Hicr Suresi 16-20. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَاءِ بُرُوجًا وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِرِينَ وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَجِيمٍ اِلَّا مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُبِينٌ وَالْاَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَاَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ وَاَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْزُونٍ وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَايِشَ وَمَنْ لَسْتُمْ لَهُ بِرَازِقِينَ

16.

Andolsun, biz gökte burçlar yaptık ve onu, bakanlar için süsledik.

Diyanet İşleri

17.

Onu kovulmuş her şeytandan koruduk.

18.

Ancak kulak hırsızlığı eden olursa, onu da parlak bir ateş takip etmektedir.

19.

Yeri de yaydık, ona sabit dağlar yerleştirdik ve orada ölçülü (bir biçimde) her şeyi bitirdik.

20.

Orada hem sizin için, hem de sizin rızık vermediğiniz kimseler için geçimlikler meydana getirdik.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

16- Şanıma and olsun ki, gökte burçlar yarattık ve onları seyreden­ler için süsleyip (çekici görünümde) donattık.

17- Hem onları kovulmuş her şeytandan koruduk.

18- Ancak kulak hırsızlığıyla bir şeyler çalmak isteyenleri parlak bir ateş parçası izleyip kovalar.

19- Yeryüzünü de yaydık, orada ağırlığı olan sâbit dağlar koyduk ve orada ölçülmüş (miktar ve özelliği belirlenmiş) her şeyi yetiştirdik.

20- Yine yeryüzünde size ve sizin rızık veremiyeceğiniz kimselere (canlılara) geçimlikler meydana getirdik.

İLGİLİ HADÎSLER

«Allah gökte bir buyruğunun yerine getirilmesini irâde ettiğinde, me­lekler, sert bir kayaya çarpan zincir misali kanatlarını çırparak İlâhî emre eğilip saygı gösterirler. İçlerinden o saygı dolu korku kalkınca, «Rabbimiz ne buyurdu? » diye sorarlar. «Rabbiniz hakkı buyurdu. O çok yüce ve çok büyüktür» derler. » (Buharî/tevhîd: 32, tefsîr: 15, 34- Tlrmizî/tefsîr: 34- İbn Mâce/mukaddeme: 13)

İbn Abbas (R. A. ) diyor ki:

«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir grup arkadaşıyla birlikte Ukaz Panayırı’na giderken şeytanlarla gök haberleri arasına perde (engel) geriliyor. Göğe çıkmak isteyenin üzerine parlak bir ateş (şihap) gönderiliyor. » (Buharî/tefsîr: 15, 34- İbn Mâce/mukaddeme: 13, 35)

Ansardan bir zat anlatıyor:

«Bir gece Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile birlikte (açık havada) oturu­yorduk, derken bir yıldız kaydı ve parlak bir ışık verdi. Bunun üzerine Efen­dimiz (A. S. ) bize sordu: «Cahiliye devrinde böyle bir yıldız kayması olayı meydana gelip ışık saçtığında onu nasıl yorumlardınız? » Ashab-ı Kirâm da, «Bu gece büyük bir adam doğdu veya öldü diye yorumda bulunurduk» şek­linde cevap verdiler. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz buyurdu ki: «Yıldız ne bi­rinin ölümü, ne de doğumu için kayar. Ancak ismi yüce ve mübarek olan Rabbimiz bir emrinin yerine gelmesini irâde ettiğinde, Arş’ı kaldıran me­lekler tesbîh ederler, sonra da onu izleyen gökteki melekler tesbîh ederler de tâki bu dünya semasına gelip ulaşır. Sonra da Arş’a yakın semada olan­lar Arş’ı kaldıran meleklere: «Rabbimiz ne buyurdu? » diye sorarlar. Onlar da Allah’ın neler buyurduğunu onlara haber verirler. Böylece gök ehli sı­rasıyla birbirlerinden sora sora dünya semasına kadar gelip ulaşır. Cinler kulak hırsızlığı yaparak onu dost ve yaranlarına, içine fazlalık katarak ak­tarmaya çalışırlar, derken bir şihap onları izler. (İşte yıldız kayması bun­dan dolayı meydana gelir). » (Sahîh-i Müslim - Hâfız Taberânî)

BURÇLAR

«Şanıma and olsun ki, gökte burçlar yarattık ve onları seyredenler için süsleyip (çekici görünüm­de) donattık. »

Burç: Burçlar kuşağında bulunan on iki takım yıldızlarından her biri. Bunlar: Koç, Boğa, İkizler, Yengeç, Aslan, Başak, Terazi, Akrep, Yay, Oğ­lak, Kova, Balık burçları diye adlandırılır.

Bu isimler, her takım yıldızlarının bunlardan birine benzetilmesi sonucu halk tarafından konulmuş ve yaklaşık 2000 veya 2500 yıldan beri sürüp günümüze kadar gelmiştir. Kurʹân-ı Kerîm’de bunlardan söz edilmesi, bizi daha doğruya, gerçeğe yöneltmek, hurafeden uzak tutup İlâhî kudret ve saltanatın gökteki tezahürlerinden birine dikkatimizi çekmek içindir. Nite­kim zamanla halk bu burçları doğdukları ayı itibar ederek fal kapsamına sokmuş ve birtakım hükümler çıkartmaya başlamışlardır. İlgili âyetle, burç­lardan ahkâm çıkarılamıyacağı, onların da birer cisim oldukları, dünyamızı süslemek ve kâinattaki dengeye bağlı kalıp İlâhî kudreti yansıtmak için düzenlendiklerine işâret edilerek onlarla kader çizgisini belirlemeğe kalk­manın yanlış bir inanç olduğu belirtilmek isteniyor.

GÖK HABERLERİ ŞEYTANLARDAN KORUNMUŞTUR

«Hem onları kovulmuş her şeytan­dan koruduk. »

Çıplak gözle de sık sık görülebilen ve «yıldız kayması» şeklinde yo­rumlanan parlak bir cismin çok parlak bir çizgi çizip kaybolması üzerinde birtakım varsayımlar ileri sürülmüştür ki onları tefsîrimize nakletmeyi ge­rekli görmüyoruz. Bilinen tek şey, o da kâinatta meydana gelen birçok olayların iç yüzünü, bize kapalı kalan tarafını bilmediğimizdir. Kurʹân «yıl­dız kayması» diye yorumladığımız ışık kaymasını, parlak bir ateşin, gök haberini dinlemek isteyen bir şeytan veya cinni recmetmesi, taşlayıp geri çevirmesi şeklinde açıklıyor. O halde biz bunlara İlâhî roketler de diyebili­riz. Üzerinde dikkatle durup kâinatın mutlak anlamda İlâhî tasarruf altın­da belli bir plân ve proğrama göre yürütüldüğünü düşünürsek, bunun garipsenecek bir yanı olmadığını anlamakta gecikmeyiz. (Bilgi için bak: Hicir: 18, Saffat: 10, Cin: 8, 9, Enbiyâ: 30. âyetlerin tef­siri)

Düzeni kusursuz kuran ve sağlıklı bir plâna göre ayakta tutan mülkün yegâne sâhibi Allah, her şeyi birtakım faydalar ve hizmetler için yaratmış­tır. Boşuna yaratılan veya gereksiz değişimlere uğrayan hiçbir şey yoktur. Ne var ki, insanoğlunun bilgi ve araştırması bunların henüz pek azını çö­züp anlayabilmiştir. Mahiyetini kendi bilgi ve aklımızla çözemediğimiz, an­layamadığımız bir olayın arkasındaki hikmeti reddetmeğe de hakkımız yoktur.

Burada Cenâb-ı Hak, yıldız kayması gibi görünen ve ş i h a b (parlak ateş) ismini verdiği olayın esrar ve hikmetini bize açıklıyor. Fiziksel yönünü ve astronomi ile ilgili yanını araştırmayı biz insanlara bırakıyor. Sonra da bu konuda temel bilgi verirken önemli bir hususu da bize öğretiyor. O da şudur: Cin ve şeytanlar istedikleri gibi kâinatta cirit atamazlar. Onlar da insanlar gibi, yerküreye yerleştirilmişlerdir. Dünya sınırlarını aşmak istese­ler de buna imkân bulamazlar. Onlar için de belirlenmiş sınırlar vardır. Aş­mak istedikleri zaman İlâhî roketlerle püskürtülürler.

Bütün bunlardan anlıyoruz ki, kâinatta ne varsa hiçbir şey hilkat ka­nununu aşamamakta, belirlendiği sınırı geçememektedir. Hattâ en büyük melek Cebrâîl bile, Miʹrac gecesi Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize refakat edip kendisi için belirlenmiş sınıra kadar yükselmiş ve daha ileri geçemiyeceğini Resûlüllah’a (A. S. ) bildirmiştir.

Müfessir Kurtubî diyor ki:

«Cin ve şeytanlar vahiy, ya da herhangi gökle ilgili bir haberi duyma­ya çok heveslidirler. Cenâb-ı Hak göğü, gök haberlerini onlardan korumuş­tur. Ancak kulak hırsızlığı ile bir şeyler duymaya çalışanlarından göğü ta­mamıyla korumamıştır. Vahyin dışındaki bazı haberleri kulak kabartıp du­yabilirler, vahiyden ise hiçbir şey duyamazlar. Çünkü onlar vahiy husu­sunda bilgi edinmekten uzak tutulmuşlardır. Şeytanlar gök haberlerinden bir şey duyunca, onu göz açıp kapamadan daha süratli olarak kâhinlere ulaştırmaya çalışırlar, derken arkalarından bir şihap (parlak ateş) onları izler de ya öldürür ya da sakat bırakır. » (Tefsîr-i Kurtubî: 10/10, 11’den özetlenerek)

Diğer bazı müfessirler ilgili âyeti te’vîl ederek gökten şihabın atılma­sı, Peygamber düşmanlarının her defasında başarısızlığa uğratıldıklarına işârettir, derler. Böylece ruhanî hakikatlerin tabii kanunlar dairesinde mey­dana gelen olaylara uygun biçimde gerçekleştiğini söylerler. Allah daha iyisini bilir.

Gök haberlerini dinlemek isteyen şeytanlardan söz edilirken sıfat ola­rak «recîm» kullanılmıştır. Bu kelime birbirine yakın, hattâ birbirini tamam­layan bir kaç mânaya delâlet eder:

a) Lânetlenmiş, İlâhî rahmetten kovulmuş,

b) Taşlanıp cezalandırılmış,

c) Mele-i Aʹlâ haberlerinden uzaklaştırılıp kovulmuş..

İlgili âyette ise, daha çok (b) ve (c) maddesiyle ilgili mâna yansıtılmak­tadır. (Gök haberleriyle ilgili geniş bilgi için bak: Cin ve Saffat sûrelerinin tef­sirine)

ALLAH’IN VARLIĞINA DELÂLET EDEN BELGELER

«Yeryüzünü de yaydık, orada ağırlığı olan sâbit dağlar koyduk ve orada ölçülmüş (miktar ve özelliği belirlenmiş) her şeyi yetiştirdik. »

Yerküreyi insanların ve diğer canlıların yaşamalarına elverişli düzen­de yaratan, orada kesin bir plân ve proğram uygulayan mutlak bir kud­retin tecellisi söz konusudur.

Görüldüğü gibi yeryüzü denizleriyle, ırmaklarıyla, dağ ve ovalarıyla, ormanlık ve çölleriyle hayat fışkırtan ve harekete geçiren büyük bir laboratuvardır. Dünyada yer alan her şey ve meydana gelen her olay bir diğerini tamamlamakta ve hayatın akışını sağlamaktadır. Dünyayı dağlardan ayı­rın, geriye dümdüz bir arazi kalır, o yüzden hava değişir, su kaynakları ye­tersiz kalır, canlılardan çoğunun yaşaması imkânsızlaşır. Dünyayı deniz­lerden ayrı düşünün, ay gibi kupkuru bir çöl halini alırdı.

YERYÜZÜNDE HER ŞEYİN BELLİ BİR PROĞRAMA GÖRE YARATILMASI

Yeryüzündeki bitkilerin sayısını kesin olarak belirleyip ortaya koymak zor. Çiçekli, çiçeksiz bitki türleri de değişik kısımlara ayrılır ve böylece çok zengin çeşitleriyle bitki tabakası dünyamızı süsler. Sadece süslemekle kal­maz, gıdasından ilâcına, proteininden vitaminine kadar besleyici, şifa ve­rici özellikleriyle canlılara hayat sunar. Kur’ân’ın ilgili âyetiyle açıklandığı­na göre, her bitki belli bir ölçüde var kılınmıştır. Tabiat kendiliğinden var olsaydı, herhalde bu derece plânlı, ölçülü, dengeli ve yararlı olamazdı; ay­nı zamanda birbirlerini tamamlayan bunca yararlı nesneleri biraraya ge­tiremezdi. Bir an düşünelim ki, dünyada sadece bir, iki tür bitki vardır. Du­rum ne olurdu? Hemen söyleyelim ki, hayat cılız, ilim kısır, akıl dar bir çer­çeve içinde kalırdı. Yeterli beslenme ve gelişme imkânları olmaz ve o yüz­den bu günkü bayındır manzara hayal olurdu

Gerçi ilim botanik açıdan bize biraz olsun bitkilerin yarar ve ölçüsünü tesbit etmiştir; ama çoğunun henüz yarar ve ölçüsünü, azlığının, ya da çokluğunun, bir bölgeye sıkışıp kalmasının, birçok bölgelere yayılmasının nedenlerini henüz tamamıyla keşfedememiştir. Oysa Kur’ân, bu düzenle­mede mutlak surette hâkim olan bir plân ve proğramın söz konusu oldu­ğunu haber veriyor. Bu bir ana fikir, temel bilgidir. İlim adamlarına hareket noktasını belirlemektedir.

CANLILAR ÂLEMİ

Yalnız böcek türlerinin milyonları aştığı, sayılarının milyarları bulduğu bir gerçektir. Bitkiler gibi diğer canlıların da sayısını kesin olarak bilemiyo­ruz. Ancak ortada bir gerçek varsa, o da her canlı kendine has bir kanuna bağlı olarak yaratılmış ve hilkatinin özelliğine, amacına göre, kendisine ha­yat kapısı açık tutulmuştur. Öyle ki, her biri nasıl üreyeceğini, neler yiyip besleneceğini, neslini nasıl devam ettireceğini bilmektedir. Buna ister içgü­dü diyelim, ister ilâhî kudretin verdiği zekâ ve yetenek diyelim, netice aynı yola varır.

Cenâb-ı Hak canlıların rızıklarını hazırlayıp vermeyi bize bırakmamış, yüce kudretinin, ezelî ilminin eşsiz plânıyla bizzat kendisi düzenleyip proğramlamıştır. Öyle olmasaydı, canlıların yaşama şansı kalmaz ve biz de çok hareketsiz bir dünyada yaşardık. Kur’ân bilhassa dikkatlerimizi bu noktaya çekerek İlâhî kudretin mutlak anlamda hikmet sâhibi olduğunu, her şeyi yerli yerince, belli bir amaca göre yarattığını vurguluyor.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, Allah’ın varlığına, kudretinin eşsizliğine delâlet eden delil ve belgelere yer verildi. İnsan aklını hakka, doğruya ve iyiye çevirmek için gereken temel bilgiler, ana fikirler açıklandı. Sonra da Al­lahʹın mutlak tasarruf sahibi bulunduğuna, kâinatta meydana gelen ve fa­kat bizim müşahede ve tecrübe sınırlarımızı aşan olayların birtakım sır ve hikmetlerinin söz konusu olduğuna atıflar yapıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, kâinatta var olan her şeyin belli bir ölçü ve proğ­rama göre yaratıldığı, gelişigüzel, ölçüsüz, hesapsız, kitapsız hiçbir şeyin varlık alanına getirilmediği açıklanıyor. Sonra rüzgârların hem yağmurun habercileri, hem çiçek tozlarını taşımak suretiyle aşılama hizmetlerini sür­dürdüğü misal olarak veriliyor. Arkasından her şeyde mutlak tasarrufa sa­hip olan Allahʹın yine belirlediği ölçü ve proğrama göre, insanları öldür­dükten sonra onları ikinci fakat sonsuz bir hayat için diriltip kaldıracağı ha­tırlatılıyor.