MEÂLİ:
159- Ancak Allah’ın rahmetiyledir ki, sen onlara yumuşak (ve hoşgörüyle) davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, herhalde etrafından dağılır, giderlerdi. O halde onları affet, onlar için istiğfarda bulun, (dünya) işiyle ilgili hususlarda onlara danış (görüşlerini al). (Bu yoldan hareketle) azmettiğin zaman artık Allahʹa güvenip dayan. Çünkü Allah kendisine güvenip dayananları sever.
İNİŞ SEBEBİ
Uhud savaşından dönüldüğünde, Ashab-ı Kirâmʹdan bir kısmı iyi niyetle de olsa verilen emre uymadıklarını ve bu yüzden galip iken mağlup duruma düştüklerini düşünerek Peygamberin kendilerine kırgın bulunduğunu sanıyor, bu sebeple de üzüldükçe üzülüyorlardı. Yukarıdaki âyet, insanların her zaman hata yapabileceğini, önemli olan hatayı işledikten sonra bunun farkına varıp dönüş yapmak olduğunu belirtir anlamda inmiş, Peygamberin müʹminlere karşı ne kadar merhametli bir kalbe sâhip bulunduğu açıklanmıştır.
İLGİLİ HADÎSLER
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir ara yüzünü yüce âleme çevirerek İbrahim Peygamberle İsâ Peygamberin kendi ümmetleriyle ilgili duâlarına yer veren şu âyetleri okudu:
«(İbrahim dedi ki): Rabbim! o putlar insanlardan bir çoğunu saptırdılar. Artık kim bana uyarsa, şüphesiz ki o bendendir; kim de bana karşı gelirse, şüphe yok ki sen çok bağışlayan ve çok merhamet edensin. » (İbrahim sûresi: 36)
«(İsa dedi ki): Eğer onlara azâp edersen, şüphesiz ki onlar senin kullarındır; bağışlarsan, doğrusu sen çok güçlüsün, çok üstünsün, hem de yegâne hikmet sâhibisin. » (Mâide sûresi: 118)
Sonra Resûlüllâh ellerini kaldırıp: «Allahım! ümmetimi, ümmetimi... » dedi ve ağladı. Bunun üzerine Aziz ve Celil olan Allah Cebrâil’e buyurdu: «Muhammedʹe git -Rabbin daha iyi bilir- seni ağlatan nedir? diye sor. » Cebrâil bu emir üzerine geldi ve sordu. Resûlüllâh ona ne dediğini -ki Allah onu daha iyi bilir- söyledi. Yani ümmeti hakkında duâ ettiğini bildirdi. Bunun üzerine Cebrâil döndü. Allah bu kez Cebrâil’e dedi ki: «Muhammedʹe git, ona de ki: «Biz mutlaka ümmetin hakkında seni hoşnut edeceğiz, seni üzmüyeceğiz. » (Sahih-i Müslim. Kitabu’l-îmân: Abdullah bin Amr (R. A. )dan)
«Şüphesiz ki Allah farzları yerine getirmemizi emrettiği gibi insanlarla bir arada geçinmemizi de emretti. » (Tirmizî: Hz. Âişe (R. A. )dan)
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Ebu Bekir SIDDÎK ile Ömer FARUKʹa: «Siz ikiniz bir konuda istişare edip görüş birliğine varırsanız size muhalefet etmem. » buyurdu. (Ahmed bin Hanbel: Abdurrahman bin Ganem’den)
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizden soruldu:
- Azim nedir?
Cevap verdi:
- Görüş sahipleriyle danışıp (gerekirse) onlara uymandır. (İbn Murdeveyh: Ali bin Ebî Tâlib (R. A. )den)
«Müsteşar (kendisiyle danışılan) güvenilir kimsedir. » (İbn Mâce - Tirmizî - Ebû Dâvud - Nesâî: Ebu Hüreyre (R. A. )den. Müsteşar’ın güvenilir bir kimse olmasına dikkatler çekilmiş ve danışılan kimsenin bu ölçüde olması gerektiği belirtilmek istenmiştir.)
«Sizden biriniz kardeşiyle istişarede bulunduğunda kardeşi ona doğruyu göstersin. » (İbn Mâce)
«Müsteşar güvenilir kimsedir; isterse görüşünü ortaya kor isterse koymaz. » (Taberânî: Semure (R. A. )den. Sahihtir)
«Müsteşar güvenilir kimsedir. Kendisine danışıldığında, kendi nefsi için işleyeceğini düşünerek aynı yolda (Müslüman kardeşini de düşünüp) işârette bulunsun. » (Taberânî: Ali bin Ebî Tâlib’den (R. A. ). Yani müsteşar kendi nefsi için uygun gördüğünü danışan için de uygun görmeli)
Mevkuf sayılan ve belki sahabeden birine ait olduğu söylenen hadîste ise şöyle ifade ediliyor: «Danışan pişman olmaz. İstiharede bulunan ümitsiz ve mahrum kalmaz. »
PEYGAMBERİMİZ İNSANLIKTAN YANA İLAHÎ RAHMETTİR
Peygamberler en temiz âilelerden seçilirler. Onlarda ayrıca soydan gelen bir şefkat, sevgi, saygı ve yumuşak bir ilgi vardır. Sonra onların bu güzel huyları ilâhî tezgâhta geliştirilir ve daha yararlı düzeye getirilir.
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz yalnız bir millet ve kabileye değil bütün insanlara gönderilen en son peygamberdir. Bu bakımdan ondaki merhamet, şefkat, sevgi ve saygı, nezaket ve terbiye o nisbette geniş ve anlamlıdır. Kurʹân-ı Kerîmʹin birçok yerinde Onun bu güzel huylarından söz edilir. Sırası gelince gerekli açıklama yapılacaktır. Ancak konumuzu oluşturan âyette Onun birkaç mümeyyiz vasfına dokunuluyor; rahmet peygamberi sayılması itibariyle de içinde kin, düşmanlık, haset ve benzeri karartıcı duyguların bulunmadığına işârette bulunuluyor. O;
a) Son derece nezaketli, yumuşak ve nezih idi.
b) Kabalıktan nefret eder, nezih ve nazik olmanın en güzel örneğini kendinde taşırdı.
c) Katı yürekliliği sevmez; insanlıktan yana sevgi ve merhametle dolup taşardı.
d) Affetmesini sever ve böyle bir gönül ile insanlara bakardı.
e) Günahkârlara günahlarından dolayı kızmaz, işledikleri günah ve kusurları sevmez, fakat onlar için istiğfarda bulunur, bağışlanmalarını dilerdi.
f) Din işlerinde Allahʹtan aldığını aynen teblîğ eder, aynı zamanda emredildiği şeyleri kusursuz yerine getirirdi. Dünya işlerinde çevresindeki insanlara değer verir, onların görüşünü alır; isabetli ve makul düşünceleri benimserdi.
PEYGAMBER EFENDİMİZİN HAYATINDA DANIŞMAYA VERİLEN YER VE ÖNEM
«Dünya işiyle ilgili hususlarda onlara danış (görüşlerini al). »
Sevgili Peygamberimiz (A. S. ) İlâhî emirleri kusursuz teblîğ eden ve her konuda nefsini ara yerden çekmesini bilen bir peygamberdir. Allah ile kulları arasındaki yolu işlek duruma getiren, hatalı tutumlara karşı kaba davranmıyan hoşgörü sahibi, aynı zamanda yufka yürekli ve yumuşak huylu idi.
Dünya işlerinde vahiy almadığı takdirde ashabıyla istişarede bulunur, öylece karar verirdi. Onun hayatının bu yönüne bakıp birkaç örnek vermekle yetinmek istiyoruz:
1. Bedir savaşında kendine göre savaş durumu alıp stratejik nokta seçtiğinde, bunun isabetli olup olmadığını sormuş, kuyuya yakın bir yerde karargâh kurulmasının daha isabetli olacağı söylenilince bu görüşe uymuştur.
2. Yine Bedir savaşında elde edilen esirler hakkında nasıl bir işlem ve uygulama yapılması gerektiğini ashabıyla görüşerek kararlaştırmıştı.
3. Bedir savaşına hazırlanırken bu konuyu ashabıyla görüşmüş, onların fikirlerini almaya çalışmıştı. Ashabı onun çevresine nasıl değer verdiğini görerek memnun olmuş ve şu cevabı vermişlerdi: «Ya Resûlellah! eğer bize denizi geçelim desen, seninle birlikte geçeriz. Dünyanın öbür ucuna gidelim desen, seninle beraber gideriz. Musâ’nın kavminin Mûsâʹya: «Senle Rabbin varın savaşın, biz burada oturacağız», dediği gibi biz sana söylemiyeceğiz. Ama biz, «sen dilediğin yere git, seninle beraber olacağız» diyoruz. »
4. Uhud savaşına hazırlanılırken, Medineʹde kalıp savunma durumuna mı geçmek daha iyi olur, yoksa düşmana karşı çıkmak mı? diye ashabına sormuş, onların görüşlerini almaya çalışmış ve netice söz sahiplerinin çoğu, düşmanı Medine dışında karşılıyalım, dediği için onlara uymuştur.
5. Uhud dağının eteğinde nerede karargah kurulması hususunda da istişarede bulunduğu, bize kadar gelen rivâyetler arasında bulunuyor.
6. Hendek günü Medineʹnin hurma mahsulünün bir yıla mahsus olmak üzere Gatafan kabilesine verilmesi ve böylece onlarla bir anlaşmaya gidilmesi bir tedbir olarak öne sürülmüştü. Sa’d b. Muaz ile Sa’d bin Ubade bu görüşe katılmadılar; mahzurlarını anlatıp kendi fikirlerini belirttiler. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu konuda onların görüşüne uymayı uygun bulmuştu.
7. Yine Hendek günü nasıl bir strateji uygulamak gerektiği üzerinde durulmuş, ashabın görüşleri alınmış ve sonunda Selman Farisî’nin (R. A. ) hendek kazma görüşü kabul edilmişti.
8. Hudeybiye günü de ashabıyla istişarede bulunarak bir karara vardığı bilinmektedir.
9. Hazreti Âişe Validemize atılan iftira hususunda da Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz vahiy almadığı için ashabıyla istişarede bulunmaya ihtiyaç duymuştu.
Bütün bu olaylar istişarenin önemini belirtmektedir. Evet, «Danışan pişman olmaz. İstiharede bulunan ümitsiz ve mahrum kalmaz. » sözünün ne kadar geçerli olduğu bir kez daha anlaşılmış oluyor. Şüphesiz ki Resûlüllahʹın bu hareketleri kuvvetli bir sünnet olarak ümmetine intikal etmiştir. Sadece kendi görüşünü beğenip iddialı olanların kulakları çınlasın..
İSTİŞARENİN EMREDİLMESİ
«(Dünya) işleriyle ilgili hususlarda onlara danış... »
Allah’ın konumuzu oluşturan âyetle, dünya işlerinde bilhassa savaş konularında mü’minlerle istişarede bulunması için Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize emretmesi, devlet adamlarına, büyük mürşitlere, terbiyecilere, orduları sevk ve idare eden büyük kumandanlara ışık tutmak, ölçü vermek ve yol göstermek içindir. Büyük Müfessir Fahrüddîn Râzî bu âyeti tefsir ederken bunda sekiz kadar yarar bulunduğunu belirtiyor. Onları özetle buraya nakletmeyi uygun bulduk:
1. Danışılan kişilerin kadrini yüceltmeyi, onlara lâyık oldukları değeri vermeyi içerir.
2. Kendisinden sonra gelenlere örnek olmayı, bir kişinin ne kadar akıllı olursa olsun bilmediği hususların, hatâ edebileceği meselelerin bulunduğunu hatırlatmayı amaçlar.
3. Uhud savaşına istişarede bulunarak çıkan Resûlüllâh Efendimizin, bu savaşta iyi sonuç almadığı düşünülerek bir daha ashabıyla istişare yapmıyacağı anlaşılmasın diye böyle bir emre gerek duyulmuştur.
4. Müʹminlerden kimin daha isabetli görüşe sâhip bulunduğunu, kimin daha çok dünya işlerine akıl erdirdiğini tesbit etmeğe yöneliktir.
5. Mü’minlerin önemli meselelerde içtihatta bulunmalarına, en yararlı olanı bulup çıkarmalarına kapıyı açık tutar.
6. Müslümanlardan söz sahibi olanların düşünce birliği halinde hareket etmelerini, bilhassa savaş gibi önemli konularda ortaklaşa bir nokta tesbitine yönelmelerini hatırlatır. Cemaatle namaz kılmanın faziletinin yüksekliğindeki hikmetlerden biri de budur.
7. Peygamberin müʹminlerle istişarede bulunmasının emredilmesi, onların Allah katındaki, peygamber nezdindeki kıymetlerini simgeler.
8. Hükümdarlar en önemli meselelerde en yakınlarıyla danışırlar. Ashab-ı Kirâmdan bir kısmının hatâ ve günah işlemesi ve sonunda Allah tarafından affedilmesiyle beraber eski derece ve değerlerinin kalmadığı hatırlarına gelebilir ve bu yüzden bir eziklik duyabilirlerdi. Peygamberin onlarla istişarede bulunması böyle bir şüpheyi ortadan kaldırır.
Ayetler arasında bağlantı
Geçen âyetle, tedbirleri alıp gereken istişarede bulunduktan sonra bir işe azmedildiğinde artık Allah’a tevekkül edip (Ona güvenip dayanmak suretiyle) sonucu elde etmeğe çalışmanın lüzumu belirtildi.
Aşağıdaki âyetle, İlâhî yardımın ölçü ve anlamına, sınır ve şartına değiniliyor ve mü’minlerin imkân sınırlarının son noktasına geldikten sonra Allah’a tevekkül etmeleri öneriliyor.