MEÂLİ:
156- Ey İmân edenler! yola çıkıp seyahatte ölen veya savaşlarda öldürülen kardeşleri için, «yanımızda olsalardı ne ölür, ne de öldürülürlerdi» diyen inkârcılar gibi olmayın ki, Allah bunu onların kalbinde hasret olarak bıraksın. Allah hem diriltir, hem öldürür. Allah yaptıklarınızı görüp bilendir.
157- Şanıma yemin olsun ki, eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, herhalde Allahʹtan mağfiret ve rahmet onların toplayıp biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.
158- Celâlim hakkı için, eğer ölür veya öldürülürseniz, şüphesiz ki, Allahʹın huzurunda bir araya getirilip toplanacaksınız.
İNİŞ SEBEBİ
İnkârcı münafıklardan Abdullah bin Ubey ve yandaşları, hem Uhud savaşına katılmadılar, hem de bu savaşta şehit düşen yakınları ve hemşehrilerine hayıflanarak, «Savaşa bizim gibi çıkmayıp Medine’de kalsalardı öldürülmezlerdi», şeklinde bozuk bir itikada dayalı mantık ölçüleriyle bazı sözler söylediler. Yukarıdaki âyet daha çok bu sebeple indi.
Diğer bir rivâyete göre:
Hüzeyl kabilesinden birkaç kişi Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize gelerek, «İçimizde İslâmiyete karşı istek ve eğilim var. Arkadaşlarından birkaç kişi gönder de bize İslâmiyeti öğretsinler», diye istekte bulundular. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz altı kişiyi görevlendirip gönderdi. Bunlar Raciʹ mevkiine vardıkları zaman Maune Kuyusu yanında pusuya düşürülerek gadre uğradılar. Üçü hemen orada öldürüldü. Diğer üçünün elleri bağlanarak Mekke müşriklerine götürülmek üzere yola çıkarıldı. Yolda biri kaçıp kurtulma imkânı elde ettikten sonra bunlarla savaşa karar verdi, ne yazık ki o da öldürüldü.
Münafıklar bunu istismar ederek, «gitmeselerdi öldürülmezlerdi», şeklinde bazı sözler sarfederek müʹminlerin inancını sarsmaya ve birtakım şüphelerin doğmasına çalıştılar. Bu nedenle yukarıdaki âyetler indi. (Kurtubî Tefsiri)
İLGİLİ HADÎSLER
«Kalem, olup olacak şeyleri yazıp bitirmiş ve böylece artık mürekkebi kurumuştur (yazılacak yeni bir şey kalmamıştır). » (Taberânî: İbn Abbas (R. A. )dan. (Sahihtir))
«Çalışınız, herkes, herşey yaratıldığı, takdir olunduğu şeye hazırlanıp sevk edilir. » (Taberânî: İbn Ömer (R. A. )dan)
«Allahʹın sizin fiiliniz ve halleriniz hakkındaki ilmi, sizin üzerinize gerilen gök ve sizi üstünde taşıyan yer gibidir. Gökten ve yerden (madde âleminden) nasıl çıkmanıza güç getiremezseniz, bunun gibi, Allah’ın ilminden de dışarı çıkamazsınız. Gökle yer sizi nasıl günahlara itmiyor, bu hususta zorlamıyorsa, Allahʹın ilmi de sizi günahlara itip zorlamıyor. » (Tabakatu’l-Mu’zetile / Kaadi Abdülcebbar)
ALLAH’IN İLMİ DEĞİŞMEZ, KAZASI YÖN DEĞİŞTİRMEZ
«Allah hem diriltir, hem öldürür. Allah yaptıklarınızı görüp bilendir. »
Allah’ın öncesizlikle vasıflanan ilmi değişmez. O, ezelde kendi ilmiyle her insanın irâde ve imkânları sınırları içinde ne yapacağını bilmiştir. Kalem bunları, yani olacak her şeyi yazmış ve artık silinmeye imkân kalmıyacak biçim ve anlamda mürekkebi kurumuştur. Artık ne yeniden yazılacak bir şey kalmış, ne de tesbit edilecek bir olay unutulmuştur. İlâhî ilim ezelden ebede kadar olmuş-olacak her şeyi kapsayıp kuşatmıştır. Yeniden kapsayacağı bir şey yoktur. İnsanın arzu ve irâdesi hangi şeyin, ya da olayın meydana çıkmasına yönelecekse Allah onu ezelde bilmiş ve bildiği için de ilmi ve takdiri onunla bağlantı kurmuştur. Bunun değişmesi söz konusu değildir. Çünkü öyle olacağı bilinmiş ve bilindiği gibi takdir edilmiştir. Her şey yaratıldığı, takdir olunduğu şeye hazırlanıp sevk olunur.
Resûlüllahʹın (A. S. ) Miʹrac gecesi «kalemlerin gıcırtı seslerini duydum» hadîsini, Şeyh Muhyittin (K. S. ) kendine has bir keşifle yorumlamıştır ki, ileride ona yer vereceğiz.
Bu mânayla Allah hem öldürür, hem diriltir. Neyi dirilteceği tamamen kendi ilim ve irâdesine bağlıdır. Neyi öldüreceği ezelde ilminin tesbitine dayalıdır.
Burada Allah’ın ilminin meydana gelecek olan şeyler üzerinde mutlak hâkim ve müessir olduğu düşünülmemelidir. Aksi halde cebir (zorlamaya) dönüşmüş olur. Çünkü onun insanların fiilleri ve halleri hakkındaki ilmi, gökle yer gibidir. Nasıl gökle yer bizi günahlara itmiyorsa, O’nun ilmi de bizi günahlara itmiyor. Ama O’nun ilminin dışına da çıkmamız mümkün değildir.
İNKÂR HASTALIĞI
İnkâr hastalığı ve bozgunculuk mikrobu yalnız yerleştiği kişiyi değil çevresini de kemirmeye başlar. Dün olduğu gibi bugün de, yarın da inkâr hastalığına yakalanan, içinde bozgunculuk mikrobu taşıyan kimseler -ki biz bunlara münafık diyoruz- sadece kendi hastalıklarıyla, mikroplarıyla başbaşa kalmamış, başkasını da aynı derde uğratmak için mikroplarını durmadan yaymaya çalışmışlardır. Bu neye benzer? Kuduz mikrobunu alan kimse belli süre içinde tedavi edilmezse, hem kendisi kudurup ölür, hem de kendisiyle temas kuran kimseler...
Gerçek bu olunca, hayatta arkadaş edinirken çok dikkatli olmak gerekir. İçinde nifak, bozgunculuk ve inkâr mikrobu taşıyanlar son derece tehlikelidirler. Bunlara arkadaş olarak yaklaşmamalıyız; bir doktor, bir mürşit, bir yol gösterici ve eğitici olarak temas kurmalıyız. Aksi halde aynı mikrobu almaktan kendimizi kurtaramayız. Allah’ın koruduğu müstesnâ.
Kur’ân bu konuda Medine inkârcı ve münafıklarının tutumunu örnek olarak sergiliyor ve bizi uyarıyor.
TASAVVUFÎ YÖNÜ
Âyet mü’minler için üç yüce derece sergilerken insan ruhunun en yüksek mânada gıdalandığı nimetleri sıralıyor. İlâhî feyiz pınarından susuzluğunu gidermek için önüne konulmuş basamaklardan nasıl çıkması, diğer bir deyimle yükselmesi gerekiyor? O, bunu kalblere kademeli biçimde işliyor. Şöyle ki:
1. İmân bütün amellerden önce gelir. Ona sâhip olmayan kimsenin yükselmesi, ilâhî füyuzata mazhar olması mümkün değildir. Karanlıktan kurtulmak için önce ışık gerek.
2. Allah yolunda ebedî mutluluğa erişebilmenin umut ve aşkını taşımak ve bu uğurda her şeyi fedâ etmeyi cana minnet bilmek.
3. Bu niyetle sonuca erişildiğinde günah ve kusurlardan paklanıp kurtulmak ve her makam ve derecede mutlaka Allahʹa muhtaç bulunduğumuzu idrâk etmek.
Mağfiret derecesini aşıp ruha ebediyen hayat veren rahmet kapısından içeri girebilmek için Allah’tan yardım ve inâyet beklemek. Çünkü O’nun yardım ve inâyeti, hidâyet ve nusratı tecelli etmediği takdirde ölü ruhların dirilmesi mümkün değildir. Bu mâna ile «Allah hem diriltir, hem öldürür. Allah yaptıklarınızı görüp bilendir. »
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle Uhud savaşının mü’minler üzerinde bıraktığı olumsuz tesirlere yer verildi; bunun sebebine dokunularak İlâhî sünnetin şaşmazlığına dikkatler çekildi. Münafıkların İslâmʹı içinden çökertmek için giriştikleri menfi propaganda ve şarlatanlıklarına atıf yapıldı; sonra da İlâhî kaza ve kaderin ölçü ve anlamına yer verilerek bu hususta sağlam bir akide temeline işâret edildi. Netice, kim ne yaparsa yapsın, nasıl düşünürse düşünsün dönüşlerin ancak Allah’a olacağı hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetle, Ashab-ı Kirâmdan bir kısmının yanlış tutum ve kararlarından dolayı Peygamberʹin (A. S. ) öfkelenmediği, bilâkis hoşgörüyle karşıladığı ve onlara karşı çok merhametli, yumuşak ve müşfik olduğu açıklanarak risaletin ana temalarından biri belirtiliyor.