MEÂLİ:
10-11- Hani bir zaman Rabbin Musaʹya: «Zulmü âdet edinen millete, Firʹavnʹın milletine git; artık (Allahʹtan) korkup (inkâr ve azgınlıktan, haksızlık ve taşkınlıktan) sakınmıyacaklar mı? » diye seslenmişti.
12- Musa: «Rabbim! doğrusu (beni) yalanlıyacaklarından korkuyorum da,
13- Göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Hârunʹa da peygamberlik gönder.
14- Hem onların benim üzerimde bir (cinâyet) günahı vardır; bu yüzden beni öldüreceklerinden endişeliyim» demişti.
15- (Allah ona): «Hayır, bırak bu endişeleri dedi; açık belge ve mu’cizelerimizle ikiniz (onlara) gidiniz. Şüpheniz olmasın ki biz sizinle beraberiz; (olup bitenleri) işitiriz.
16- İkiniz Firʹavn’a gidin de ona deyin ki: «Şüphesiz biz âlemlerin Rabbinin elçileri (peygamberleri)yiz;
17- İsrâil oğullarıʹnı (salıver de) bizimle gönder. »
18- (Firʹavn onlara: ) «A, seni çocukken aramızda besleyip büyütmedik mi ve sen ömrünün birkaç yılını bizde (geçirip) kalmadın mı?!
19- Yapmak istediğini yaptın ve sen (cidden) nankörlerdensin, » dedi.
20- Musa, «o işi ben henüz (peygamberlik) yolunda değil iken yapmıştım» dedi.
21- Sizden korktuğum zaman da aranızdan kaçtım, derken Rabbim bana hüküm ve hikmet verdi ve beni Peygamberlerden eyledi.
22- Sizde büyütülmemi başıma kakılan bir nîmet (görüyorsan bu), İsrâil oğullarıʹnı kul-köle edinmendendir. »
23- Fir’avn ona: «Âlemlerin Rabbi ne demektir? » diye sordu.
24- Musa, «göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbıdır. Kesin olarak bilip inanırsanız (bu böyledir)», dedi.
25- Fir’avn çevresindekilere, «işitmiyor musunuz? (Ben ne sordum, o ne cevap verdi! )» dedi.
26- (Bunun üzerine Musa), «O, sizin de Rabbinizdir ve daha önceki atalarınızın da Rabbıdır» dedi.
27- Firʹavn, «doğrusu size gönderilen elçinin herhalde aklî dengesi bozuktur» dedi.
28- Musa, «eğer aklınızı kullanabiliyorsanız, (bilin ki) O, doğunun da, batının da, ikisi arasındaki şeylerin de Rabbıdır; bütün bunları yaratıp meydana getiren, terbiye edip kemâle erdirendir. » dedi.
29- Firʹavn, «eğer benden başka ilâh edinirsen, herhalde seni zindanlıklardan ederim» dedi.
30- Musa ona: «Sana açık-seçik bir belge (ve mu’cize) getirsem de mi? » dedi.
31- Firʹavn, «eğer doğru kişilerden isen haydi o belgeyi getir! » dedi.
32- Bunun üzerine Musa, Asaʹsını yere bırakıverdi, derken o çok açık ve belirgin ölçüde bir ejderha (oluverdi).
33- Ve elini çekip çıkardı derken o durup bakanlara (pırıl pırıl ışık veren) bembeyaz (bir görünüme büründü).
İNKÂRCI ZÂLİM MİLLETE UYARICI
«Hani bir zaman Rabbin, Musaʹya: Zulmü âdet edinen millete, Firʹavnʹın milletine git diye seslenmişti. »
İlâhî rahmetin açık tecellilerinden biri de, inkâr doğrultusunda azıtıp sapıtan her millete ve kavma doğru yolu gösteren, tuttukları yanlış yolun sonunun felâket olacağını haber veren uyarıcı bir peygamber göndermesidir.
Haberleşme imkânları doğup dünya coğrafyasının önemli bir kısmı keşfedilince artık her millet veya kavma bir peygamber değil, bütün insanlara rahmet olarak Hz. Muhammed (A. S. ) gönderilmiş ve böylece Kurʹân-ı Kerîm de Allah’ın insanlara en son mesajı olarak indirilmiştir. Kurʹânʹda bu husus yer yer belirtilirken bazı kıssalardan önemli safhalar nakledilerek birtakım misaller verilir. Nitekim Konumuzu oluşturan Musa (A. S. ) ile Fir’avn kıssası bu misallerden biridir.
Demek oluyor ki, küfürde ısrar eden bir millet, zulüm ve ahlâksızlıkta ileri gitmeye başlayınca, zevalinin çok yakın olduğu kesinlik kazanır. O bakımdan Cenâb-ı Hak o milleti bir peygamber vasıtasıyla uyarmadan yok etmez. Bu Oʹnun sünnetinin bir gereği ve İlâhî hükmünün ayrı bir tezahürüdür. Fir’avn ve avanesi Mısır’da zulme sapıp insanlara işkence etmeğe başlayınca, Musa Peygamber onlara uyarıcı olarak gönderilmiş ve teblîğ ve irşat sonuç vermeyince, Kızıldeniz azgın kâfirlere mezar olmuştur. Mekkeli putperest azgınlar da inkâr ve ahlâksızlıkta gemi azıya alınca, Cenâb-ı Hak son uyarılarını Hz. Muhammed (A. S. ) vasıtasıyla yaptı ve olumlu sonuç alınmayınca, mağrur başları eğecek İlâhî nusrat indi, derken hem Mekke, hem de Arap Yarımadası putlardan, zâlimlerden ve ahlâksızlardan temizlendi.
MUSA PEYGAMBERʹİN (A. S. ) ENDİŞESİ
«Musa: Rabbim, doğrusu (beni) yalanlıyacaklarından korkuyorum da ….. demişti. »
İyice azıtıp sapıtan ve Firʹavnʹı ilâhlaştıracak kadar ölçülerini kaybeden Mısır yerlilerine Hz. Musa (A. S. ) uyarıcı ve yol gösterici olarak gönderilince, daha önce Mısırʹda doğup büyüdüğü, bazı olaylara karıştığı ve Firʹavnʹın niyet ve tutumunu çok iyi bildiği için endişelendi ve bunu istemiyerek dile getirdi. Kardeşi Harunʹun da kendisine yardım eden bir peygamber kılınmasını diledi. (Geniş bilgi için bak: Tâ-Hâ Sûresi: 9- 64. âyetlerin tefsiri)
Musa Peygamber’i asıl endişelendiren hususları; Kur’ânʹın kıssayla ilgili diğer bölümlerini de dikkate alarak şöyle özetliyebiliriz:
a) Fir’avn ve yandaşları hakkı kabul etmemekle yetinmeyip bir de ağır hakarette bulunabilirlerdi.
b) O yüzden yüklendiği ağır ve sorumluluk gerektiren görevi hakkıyla yerine getiremiyeceğini hesaba katarak İlâhî inâyete sığınıyor, destek istiyordu.
c) Pürüzsüz bir konuşma ve düzgün bir telaffuz nîmetine sahip olmadığından, İlâhî buyrukları yeterince ve tesirli biçimde anlatabilecek miydi?
d) Bir süre önce kazara Mısır yerlilerinden bir kıbtîʹyi öldürmüştü. O yüzden tecavüze uğrayabilirdi.
TEBLİĞ VE İRŞATTA ENDİŞEYE YER YOKTUR
«(Allah ona): Hayır, bırak bu endişeleri! dedi. Açık belge ve muʹcizelerimizle ikiniz (onlara) gidiniz. Şüpheniz olmasın ki biz sizinle beraberiz; (olup bitenleri) işitiriz, buyurdu. »
Peygamberler büyük dâvaların, yüce amaçların, kutsal gayelerin erleridir. Kalpleri davalarının büyüklüğüne orantılı azim ve cesaretle doludur. Endişeleri kendi canlarından ziyade yüklendikleri ulvî hizmetin aksaması ve davânın asıl amacına ulaşmamasıdır.
Musa Peygamber (A. S. )ın da endişeleri daha çok bu noktada toplanıp düğümleniyordu. Kardeşi Harun’u (A. S. ) yardımcı istemesinin asıl sebebi bu idi. Allah ona: «Hayır, bırak bu endişeleri» buyurarak her peygamberin imkân ve kudreti nisbetinde teblîğ ve irşadı sürdürmekle yükümlü bulunduğunu hatırlattı. Ayrıca kutsal dâvada Cenâb-ı Hakk’ın kendisine güvenip dayananlarla beraber olacağını bildirerek daha çok mânevî yardım ve desteğe dikkatlerini çekti.
Ne var ki, ilk adımda peygamberin peygamberliğini kanıtlayan mu’cizeyi ikinci bir destek olarak verdi. Böylece İlâhî inâyete mazhar olan peygamberin bir maceracı olmadığına, dünyalıktan yana herhangi bir arzu ve ihtiras beslemediğine işârette bulundu.
Kıssanın bu önemli bölümünde, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) bir yardımcı bile istemeksizin yalnız başına ortaya çıktığına, Fir’avn ve kavminden daha şirret ve azgın olan putperestlerle çetin bir mücadele verdiğine; her an ölüm tehlikesiyle burun buruna geldiği halde yılmadan hizmetini kusursuz sürdürdüğüne atıflar yapılıyor ve bu üstün azim ve irâdenin karşısında çok geçmeden azgın kâfirlerin diz çökeceği dolaylı şekilde hatırlatılıyor. Böylece hem Hz. Muhammedʹe (A. S. ), hem çok sıkıntılı günler geçirmekte olan arkadaşlarına zaferin çok yakın olduğu müjdesi veriliyordu.
ÂLEMLERİN RABBİNİN ELÇİLERİ
«İkiniz Firʹavn’a gidin de ona deyin ki: Şüphesiz biz âlemlerin Rabbinin elçileri (peygamberleri)yiz. »
Anlatım tarzında bir incelik söz konusudur. Şöyle ki: Firʹavn kendini putlaştırıp millî ölçüde ilâh ilân etmiş ve Kıptʹları buna az-çok inandırmıştı. Musa Peygamber’in ise ona millî bir ilâhın hakikatte yeri olmadığını, kâinatın ancak bir tek ilâhı bulunduğunu, onun da âlemlerin Rabbi, yani yaratıp kemale erdiricisi, eşyayı terbiye edip düzen ve dengede tutucusu Allah olduğunu hatırlatmakla söze başlaması emredilmiştir.
Böylece her peygamberin ilk teblîğe «Tevhîd İnancı»nı anlatmak ve sahte ilâhların «âlemlerin Rabbi» olamıyacaklarını hatırlatmakla başladığına işâret edilmektedir.
Bu uyarının bir ucu da Mekke ve Medine çevresinde yaşamakta olan Yahudilere yönelik bulunuyor. Zira onlardan birçoğu Allah’ı sırf İsrâil oğullarıʹnın ilâhı sanıp ona millî bir hüviyet yakıştırmaktadırlar. Kurʹân’ı Kerim, Musa Peygamber’in (A. S. ) ilk adımda millî bir ilâhın olamıyacağını, ancak âlemlerin bir tek ilâhı bulunduğunu ilân ettiğine parmak basmak suretiyle Yahudilerin o gibi sakat ve son derece sakıncalı inançtan vazgeçmelerini hatırlatmaktadır.
Diğer bir husus da şudur: Cenâb-ı Hak, Firʹavn ve avanesinin hak dine girmiyeceklerine işârette bulunarak «Tevhîd İnancı»nı hatırlattıktan sonra ona şöyle teklîfte bulunmasını emretmiştir: «İsrâil oğullarıʹnı salıver de bizimle gönder. »
Âyetin bu bölümü Mekkeli putperestlerin nasıl bir yol izleyeceklerine atıfta bulunuyor ve çok geçmeden Hz. Muhammedʹin de (A. S. ) imân eden fakir ve kölelerle birlikte Mekke’yi terketmek isteyeceği, fakat firʹavn ruhlu müşriklerin buna engel olacakları imâ edilerek hatırlatılıyor. Nitekim sonuç öyle oldu..
Görüldüğü gibi, Kurʹân’da hiçbir âyet ve âyette yer alan cümle lüzumsuz, ibret ve öğütsüz, hikmet ve esrarsız değildir.
MUSA PEYGAMBERʹİN (A. S. ) KINANMASI
«(Firʹavn onlara): A, seni çocukken aramızda besleyip büyütmedik mi ve sen ömrünün birkaç yılını bizde (geçirip) kalmadın mı?! Yapmak istediğini yaptın ve sen (cidden) nankörlerdensin, dedi. »
Firʹavn kendi kavmini keyfince yönetip kendini onların gözünde ilâhlaştırınca, elbette ülkesinde ikinci bir baş, ikinci bir yönetici kabul etmiyecekti. Aslında böyle bir durumu da hiç beklemiyordu. Derken karşısına Musa Peygamber (A. S. ) dikiliverdi ve onu âlemlerin yegâne Rabbına imâna ve itaâte çağırdı. Fir’avn önce bu çağrıya inanamadı, sonra Musa’nın ciddi olduğunu ve mu’cizelerle geldiğini görünce onu deli diye tanıtmaya çalıştı. Muʹcize karşısında ne yapacağını şaşırınca da Musa (A. S. ) için «Bilgili bir sihirbaz» damgasını vurmayı ihmal etmedi.
Mekke’nin ileri gelen ve kendilerini Kâbeʹnin rakipsiz sahipleri sanan şımarık müşrikleri de Hâşim oğullarıyla devamlı bir rekabet havası içinde bulunuyorlardı. Derken hiç beklemedikleri bir günde Hâşim oğullarından Hz. Muhammed (A. S. ) peygamber olarak gönderildiğini ilân ediverdi. Üstünlüğün Hâşim oğullarına geçeceği, kutsal Kâbeʹye onların sahip çıkacağı endişesine kapıldılar ve bir anda karşı gelip o büyük peygamberi büyücü, sihirbaz ve şâir gibi sıfatlarla tesirsiz hale getirmeye çalıştılar.
Fir’avn işin az-çok ciddiyetini anlamakta gecikmedi ve ülkesini bu rahmet havasından uzak tutmak için Musa’nın (A. S. ) kusurlarını hatırlatarak onu halkın yanında küçük düşürmeyi plânladı. Şöyle ki: Küçükken sarayda bir evlât gibi beslendiğini, büyüyünce de Kıbtʹlardan birini öldürdüğünü alaylı bir tavırla söyleyerek onun azim ve gayretini kırmayı hesapladı. Musa Peygamber de birinci olayın irâdesi dışında cereyan ettiğini, aynı zamanda onun temelinde İsrâil oğullarıʹnın kul köle edinilmesinin yani ikinci sınıf vatandaş muamelesine tabi tutulmasının ve bir soy kırımının söz konusu olduğunu; ikinci olayın ise henüz peygamber değil iken kazara meydana geldiğini söyleyerek kendini savundu.
Hz. Muhammedʹin (A. S. ) geçmişinde bu ve benzeri olaylar bulunmadığı halde Kureyş müşrikleri birçok yakıştırmalarda bulunmaktan çekinmediler. Anlaşılan o ki, inkârcı, maddî çıkarları ve dünyevî saltanatı elinden gitmesin diye en namuslu ve dürüst kişilere bile çamur atmaktan ve iftirada bulunmaktan çekinmez. Zira onlara göre, gaye vasıtayı meşru kılar.
RABBÜLÂLEMÎN’İN MAHİYETİ
«Fir’avn ona: Âlemlerin Rabbi ne demektir? diye sordu. »
Arapçada bir şeyin mahiyetinden sorulurken daha çok soru edatı olan (ma) ile sorulur. Şöyle ki: Bir şeyin mahiyeti; o şeyin içyüzü, neden ibaret olduğu, aslı ve mayası, zatı ve özü demektir. Fir’avn ilâhlığı maddeleştiren bir putperest idi. O bakımdan Âlemlerin Rabbı’nın mahiyetini sorma ihtiyacını duymuştu. Musa Peygamber «Ulülazm» bir Resûl olarak ilim ve hikmetle donatılmıştı. Allahʹın mahiyetinin bilinemiyeceğini ve bu açıdan sorunun yersiz ve anlamsız olduğunu çok iyi biliyordu. O nedenle Cenâb-ı- Hakk’ı eserleriyle, ilminin tezahürleriyle, kudretinin tecellileriyle tanıtmaya çalıştı. Fir’avn sorusuna istediği cevabı alamayınca, Musa Peygamberʹi (A. S. ) küçük düşürmek için o fırsatı değerlendirmeyi ihmal etmedi: «İşitiyor musunuz? (Ben ne sordum, o ne cevap verdi)» diyerek hem Allah hakkındaki bilgisizliğini, hem de Hakkʹa karşı isyanını ortaya koydu.
Musa Peygamber (A. S. ) âlemlerin Rabbi olan Allahʹın terbiye edip kemale erdirme kudretini, üç ayrı tecelli safhasını anarak dile getirdi:
a) Âlemleri yaratıp yavaş yavaş belli bir plâna göre kemâle erdirendir.
b) Kâinat plânında yer alan her şeyin yaratanı, onların da, atalarının da Rabbıdır,
c) Doğunun da, batının da ve ikisi arasındaki şeylerin de Rabbıdır. Bütün bunları yaratıp meydana getiren, terbiye edip kemale erdiren, düzenleyip dengede tutan O’dur.
Birinci safha ile, İlâhî terbiyenin varlık âlemini bütünüyle kapsamakta olduğu belirtilmekte ve böylece Rab sıfatının tecelli ve tezahürü genel anlamda ifade edilmektedir. İkinci ve üçüncü safhalarla, genellemeden sonra özellendirmeye yer verilmekte, bir bakıma husus ile umum açıklanmaktadır. Şüphesiz böyle bir anlatım tarzı hem muhatabı daha iyi aydınlatmaya, hem de daha iyi düşünmeye yönelik bir metot ölçüsünü yansıtmaktadır. Cümlenin başındaki «Eğer aklınızı kullanabiliyorsanız» sözü ise hem bu hikmeti terennüm etmekte, hem de Allahʹı akıl yoluyla bilmenin mümkün olabileceğine işârette bulunmaktadır.
TEHDİDE KARŞI MUʹCİZE
«Fir’avn: Eğer benden başka ilâh edinirsen, elbette seni zindanlıklardan ederim, dedi. »
Bâtılı temsîl edenler hakkı temsîl edenlerin karşısında acze düşünce tehdide başvururlar. Nitekim Musa (A. S. ) bir olan Allah’ın yüce kudretini, O’nun kemal sıfatlarıyla açıklayıp kâinatı denge ve düzeniyle asıl yaratıcısına nisbet edince, Firʹavn’ın ilâhlaştırılan kişiliği zedelendi ve o yüzden Musa Peygamber’i zindan ile tehdît etti. Musa Peygamber onun acze düşüp yanlış ve tehlikeli bir karar vereceğini anlayınca, hakkın üstünlüğünü kelimenin dar kalıbından çıkartıp müşahhas duruma getirmeyi uygun gördü ve ardarda iki muʹcize gösterdi: Elindeki asasını yılana, elini, koynuna sokup onu ışıl ışıl ışıldayan bir nura dönüştürdü..
Fir’avn bu olağanüstü iki olay karşısında Musa’daki kudreti az-çok fark etmekle beraber mu’cizeyle sihri ayırt edemiyecek kadar bilgisiz ve ilgisiz idi. Ancak onu tesirsiz hale getirmenin gereğine inanıyor ve kafasından birçok şeyler geçiriyordu. Nitekim aşağıdaki âyetlerle onun düşünce ve tutumu ortaya konmakta ve olayın diğer safhaları ibretli yanlarıyla anlatılmaktadır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Mekkeʹde iman cephesine karşı müşriklerin ardı arkası gelmeyen saldırılarının yeni bir olay olmadığına dikkatler çekilerek Musa Peygamber ile Firʹavn arasında geçen olay misal verildi. Musa Peygamberʹin (A. S. ) hakkı yansıtan sözlerine karşılık veremeyen Fir’avn’ın onu zindan ile tehdit ettiği ve o nedenle Musa Peygamber’in bu defa İlâhî kudreti müşahhas olarak yansıtan iki muʹcize gösterdiği, fakat Firʹavn’ın daha da endişelenerek başka tedbirler düşünmeye başladığı açıklandı.
Aşağıdaki âyetlerle, Firʹavn’ın Musa Peygamber’i tesirsiz hale getirip gözden düşürmek için ülkesinde yaşayan uzman sihirbazları toplayıp Musa’ya (A. S. ) karşı çıkardığı konu ediliyor. Musa Peygamberʹin sergilediği mu’cizenin sihir cinsinden olmadığını anlamakta gecikmeyen sihirbazların Allahʹa imân ettikleri üzerinde durularak kıssanın diğer önemli safhaları anlatılıyor.