikiyüzlü döneklerin asıl karakterini ve bağlılık ölçülerini teşhîr ederek diyor ki: «Eğer üzerlerine (şehrin) etrafından girilse ve sonra da fitne çıkarmaları istense, vakit kaybetmeden onu hemen yapar ve yurtlarında pek az bir süre eyleşirlerdi. »

Bu âyetle Cenâb-ı Hak, münafıkların içinden geçen şu kötü düşünce­yi şöyle tasvîr ediyor: «Dağılıp perişan olan müttefik düşman kuvvetleri ye­niden toparlanıp üzerlerine gelse ve Medineʹyi işgal etse, münafıklar buna sevinecekler ve düşmanın müʹminlere yapacağı zulmü izlemek için Medi­ne’nin dışına çıkıp karargâh kuracaklar. »

SAVAŞTAN KAÇMIYACAKLARINA SÖZ VEREN YALANCILAR

«Oysa bun­lar, and olsun ki, daha önce arka çevirip kaçmayacaklarına dair Allahʹa ke­sin söz vermişlerdi. Allahʹa verilen kesin söz ise (sorumluluk gerektirdi­ğinden) elbette sorulacaktır. »

Daha önce Bedir Savaşıʹna katılmayıp mü’minlerin yenilgiye uğraya­cağına muhakkak nazarıyla bakan zayıf irâdeliler ve münafıklar; Tevhîd Ordusuʹnun şanlı zaferini görünce kendi kendilerini kınamış ve «bir daha savaş olursa, Allah adına söz veriyoruz, savaşa mutlaka katılacağız» diye yemin etmişlerdi. Ne var ki onlar Uhud Savaşıʹnda da birtakım döneklikler yapmışlardı. Hendek Günü, yani Ahzâb Savaşıʹnda ise, yukarıdaki âyette açıklandığı gibi, renklerini iyice belli etmiş ve Allahʹa verdikleri sözü yeri­ne getirmemişlerdi. Zaten İslâmʹın bu ikiyüzlü dönek parazitlerden temiz­lenmesi gerekiyordu. O bakımdan savaş her yönüyle tabii elemeyi sonuç­landırdı; sadık olanlarla olmayanlar birbirinden iyice belli olup ayrıldı.

Çünkü İslâmʹın cihanşümul (evrensel) dâvası, ancak Cenâb-ı Hakk’a samimiyetle teslîm olup imanında sebat gösteren sadık mü’minlerle yürü­tülebilirdi. O bakımdan Ahzâb Savaşı İlâhî sınav mahiyetinde meydana gelmiş bulunuyordu.

Şüphesiz sınavı kaybeden ikiyüzlü dönekler, Allahʹa verdikleri sözü ye­rine getirmemek gibi İlâhî gazabı gerektiren bir sorumluluk altına girmiş­lerdi. Tabii bunun daha çok hesabı âhiret gününde görülecektir.

SAVAŞTAN KAÇMAK VEYA KATILMAMAK YAŞAMAYI GÜVEN ALTINA ALMAZ

«De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanız aslâ size fayda vermiyecektir. O takdirde (dünyada) pek az bir süre ancak geçinip yararlana­bilirsiniz. »

Savaş, İslâmʹa göre: Küfrü, azgınlığı, zulmü, haklara tecavüzü önle­meye; aynı zamanda milletler arasında bozulan dengeyi düzeltmeye, kut­sal değerlerin hatırlanmasını sağlamaya; dünya ile âhiret arasında kesin­tiye uğrayan irtibatı veya kopan köprüyü yeniden kurmaya yönelik sosyal bir olaydır.

Bu olay ortaya çıkınca, ölüm endişesiyle katılmamak, daha beter bir ölümü; daha elemli, ıstıraplı günleri getirir. İlgili âyetle bu inceliğe işâret edilmekte; insan ömrünün kısalığına dikkatler çekilerek esaret ve zillet al­tında bir kaç gün yaşamanın mâkul bir yanı olmadığı işlenmektedir.

ALLAH’IN KOYDUĞU DÜZENİ, HAZIRLADIĞI PLÂNI KİM DEĞİŞTİREBİLİR?

«De ki: Eğer Allah (faraza) size bir kötülük dilese, kim sizi Allahʹtan koruyabilir? Veya size rahmet elini uzatsa, (kim Oʹna engel olabilir? ).. »

Herkes İlâhî düzende yerini almak zorundadır. Zira İlâhî düzen ve bağ­lı bulunduğu plân hem değişmez, hem kimselere uymaz; ama herkes ona uymaya muhtaçtır. Sünnetullah ise, şaşmadan, aksamadan hedefine doğ­ru ilerler. O bakımdan bu sünnete uyanlar İlâhî rahmete lâyık görülerek mutlu olurlar; uymayanlar ise, o rahmetten uzak kalıp geleceklerini karan­lığa boğmuş olurlar. Hiç bir kuvvet Allahʹın süregelen sünnetinin hükmü­nü durduramaz ve ona engel koyamaz. Şüphesiz Kur’ân-ı Kerîm bütünüyle bu sünneti ve İlâhî düzeni ve onlara uyma yol ve yöntemini öğretmektedir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, sadık mü’minlerle ikiyüzlü dönek münafıkları bir­birinden ayıran Hendek Savaşı konu edildi ve birtakım kıstaslar verilerek mü’minler aydınlatıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, yine Hendek Savaşıʹnda müʹminlerle münafıkla­rın birtakım tutum ve davranışlarına dikkatler çekiliyor. Hz. Peygamberʹin (A. S. ) savaş dışında da, savaşta da her bakımdan müʹminler için en gü­zel örnekler sergilediğine değinilerek Oʹnun izinde yürümemizde mutlak kurtuluş ve saadet bulunduğuna işâret ediliyor.