MEÂLİ:
154- Sonra o üzüntü ve kederin ardından üzerinize bir güven, bir uyuklama indirdi de içinizden bir kısmını kendinden geçirircesine bürüdü. Bir kısmı da kendi derdine, can kaygısına düştüler; Allah hakkında haksız yere cahiliyyet devri zamanını beslediler ve «bu işten bize ne? » dediler. De ki: «Şüphesiz işin hepsi Allahʹındır. » İçlerinde sana açmadıkları bir şeyi gizliyorlar ve «bizim bu işte bir (görüş) hissemiz olsaydı burada öldürülmezdik» diye söyleniyorlardı. De ki: «Evlerinizde de olsaydınız yine de hakkında öldürülme yazılmış olanlar çıkar, katledilecekleri yere giderlerdi. Bu, Allah’ın göğüslerinizdekini yoklayıp denemek ve kalblerinizdekini ortaya çıkarıp (şüphe ve vesveseyi) temizlemesi içindi. Allah gönüllerde olanı hakkıyle bilir. »
155- İki ordunun karşılaştığı gün, içinizden arkasını çevirenlerin şeytan onların kazandıkları bazı şeylerden dolayı ayaklarını kaydırmak istedi. And olsun ki, Allah onları affetti. Çünkü Allah çok bağışlayandır, hilm sâhibidir, (cezayı çabuklaştırmaz, kullarına karşı şefkatli, merhametli ve sabırlıdır).
İLGİLİ HADÎSLER
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Uhud günü saldıran müşrikleri durdurmak için müʹminlere seslenerek: «Sizden bir yiğit yok mu bunlara karşı çıksın? » buyurduğunda, Ubeyd oğlu Talha (R. A. ): «Ben varım» diyerek sel gibi akan müşriklerin karşısına dikilmişti. (Beyhakî - İbn Kesîr)
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz yine o gün Sa’d bin Ebî Vakkas’a ok uzatarak şöyle diyordu: «At, ya Saʹd! Anam babam sana fedâ olsun.. » (İbn Kesîr: Sa’d bin Müseyyeb’den)
Yine o gün Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz:
«Düşmanı kim bizden geri çevirirse ona Cennet vardır ve o Cennette benim arkadaşımdır» buyuruyor ve durmadan dağılan mücahitleri toplamaya çalışıyordu. (Hammad bin Seleme: Enes bin Mâlik’den)
HER SIKINTIDAN SONRA BİR FERAHLIK VARDIR
«Sonra o üzüntü ve kederin ardından üzerinize bir güven, bir uyuklama (rahatlığı) indirdi. »
Dünyada imânın vereceği iç rahatlığına, âhirette Allah’ın Cennet ile sunacağı sonsuz huzur ve nîmetlere erişebilmek için çok çalışmak ve nice sıkıntı ve üzüntülere katlanmak, sınav anlamındaki engelleri aşmakʹ gerekir. Çünkü nîmete, külfet yolundan ulaşılır.
Dünyada imânın vereceği iç rahatlığına erişmeye yönelirken hayli sıkıntılı yollardan, üzücü olaylar süzgecinden geçmek için sabır, irâde, basiret ve güven ister. Kendini bu düzeye getiremiyenler dünyada iken cehennemi bir hayat yaşamış olurlar. Aynı zamanda böylesine aziz bir nîmete lâyık olmadıklarını ortaya koymuş sayılırlar.
Ama unutmamak gerekir ki, bu sıkıntılar, dikenli yollar hep böyle sürüp gitmez. Ara yerde ferahlatıcı günler vardır. Bu da zıtların birbirini izlemesini ifade eder. Rahat ettiğimiz günlerin değerini anlayabilmemiz için hayat böyle zikzaklı sürüp gider. Çünkü her şey daha çok karşıtıyla bilinir gelişebilir. Zaten biz insanlar zıtlar âleminde yaşamıyor muyuz? Gece gündüz, sıcak soğuk, acı tatlı, sert yumuşak v. b. hep bunu anlatmıyor mu? Böyle olmasaydı hayat ve hareket durur, kimin ne olduğu anlaşılmazdı. Bedir savasında fazla bir sıkıntı olmadı. Melekler imdada yetişti; mü’minler üstün geldi. Bu bir ferahlıktı. Gönülden inanmışlarla münafıkları ayırt edecek bir ölçü ve ortam değildi. Bu ferahlıktan sonra -İlâhî sünnet gereği- bir sıkıntının ortaya çıkması pek yakındı. Çok sürmedi Uhud savaşı patlak verdi; zıtların birbirini takip etmesiyle ilgili ilâhî kanunun hükmü yerine geldi. Bu kez mü’minler sıkıntıdan sıkıntıya, üzüntüden üzüntüye uğradılar. Emre uymanın ve elde edilen zaferin nasıl yüksek bir nîmet olduğunu anladılar. Böylece asıl ölçü ve mihenk ortaya konmuş oldu. Henüz imânın değerini ve sağlayacağı iç rahatlığının anlamını idrâk etmiyenler sıkıntının altında gizlenen hikmeti ve ötesindeki mutluluğu göremediler, bir anda karakterlerinin rengi ortaya çıkıverdi, her şeyi unutup can kaygısına düştüler ve «bu işten bize ne? » diyecek kadar aşağılık gösterdiler. Gerçek mü’minler ise, Allah’ın bu sıkıntılardan sonra bir güven ve uyuklama ile ferahlatıcı bir kapı açmasıyla rahat ve huzura kavuştular. Böylece zıtların birbirini izlemesiyle hem hayat ve hareket başladı, hem de ne olduğu anlaşıldı.
SAVAŞA İNANARAK KATILMAK ÖLMEK DEĞİL, YEPYENİ BİR HAYATTIR
«İçlerinde sana açmadıkları bir şeyi gizliyorlar ve «bizim bu işte bir (görüş) hissemiz olsaydı burada öldürülmezdik» diye söyleniyorlardı. »
Savaş gücünü, şuurunu ye inancını kaybeden bir topluluk, ya da millet nasıl yıkılmaya, esir olmaya mahkûmsa, aynı şuuru yitiren fertler de insanlıklarını silik hale getirmiş, ruhlarını öldürmüşlerdir. İnanarak savaşmasını bilen ve beceren bir millet köhneleşmiş kafaları, paslanmış ruhları temizler; pısırıklaşmış kuşaklara cesaret ve aksiyon verir; kendini gudde ifrazatının esiri yapanları, millî ve mânevî değerlere sırt çeviren parazitleri yola getirir; yeni bir hayata daha zinde başlamayı gerçekleştirir. Ölürüm, öldürülürüm endişesiyle savaştan kaçanlar, ecelden kaçıp kurtulamıyacakları gibi yaşıyan ölüler sayılırlar. İstemiyerek savaşa katılan kişilerin çoğunun savaş sonrası dengesinin bozulduğunu, bir kısmının cinnet getirdiğini görüyoruz. Nedeni ortada, inançsızlık, ecelin değişmiyeceğini bilmemezliktir.
Yüzbin kişilik bir ordu arasına dalan ve Bizans ordusunun başkumandanıyla görüşen Hâlid bin Velidʹin, Peygambere dil uzatıldığı için kılıcını çekip başkumandanı öldürmek istemesi, şüphesiz ki güçlü bir imânın, ölümden hiç de korkmamanın ürünüdür.
Kur’ân bu hikmeti şöyle açıklar:
«Evlerinizde de olsaydınız yine de hakkında öldürülme yazılmış olanlar çıkar, katledilecekleri yere giderlerdi. »
TARİHÎ YÖNÜ
Beyhakî «Delâil-i Nübuvve» adlı kıymetli eserinde Uhud savaşının Kur’ân’da konumuzla ilgili âyetle belirtilen bölümünü, Hz. Câbir’in (R. A. ) şöyle açıkladığını nakletmektedir:
«Uhud günü İslâm mücahitleri dağılıp perişan oldu. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin etrafında 13 veya 12 kişi kalmıştı. Ubeydullah oğlu Talha ise dağa doğru tırmanıyordu. Müşrikler hınçlarını almak ve Peygamberi öldürmek için bu 13 kişinin üzerine yürüdüler. Resûlüllâh: «Bunları durduracak bir kimse yok mu? » diye seslendi. Hz. Talha «Ben varım», dedi. Resûlüllâh ona: «Sen yine olduğun gibisin», yani savaşın şiddeti seni değiştirmedi, buyurdu. Sonra Ansardan bir adam «Ben de varım ya Resûlellah! » dedi ve düşmanı karşıladı. Resûlüllâh da yanındaki birkaç kişiyle savaş stratejisini yeniden düzenlemek için dağa doğru çekildi. Çok geçmeden müşrikler yine hücuma geçtiler. Anlaşılan o adam şehid edilmişti. Peygamber (A. S. ) yine: «Bunların karşısına çıkan bir kimse yokmu? » diye seslendi. Hz. Talha: «Ben varım», diye cevap verdi. Peygamber de (A. S. ) «Sen yine olduğun gibisin», buyurdu. Sonra Ansardan bir başkası çıktı, o da şehit edildi, derken sırasıyla o 13 kişi bir bir şehit edile edile Resûlüllahʹın yanında yalnız Hz. Talha kaldı. Müşrikler bu kez ikisini çevirdi. Resûlüllâh (A. S. ) «Bunları durduracak bîr kimse yok mu? » diye seslendi; yine Hz. Talha «Ben varım», dedi ve çetin bir vuruşma örneği ortaya koydu. Parmak uçları yaralandı ve acının tesiriyle inledi. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) ona: «Ya Talha! eğer Allahʹın ismini ansaydın, melekler seni göğe doğru yükseltirdi de boşlukta kayboluncaya kadar insanlar sana durup bakardı», buyurdu.
Sonra Resûlüllâh (A. S. ) dağılan mücahitleri toplamaya muvaffak oldu ve düşman saldırısını durdurdu. İmân gücü yeniden kendine gelince müşrikler geri çekilmek zorunda kaldı. Savaş bir anda şiddetini kaybetti. Allah Resûlünün yenilmiyen imânı bir kez daha İlâhî inâyete mazhar oldu. Bu sırada mü’minlerin iç rahatlığına erişmesi, savaşın verdiği yılgınlıktan kurtulması için Allah onlara bir uyuklama verdi. Ebu Talha (R. A. ) diyor ki: Kalkanımızı başımızın üstünde siper edinip beklerken uyuklamaya başladık, o kadar ki birkaç defa kılıç elimden yere düştü. Hz. Zübeyr (R. A. ) da diyor ki: Aramızda hiç kimse yok ki o anda uyuklayıp çenesi göğsünün üstüne düşmüş olmasın. Ancak münafıklar uyuklamadı.
Şüphesiz ki, bu anlardaki uyuklama güven ve cesaret belirtisi, uyuklamamak ise inançsızlık ve korku alâmeti olarak kabul edilmiştir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle ecel ve emrin İlâhî sünnete bağlı bulunduğu belirtildi. Ölümden korkmanın bir yarar sağlamıyacağına dikkatler çekilerek bu konuda sağlam bir itikat ölçüsü verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, bu ölçüye ancak inkârcıların aldırış etmediğine değiniliyor. Allahʹa ve O’nun çizdiği ecel kaderine inanmıyanların, seyahatte veya savaşta ölenler için derin bir hasret içinde yanıp tutuştukları anlatılıyor. İlâhî mağfiret ve rahmetin kimlere ineceğine atıflar yapılıyor.