MEÂLİ:
155- Musâ belirlediğimiz vakitte ibâdet yerine (gelmek üzere) kavminden yetmiş kişi seçip ayırdı. Ne vakit ki, onları şiddetli sarsıntı tuttu, Musâ dedi ki: «Ey Rabbim! dileseydin bundan önce onları da, beni de yok ederdin. Bizden birtakım beyinsizlerin yaptıkları (kötülükten) dolayı bizi helâk mı edersin? Doğrusu bu senin bir denemendir ki, dilediğini onunla saptırır, dilediğini de doğru yola eriştirirsin. Bizim Velîmiz (yegâne sâhibimiz, koruyucumuz ve dostumuz) sensin. Bizi bağışla, bize merhamet eyle; sen bağışlayanların en hayırlısısın.
156- Bizim için şu dünyada da, âhirette de iyilik yaz. Doğrusu biz sana yönelip geldik. » Allah da: «Azâbıma kimi dilersem onu uğratırım; rahmetim ise her şeyi kapsayıp kuşatmıştır. Onu Allahʹtan korkup kötülüklerden sakınanlara, zekâtını verip âyetlerimize dosdoğru imân edenlere yazacağım.
157- Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncilʹde yazılı buldukları Ümmî Peygamberʹe uyarlar. O Ümmî Peygamber ki, onlara iyiliği emreder, onları kötülükten menʹeder; iyi ve temiz olan yararlı şeyleri onlara helâl kılar; kötü ve murdar şeyleri onlara harâm kılar; onların ağır yükünü ve üzerlerinde bulunagelen bağları, zincirleri indirir. Artık onlar ki Peygamberʹe (gönülden) inandılar, saygı gösterip Oʹnu aziz tuttular ve O’na yardımda bulundular ve Oʹnunla beraber indirilen nura uydular, işte kurtuluşa ve mutluluğa erenler onlardır. »
İLGİLİ HADÎSLER
«Benden önce hiç kimseye verilmeyen beş şey bana verildi:
1. Her peygamber sadece kendi kavmine gönderilmiştir. Ben ise, kızılı, siyahı (dahil) her millete gönderildim.
2. Ganimet bana helâl kılındı; benden önce hiçbirine helâl kılınmadı.
3. Yeryüzü bana temiz ve mescid kılındı. Kime nerede namaz vakti erişirse, orada namaz kılar.
4. Bir aylık mesafeden düşmana karşı korku ve dehşet salmakla yardım gördüm.
5. Şefaat (yetkisi) bana verildi. (Buharî/teyemmüm: 1, salât: 56- Müslim/mesacid: 3- Nesâî/gusül: 26- Dâremî/siyer: 28, salât: 111.)
«Peygamberler üzerine altı şeyle üstün kılındım:
1. Bana «cevâmiu’l-kelim (mânası ve taşıdığı hükümler çok, kelimesi az İlâhî beyân) verildi.
2. (Düşmanlarıma karşı) korku ve endişe salmakla yardım gördüm.
3. Ganimetler bana helâl kılındı.
4. Bütün insanlara peygamber olarak gönderildim.
5. Yeryüzü bana temiz ve mescid kılındı.
6. Peygamberlik benimle son bulup mühürlendi. » (Müslim/mesacid: 5- Tirmizî/siyer: 5- Ahmed: 2/412)
«Bedevinin biri (Medine’ye) geldi; devesini çökertip bağladıktan sonra Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in arkasında namaz kıldı. Namaz bitince, Bedevî dönüp devesinin bağını çözdü ve sonra ona binip şöyle duâ etti: Allahım! bana ve Muhammed’e merhamet et; bize o rahmetinde kimseyi ortak etme!.
Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz: «Ne dersiniz, bu adam mı sapıtmıştır, yoksa devesi mi? Ne dediğini duymadınız mı? » buyurdu. Ashab: «Duyduk, ya Resûlellah! » deyince, buyurdu ki: «Ey bedevî! cidden geniş rahmeti daralttın (dar çerçeve içine aldın). Şüphesiz ki Allah yüz rahmet yaratmış, yarattığı insanlar, cinler ve hayvanlar birbirlerine (ve kendi cins ve türlerine) şefkatli ve merhametli davransınlar diye o yüz rahmetten birini (yeryüzüne) indirmiştir. Doksan dokuzunu kendi yanında tutmuştur. Ne dersiniz, o Bedevî mi daha sapıktır, yoksa devesi mi? » (Buharî/edeb: 27- Ebû Dâvud/taharet: 136, salat: 149, edeb: 36- Tirmizî/taharet: 112- Nesâî/sehv: 20- İbn Mâce/taharet: 75- Ahmed: 2/239-4/312)
«Şüphesiz ki Allahʹın yüz rahmeti vardır; doksan dokuzunu kendi yanında tutmuş; bir tanesini, cinler, insanlar ve diğer yaratıklar arasında birbirlerine merhametli ve şefkatli davranmaları için size indirmiştir. Kıyâmet günü olunca, o doksan dokuz rahmeti, bu bir rahmete ekleyecektir. » (Buharî/edeb: 19, tevbe: 17. 19. Müslim/tevbe: 21- İbn Mâce/zühd: 35- Tirmizî/daavat: 99)
YETMİŞ KİŞİNİN SEÇİLMESİ
«Musa belirlediğimiz vakitte ibâdet yerine (gelmek üzere) kavminden yetmiş kişi seçip ayırdı. »
Yetmiş sayısı bir bakıma çokluğun sembolü sayılır. Yetmişbin hicab, yedi ve yetmiş sevâp gibi sayılar bu cümledendir. Ancak buradaki yetmiş, belli bir sayıyı ifade ediyor.
Neden yetmiş kişi seçilmiştir? Bilindiği gibi, İsrâîloğulları 12 sibta ayrılıyor, her sibt, Yakup Peygamberʹin bir oğlunun soyundan oluşuyordu. Böylece her sibt altı kişi tarafından temsîl ediliyor, onlar adına söz sâhibi ve vekîl sayılıyordu. Arzulanan nitelikte iki kişinin olmayışı veya bir işten dolayı geri kalışları, sayının yetmişte kalmasına sebep olduğu sanılıyor.
Bu yetmiş kişiden Tevrat’ta şöyle söz edilmektedir:
«Ve Rab Musaʹya dedi: Kavmin ihtiyarları, onların ileri gelenleri olduğunu bildiğin İsrail ihtiyarlarından yetmiş kişiyi bana topla; onları toplanma çadırına getir ve orada seninle dursunlar. Ve ineceğim ve seninle orada söyleyeceğim ve senin üzerinde olan Ruhtan alacağım ve onların üzerine koyacağım ve yalnız sen taşımayacaksın diye kavmîn yükünü seninle beraber taşıyacaklar.. » (Sayılar: 11. 16. 17)
Yukarıdaki açık anlatımdan, Musa Peygamberʹin verdiği haberleri bazan şüphe ile karşılayanların bulunduğu, yetmiş ihtiyara İlâhî kudretin tecellisiyle tasdîk yeteneği verildiği, böylece Musa Peygamber’in yükünün hafifletildiği anlaşılıyor.
Görüldüğü gibi, konu asıl mecrasından saptırılmıştır. Allah sözüne insan sözünün karıştırılmasıyla hükümlerde de bazı farklar ortaya çıkmıştır. Kurʹân-ı Kerîm’de bahsi geçen 70 kişinin ne maksatla biraraya getirilip Tur dağına çıkarıldığı çok açık biçimde belirtilerek Musa Peygamberʹin ilahî vahiy ile ilgili verdiği ve vereceği haberlerin doğruluğunun artık tartışılmayacağı neticeye bağlanmış, sözlerine güvenilir 70 ihtiyarın yalan üzerine birleşmelerinin mümkün olamıyacağı kesinlik kazanmıştır. Ayrıca İsrâiloğullarıʹnın günahlarının bağışlanması söz konusudur.
Nitekim Kur’ânʹda bu yetmiş kişinin «mîkat» için seçildikleri belirtiliyor ve bunun İsrâiloğullarıʹnın altundan buzağıyı ilâh edinmelerinden dolayı pişmanlık duyup dönüş yaptıklarına bir şâhit olmak üzere, belirlenen tevbe ve duâ makamına delâlet eden bir tabir olduğuna işarette bulunuluyor. Ancak Musa Peygamberʹin daha önce Tevratʹı telakki etmek için gittiği Tur dağındaki mîkat mıdır, yoksa başka bir yer midir? Fahrüddîn Râzî, bu hususta iki ayrı yorumdan söz etmiştir. Ancak Musa Peygamberʹin İlâhî hitaba mazhar kılındığı ve Allahʹı görmek istediği mîkata yakın bir yer olduğu âyetin delâletinden anlaşılıyor. Çünkü her iki olay da Tûr dağında cereyan etmiştir. Tevratʹta bunun «Toplanma Çadırı» olduğunu az yukarıda nakletmiştik. Kurʹân «Mîkat» tabirini kullanarak araştırmacılara sadece ipucu veriyor.
ŞİDDETLİ SARSINTI
«Ne vakit ki, onları şiddetli sarsıntı tuttu.. »
İşledikleri büyük günahtan temizlenmek üzere belirlenen yere götürülen yetmiş kişinin gönlünde az da olsa bir şüphe kıvılcımının pırıltısı zaman zaman dönüp dolaşıyordu. Musa Peygamber cidden Tûr dağının belirlenen yerinde Rabbıyla konuşmuş muydu, levhalara yazılı olan sözler Allahʹtan mı inmişti? Onların bu gibi şüphelerini gidermek için Cenâb-ı Hak, Tûr dağını salladı, müthiş bir sarsıntı meydana geldi. Musa Peygamberʹin tabiriyle, bu bir denemeydi; hem yetmiş kişiye İlâhî kelâmın bu dağ üzerine tecelli ettiğini, hem de İlâhî kudretin herşeye yettiğini bildirmek içindi.
Ayrıca Musa Peygamber’in peygamberliğini kanıtlayan muʹcizelerden biri de sayılabilir. Yetmiş kişinin olağanüstü bir olaya şâhit olması, inkârı mümkün olmayan tevatür derecesine ulaşıyordu, yani bu kadar kişinin bir olay hakkında yalan üzerine birleşip anlaşmalarının muhal olduğu ortaya çıkıyordu.
Birçok lûtuflara mazhar olan İsrâiloğullarıʹnın, Tevrat’taki tabirle «sert enseli bir millet» olarak, bazan da Allahʹın Celâl sıfatının tecellisine hedef olmaları gerekiyordu. Ancak böylece madde ile mâna, dünya ile âhiret, lütuf ile kahır arasında denge sağlamaları gerçekleşebilirdi.
İLÂHÎ RAHMET HER ŞEYİ KAPSAYIP KUŞATMIŞTIR
«Rahmetim her şeyi kapsayıp kuşatmıştır. »
İlgili âyetle, toplum, ya da millet yapısında insanlığın ölçüsünü, Yaratan’ın yüce kudretini idrâk etmeyen bazı kişiler her zaman bulunabilir. Ancak onlara uyulmadığı ve sahanın da onların lehine boş bırakılmadığı takdirde, Allah’ın rahmet ve inâyetinin o toplum veya milletten eksik olmayacağına işaret ediliyor. Musa Peygamber ile Harun Peygamberʹin İsrâiloğulları’ndan Hakkʹa sırt çevirenlerle mücadelesine katılanlar, peygamberlerden yana ciddi hizmet verenler pek az bulunuyordu. Bir bakıma zaman zaman saha o gibilere bırakılıyor ve mü’minler yalnızlığa itiliyordu. Unutmayalım ki, azâbın inmesi bazı sebep ve illetlere dayanır. İnsanlar kendi tutum, inanç ve düşünceleriyle kendilerini azâp sınırına getirmedikleri sürece, azaba uğratılmazlar. Mayın döşeli bir sınırı aşmaya gelinmedikçe tehlike söz konusu değildir. «Azabıma kimi dilersem onu uğratırım» meâlindeki cümle, ilâhî meşiet sınırını hatırlatmaktadır. O sınıra gelinmedikçe, sünnetullah gereği, azâp inmez..
Allahʹın rahmeti ise, her şeyi bütünüyle kapsayıp kuşatmıştır; zira herşey O’nun rahmet ve kudretinin eseri ve tezahürüdür. Ancak bu rahmet güneşinden, kalb ve kafasını Hakkʹa çevirenler, gönül toprağını çoraklıktan kurtarmasını bilenler yararlanır. Tıpkı sulak ve humuslu bir toprakta yeşeren bitki misali, güneşten yeterince nasîbini alma istidadını kendinde taşımaktadır. Çorak-tuzlu toprakta, güneş ne kadar ona ışık ve enerji verirse versin, yararlı bir bitki yeşermez.
Kur’ân ilgili âyetle, kalb ve kafalarını Hakkʹa çevirenlerin ve o sebeple İlâhî rahmetten nasiplerini alanların vasıflarını şöyle belirtiyor:
1. Allah’a dosdoğru inanırlar.
2. Zekâtlarını gönül rahatlığıyla verirler.
3. Allahʹtan indirilen âyetlere imân edip şüpheye düşmezler.
4. Tevrat ve İncilʹde geleceği haber verilen «ümmî peygamber»e uyarlar.
5. Allahʹtan korkup kötülüklerden sakınırlar.
Belirttiğimiz vasıflar arasında namaz, oruç, hac, helâl, haram gibi esaslar ve prensipler zikredilmemiştir. Çünkü üçüncü vasıf ile beşinci vasıf dinin bütün esas ve prensiplerini kapsamaktadır. Zekât’tan tahsisan söz edilmesi, İslâmʹın omurgasını ve Müslümanlar arasında sosyal adâleti oluşturduğu içindir.
İşte bu vasıflar, ilâhî rahmetten nasîp alma istidadını doğurmakta ve kulu lâyık olduğu sınıra ulaştırmaktadır.
TEVRAT VE İNCİLʹDE ÜMMÎ PEYGAMBERİN VASIFLARI
«Yanlarındaki Tevrat ve İncilʹde yazılı buldukları Ümmî Peygamberʹe uyarlar... »
Birçok tercüme yanlışları ve insan sözleri karışmakla beraber hâlen elimizde bulunan Tevrat ve İncil nüshalarında Hz. Muhammedʹin (A. S. ) geleceğiyle ilgili bazı belgelere ve işâretlere rastlamaktayız.
Tevratʹtaki belge ve işâretler:
«Allahʹın Rab senin için aranızdan, kardeşlerinden benim için bir peygamber çıkaracak; onu dinleyeceksin. » (Tevrat-Tesniye: 18/15)
«Onlar için kardeşleri arasından senin gibi bir peygamber çıkaracağım ve sözlerimi Onun ağzına koyacağım ve Ona emredeceğim, her şeyi onlara söyleyecek...» (Tevrat-Tesniye: 18/18)
İsrâîloğulları İshak Peygamberʹin soyundan, Hz. Muhammed (A. S. ) ise, İshâk’ın kardeşi İsmailʹin soyundandır. O bakımdan Tevratʹta «kardeşleri arasından.. » sözü kullanılmıştır.
«İşte kendisine destek olduğum kulum; canımın kendisinden razı olduğu seçme kulum: Ruhumu onun üzerine koydum; milletler için hakkı meydana çıkaracaktır. Bağırmayacak ve sesini yükseltmiyecek ve onu sokakta işittirmeyecek. Ezilmiş kamışı kırmayacak ve tüten fitili söndürmeyecek; hakkı hakikate erdirecek ve dünyada hakkı pekiştirinceye kadar zayıflamayacak ve cesareti kırılmayacak ve adalar onun şeriatını bekleyecek.. » (Tevrat-İşaya: 42/1-5)
İşaya bölümünde yazılı olan bu vasıfları ancak Hz. Muhammedʹin (A. S. ) taşıdığını görmekteyiz.
İncilʹdeki belge ve işâretler:
«Eğer beni seviyorsanız, emirlerimi tutarsınız. Ben de babaya (Rab) yalvaracağım, ve o size başka bir Tesellici, hakikat Ruhunu, verecektir; tâ ki, daima sizinle beraber olsun... » (İncil-Yuhanna: 14/15-16)
«Bununla beraber ben size hakikatı söylüyorum; benim gitmem sizin için hayırlıdır, çünkü gitmezsem, Tesellici gelmez; fakat gidersem, onu size gönderirim. Ve o geldiği zaman, günah için, salâh için ve hüküm için dünyayı ilzam edecektir.. » (İncil-Yuhanna: 16/7-8)
«Size söyleyecek daha çok şeylerim var; fakat şimdi dayanamazsınız. Fakat o, hakikat Ruhu, gelince, size her hakikate yol gösterecek; zira kendiliğinden söylemeyecektir; fakat her ne işitirse söyleyecek ve gelecek şeyleri size bildirecektir. O beni taziz edecektir. Çünkü benimkinden alacak ve size bildirecektir. » (İncil-Yuhanna: 16/12-14)
«Bundan dolayı size derim, Allahʹın melekûtu sizden alınacak ve onun meyvalarını yetiştirecek bir millete verilecektir. Ve bu taşın üzerine düşen parçalanacak, o da kimin üzerine düşerse onu toz gibi dağıtacaktır. » (İncil-Matta: 21/43, 44)
Yuhanna İncilʹi 16/12-14 belgelerdeki haber, özellikle Necm sûresinde geçen: «Battığı zaman yıldıza and olsun ki, arkadaşınız (Muhammed) ne sapıttı, ne de azıttı. O, kendi hevesine de uyarak söz söylemez. O, ancak kendisine vahyolunan bir vahiydir. Onu Oʹna, çok çetin güce sahip olan melek (Cebrâil) öğretti... » (Necm sûresi: 1-7) meâlindeki âyetle daha da açıklığa kavuşturulmuştur.
Bernaba Incilʹindeki belgeler çok daha açık ve nettir:
«Allah, Âdemʹi yaratınca, Âdem iki ayağı üzerine kalkıp doğruldu. Başını göğe doğru çevirdi. Güneş kadar parlak iki satır yazı gördü: LÂ İLÂHE İLLÂLLAH MUHAMMEDʹÜN RESÛLÜLLÂH (Allahʹtan başka hiçbir ilâh yoktur. Muhammed Onun peygamberidir. ) Âdem ağzını açıp dedi ki: «Ey Rabbim ve İlâhım! Sana şükrediyorum, çünkü beni fazl-ü kereminle yarattın. Huzurunda eğilir, yalvarırım; bu sözün (Muhammed Resûlüllâh cümlesinin) anlamını bana bildirmeni dilerim. » Rab ona cevap verdi: «Ey kulum Âdem! Güvenle, esenlikle bana yaklaş. Sana derim ki, ilk yarattığım insan sensin. Şu ismini gördüğün nur, senin soyundan ve evlâdındandır. Yıllar sonra dünyaya gönderilecektir. O benim peygamberim olacaktır. Her şeyi onun (hatırı) için yarattım. O geldiğinde varlık âlemini aydınlatacaktır. Ben henüz hiçbir şeyi yaratmadan altmış bin yıl önce onun nurunu ve ruhunu yarattım. »
Bunun üzerine Âdem tekrar Allahʹa yalvarıp dedi ki: «Ya Rab şu iki sözün tırnaklarım üzerine nakşedilmesini lütfet. » Allah ilk insanın bu dileğini kabul etti ve onun sağ elinin başparmağı üzerine LÂ İLÂHE İLLÂLLAH (Allahʹtan başka hiçbir tanrı yoktur) cümlesini; sol elinin başparmağının tırnağı üzerine MUHAMMED’ÜN RESÛLÜLLÂH (Muhammed, Allattın Peygamberidir) cümlesini nakşetti. İlk insan Âdem baş parmakları üzerindeki bu iki cümleyi öptü, sonra da gözlerine sürdü. Ve şöyle dedi: «Sen şu âleme ayak basacağın gün, ne mübarek gün olacak! » (Bernaba İncil’i: 39/14-28/Kahire: 1908)
«İsa onlara dedi ki: Ben size hakkı söylerim; bugüne kadar gelen her peygamber ancak bir kavme veya bir millete gönderilmiştir. Her peygamber Allah’ın rahmetinin belirtisidir. Ancak her peygamberin gözü, gönderildiği kabile veya milletin dışına taşımamıştır. Ama o Allahʹın Resûlü gelince, yüzük taşı misali olacak, Allah ona verecek de verecek.. O yeryüzündeki milletler için kurtuluş ve rahmet taşıyacak, onun talimini kabul edenler kurtulup rahmete erişecek. O zalim zorbalar üzerine kuvvetle yürüyecek, putlara tapınmayı kökünden yıkacak; öyle ki şeytanı perişan ve rüsvay edecektir. Çünkü Allah o son peygamber hakkında İbrahim Peygambere böylece vaʹdetmiştir: «Dikkat ya İbrahim! Ben senin soyunla yeryüzündeki kabile ve milletleri mübarek kılacağım. Sen nasıl putlarla savaştın, onları devirdinse, o da öylece savaşıp devirecektir. » (Bernaba İncil’i: 43/13-29)
«İşte bunun için size derim ki: Şüphesiz Allahʹın Peygamberi Ahmed ile yakında Allahʹın yarattığı her şey sevinecektir. Çünkü o, anlayış ve danışma ruhudur. O, hikmet ve kuvvet ruhudur. O, sevgi ve rahmet ruhudur. O, adâlet ve takvâ ruhudur. O, lütuf ve sabır ruhudur. Allah ona verdiğini hiç kimseye vermemiştir. O, âleme geldiği zaman, ne mutlu zaman olacak! Beni tasdîk edin, Onu (yani ruhunu) her peygamberin gördüğü gibi ben de gördüm, saygı ve taʹzimde bulundum. » (Bernaba İncil’i: 44/19-31)
Kur’ân-ı Kerîm, Tevrat ve İncilʹin son peygamberin geleceğini bazı vasıflarıyla haber verip müjdelediğini açıkladıktan sonra Kitap ehli olan Yahudi ve Hıristiyanları insaf ve izʹâna davet ediyor. Gerçek kurtuluş ve mutluluğa ancak Ümmî Peygamberʹe uyanların erişeceğini bildiriyor.
ÜMMÎ PEYGAMBER
«Ümmî Peygamber. »
Ümmî tabiri üzerinde farklı yorumlar ve tesbitler yapılmıştır:
1- İbn Abbas’a göre, Peygamber (A. S. ) Efendimiz ümmî idi, yani Okur-yazar değildi ve hesap da bilmezdi.
2- Zeccacʹa göre, Peygamber (A. S. ) ümmî idi, yani ümmetinin sıfatı üzereydi. Çünkü Arapların çoğu okuma-yazma ve hesap bilmezlerdi. Peygamber de (A. S. ) onlar gibiydi. Nitekim sahîh hadîste Allah Resûlü şöyle buyurmuştur: «Doğrusu biz ümmî bir ümmetiz; yazı yazmasını, hesap yapmasını bilmeyiz. » (Buharî/savm: 13- Müslim/siyam: 15- Ebû Dâvud/savm: 4- Nesâî/siyam: 17- Ahmed: 2/43, 52, 122, 129) «Şüphesiz ki ben, ümmî olan ümmete (peygamber olarak) gönderildim. » (Tirmizî/kur’ân: 9- Ahmed: 5/132)
3- Lûgatçilere göre, ümmîdir, yani anasına mensuptur; doğduğu gibi kalmış, fıtratı değişmemiştir.
4- Nuhasʹa göre, ümmîdir, «ümmuʹl-kura» sayılan Mekkeʹye mensuptur. (Fazla bilgi için bak: Kurtubî: 7/268- Lübabu’t-te’vîl: 2/136- Fethül- kadîr: 2/252)
Her dört yorumda da Resûlüllahʹın (A. S. ) Okur-yazar olmadığı ifade ediliyor ki bu, Ankebut sûresinde belirtilen şu beyâna uygun gelmektedir: «(Ey Peygamber! ) Sen bundan önce de bir kitaptan okur değildin ve elinle de yazı yazar değildin; öyle olsaydın bâtılı savunanlar şüpheye düşerlerdi. » (Ankebut sûresi: 48)
NEDEN ÜMMÎ?
Bu sorunun cevabı yukarıda meâlini yazdığımız Ankebut sûresi 48. âyetle verilmiş bulunuyor. O halde, ümmîlik, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in mu’cizelerinden biridir. İlim çevresinden uzak ve habersiz, mektep ve medreseden yoksun, Okur-yazar olmayan, hesap bilmeyen bir bölgede doğup büyüyen bir zatın, Kıyâmetʹe kadar ilme ışık tutan, akla yol gösteren, hukukî sistemin en mükemmelini koyan; fizik ve fizikötesinden en doğru haberi veren; Allahʹı kemal sıfatlarıyla tanıtan; insan ruhunun muhtaç olduğu gıdayı veren; Yaratan ile yaratılanlar arasındaki yolu işlek duruma getiren; iyi ahlâkın, medenice yaşamanın bütün yol ve yöntemlerini, kural ve adâbını öğreten, mükemmelin de ötesinde bir kitap yazması ve bu kitabın asırların geçmesiyle eskiyeceği yerde her geçen gün cilâlanma, tazeliğini koruma kudretini taşıması mümkün mü? Onbeş asra yakın bir zamandan beri, bütün gelişmelere, ilmî buluşlara, hukukî anlayışlara rağmen Kurʹân hâlâ ilmin, medeniyetin ve çağın önünde yürüyor ve yürümeye devam edecektir. Dünyaʹnın döndüğünü, Ay’ın Güneşʹten ışık alıp yansıttığını, Ay ve Güneşʹin birer hesap dahilinde hareket ettiklerini, herbirinin kendine has yörüngesinin bulunduğunu, kâinatın önce gaz halinde olduğunu, sonradan yoğunlaşıp bugünkü duruma geldiğini, göklerin ve yerin tek parça halinde iken bölündüğünü 1400 yıl önce haber veren bir insanın ancak peygamber olabileceği, getirdiği kitabın da ancak Allah katından inebileceği düşünülebilir. Aksini iddia ve isbat mümkün değildir.
ÜMMÎ PEYGAMBERİN BAZI ÖZELLİKLERİ
İlgili 157. âyetle Ümmî Peygamberʹin yedi kadar özelliğinden söz edilerek insanlığa nasıl bir rahmet getirdiği açıklanıyor:
1- Dine, akla, sağlam örfe ve insanlığın huzur ve güvenine uygun olanı emreder; ilme layık olduğu yeri verir.
2- Bunlara ters düşen, insanı Allahʹtan uzaklaştıran, fıtratındaki imân cevherini külleyen ve kardeşlik bağlarını kesen her şeyi yasaklar.
3- Ferdin, âile ve toplumun sağlığını korur; ruhlarını İlâhî füyuzatla gıdalandırır ve onlar için iyi, temiz, yararlı olan şeyleri helâl kılar.
4- Zararlı olan, sağlığı bozan, ruhu dejenere eden her türlü fenalığı haram kılar. İnsanın maddî ve mânevî yapısını olumsuz yönde törpüleyen murdar şeylerin kullanılmasına cevaz vermez.
5- Ümitsizlik, doymazlık, açgözlülük, ihtiras gibi kalbe ve vicdana devamlı yük olan düşünce ve duyguları terbiye edip fazîlete çevirir.
6- Ruhu, ondaki fıtratı (doğuştan mevcut olan Allah ve din duygusu) bağlayıp hareketsiz kılan madde ve şehvet zincirini koparır ve böylece her ikisini de hilkatin bağlı bulunduğu amaca yöneltir.
7- Ve gerçek kurtuluşun, asıl hürriyetin, getirdiği İlâhî nura uymakta olduğunu insan aklına ve düşüncesine yeterince malzeme vererek açıklar; Allahʹın varlığına ve kudretinin yüceliğine delâlet eden yüzlerce belgeyi gözler önüne sererken, her şeyi kâinat plânındaki yerine ve yaratılış hikmetine göre açıklar.
O bakımdan Allahʹa ve Peygamberine imân etme basiretini ortaya koyup, kendilerini küfrün, ruhu ve vicdanı boğucu, sıkıcı dehlizinden kurtaran mü’minlerden, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin yedi maddelik hizmetine karşılık dört şey beklenmekte ve öylece felâha erecekleri müjdelenmektedir:
a) Hz. Peygamber’e ve getirdiği şeylere gönülden inanmak,
b) Ona derin bir saygı duyup taʹzîmatın en duyarlısını göstermek,
c) İnsanlıktan yana attığı her adımında Ona yardımcı olmak, davasının başarıya erişmesinde gereken fedakârlığı esirgememek,
d) Beraberinde getirdiği Kurʹânʹa, yani Allahʹın nuruna uyup hayatı ona göre düzenlemek..
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, İsrâiloğullarıʹnın maddeyi ilâhlaştırıp Allah’a ortak koşmak suretiyle işledikleri büyük günahın bağışlanması için aralarından 70 kişinin duâ ve niyazda bulunmak üzere Tur dağına götürüldüğü konu edinildi. Sonra da Allahʹın geniş rahmetinin kendinde dört vasfı taşıyanlara yazılacağı haber verilerek Yahudi ve Hıristiyanların son olarak gönderilen Ümmî Peygamber Hz. Muhammedʹe (A. S. ) mutlaka uymalarının gereği belirtildi.
Aşağıdaki âyetle, o Ümmî Peygamber’in bütün insanlara gönderildiği, Allah’ın insanlara olan son mesajını teblîğ ettiği, doğru yolun ancak Muhammedʹin (A. S. ) gösterdiği yol olduğu açıklanıyor. Böylece bütün semavî dinlerin neshedildiğine, İslâmiyet ile son bulup hükümlerinin kaldırıldığına işârette bulunuluyor.