Al-i İmran Suresi 154-155. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاسًا يَغْشٰى طَائِفَةً مِنْكُمْ وَطَائِفَةٌ قَدْ اَهَمَّتْهُمْ اَنْفُسُهُمْ يَظُنُّونَ بِاللّٰهِ غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِ يَقُولُونَ هَلْ لَنَا مِنَ الْاَمْرِ مِنْ شَيْءٍ قُلْ اِنَّ الْاَمْرَ كُلَّهُ لِلّٰهِ يُخْفُونَ فِي اَنْفُسِهِمْ مَا لَا يُبْدُونَ لَكَ يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الْاَمْرِ شَيْءٌ مَا قُتِلْنَا هٰهُنَا قُلْ لَوْ كُنْتُمْ فِي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذِينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ اِلٰى مَضَاجِعِهِمْ وَلِيَبْتَلِيَ اللّٰهُ مَا فِي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحِّصَ مَا فِي قُلُوبِكُمْ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ اِنَّ الَّذِينَ تَوَلَّوْا مِنْكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ اِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُوا وَلَقَدْ عَفَا اللّٰهُ عَنْهُمْ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ حَلِيمٌ

154.

Sonra o kederin ardından (Allah) üzerinize içinizden bir kısmını örtüp bürüyen bir güven, bir uyku indirdi. Bir kısmınız da kendi canlarının kaygısına düşmüştü. Allah'a karşı cahiliye zannı gibi gerçek dışı zanda bulunuyorlar; "Bu işte bizim hiçbir dahlimiz yok" diyorlardı. De ki: "Bütün iş, Allah'ındır." Onlar sana açıklayamadıklarını içlerinde saklıyorlar ve diyorlar ki: "Bu konuda bizim elimizde bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik." De ki: "Evlerinizde dahi olsaydınız, üzerlerine öldürülmesi yazılmış bulunanlar mutlaka yatacakları (öldürülecekleri) yerlere çıkıp gideceklerdi. Allah, bunu göğüslerinizdekini denemek, kalplerinizdekini arındırmak için yaptı. Allah, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) bilir."

Diyanet İşleri

155.

İki topluluğun karşılaştığı gün, içinizden yüz çevirip kaçanları, şeytan ancak yaptıkları bazı hatalardan dolayı yoldan kaydırmak istemişti. Ama yine de Allah onları affetti. Kuşkusuz Allah çok bağışlayandır, halimdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir).

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

154- Sonra o üzüntü ve kederin ardından üzerinize bir güven, bir uyuklama indirdi de içinizden bir kısmını kendinden geçirircesine bürüdü. Bir kısmı da kendi derdine, can kaygısına düştüler; Allah hakkında hak­sız yere cahiliyyet devri zamanını beslediler ve «bu işten bize ne? » dediler. De ki: «Şüphesiz işin hepsi Allahʹındır. » İçlerinde sana açmadıkları bir şeyi gizliyorlar ve «bizim bu işte bir (görüş) hissemiz olsaydı burada öldürülmezdik» diye söyleniyorlardı. De ki: «Evlerinizde de olsaydınız yine de hakkında öldürülme yazılmış olanlar çıkar, katledilecekleri yere gider­lerdi. Bu, Allah’ın göğüslerinizdekini yoklayıp denemek ve kalblerinizdekini ortaya çıkarıp (şüphe ve vesveseyi) temizlemesi içindi. Allah gönül­lerde olanı hakkıyle bilir. »

155- İki ordunun karşılaştığı gün, içinizden arkasını çevirenlerin şey­tan onların kazandıkları bazı şeylerden dolayı ayaklarını kaydırmak iste­di. And olsun ki, Allah onları affetti. Çünkü Allah çok bağışlayandır, hilm sâhibidir, (cezayı çabuklaştırmaz, kullarına karşı şefkatli, merhametli ve sabırlıdır).

İLGİLİ HADÎSLER

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Uhud günü saldıran müşrikleri durdurmak için müʹminlere seslenerek: «Sizden bir yiğit yok mu bunlara karşı çık­sın? » buyurduğunda, Ubeyd oğlu Talha (R. A. ): «Ben varım» diyerek sel gibi akan müşriklerin karşısına dikilmişti. (Beyhakî - İbn Kesîr)

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz yine o gün Sa’d bin Ebî Vakkas’a ok uza­tarak şöyle diyordu: «At, ya Saʹd! Anam babam sana fedâ olsun.. » (İbn Kesîr: Sa’d bin Müseyyeb’den)

Yine o gün Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz:

«Düşmanı kim bizden geri çevirirse ona Cennet vardır ve o Cennette benim arkadaşımdır» buyuruyor ve durmadan dağılan mücahitleri topla­maya çalışıyordu. (Hammad bin Seleme: Enes bin Mâlik’den)

HER SIKINTIDAN SONRA BİR FERAHLIK VARDIR

«Sonra o üzüntü ve ke­derin ardından üzerinize bir güven, bir uyuklama (rahatlığı) indirdi. »

Dünyada imânın vereceği iç rahatlığına, âhirette Allah’ın Cennet ile sunacağı sonsuz huzur ve nîmetlere erişebilmek için çok çalışmak ve ni­ce sıkıntı ve üzüntülere katlanmak, sınav anlamındaki engelleri aşmakʹ gerekir. Çünkü nîmete, külfet yolundan ulaşılır.

Dünyada imânın vereceği iç rahatlığına erişmeye yönelirken hayli sıkıntılı yollardan, üzücü olaylar süzgecinden geçmek için sabır, irâde, ba­siret ve güven ister. Kendini bu düzeye getiremiyenler dünyada iken ce­hennemi bir hayat yaşamış olurlar. Aynı zamanda böylesine aziz bir nî­mete lâyık olmadıklarını ortaya koymuş sayılırlar.

Ama unutmamak gerekir ki, bu sıkıntılar, dikenli yollar hep böyle sü­rüp gitmez. Ara yerde ferahlatıcı günler vardır. Bu da zıtların birbirini iz­lemesini ifade eder. Rahat ettiğimiz günlerin değerini anlayabilmemiz için hayat böyle zikzaklı sürüp gider. Çünkü her şey daha çok karşıtıyla bilinir gelişebilir. Zaten biz insanlar zıtlar âleminde yaşamıyor muyuz? Gece gündüz, sıcak soğuk, acı tatlı, sert yumuşak v. b. hep bunu anlatmıyor mu? Böyle olmasaydı hayat ve hareket durur, kimin ne olduğu anlaşılmazdı. Bedir savasında fazla bir sıkıntı olmadı. Melekler imdada yetişti; mü’minler üstün geldi. Bu bir ferahlıktı. Gönülden inanmışlarla münafıkları ayırt edecek bir ölçü ve ortam değildi. Bu ferahlıktan sonra -İlâhî sünnet ge­reği- bir sıkıntının ortaya çıkması pek yakındı. Çok sürmedi Uhud savaşı patlak verdi; zıtların birbirini takip etmesiyle ilgili ilâhî kanunun hükmü yerine geldi. Bu kez mü’minler sıkıntıdan sıkıntıya, üzüntüden üzüntüye uğradılar. Emre uymanın ve elde edilen zaferin nasıl yüksek bir nîmet ol­duğunu anladılar. Böylece asıl ölçü ve mihenk ortaya konmuş oldu. He­nüz imânın değerini ve sağlayacağı iç rahatlığının anlamını idrâk etmiyen­ler sıkıntının altında gizlenen hikmeti ve ötesindeki mutluluğu göremedi­ler, bir anda karakterlerinin rengi ortaya çıkıverdi, her şeyi unutup can kaygısına düştüler ve «bu işten bize ne? » diyecek kadar aşağılık göster­diler. Gerçek mü’minler ise, Allah’ın bu sıkıntılardan sonra bir güven ve uyuklama ile ferahlatıcı bir kapı açmasıyla rahat ve huzura kavuştular. Böylece zıtların birbirini izlemesiyle hem hayat ve hareket başladı, hem de ne olduğu anlaşıldı.

SAVAŞA İNANARAK KATILMAK ÖLMEK DEĞİL, YEPYENİ BİR HAYATTIR

«İçlerinde sana açmadıkları bir şeyi gizliyorlar ve «bizim bu işte bir (görüş) hissemiz olsaydı burada öldürülmezdik» diye söyleniyorlardı. »

Savaş gücünü, şuurunu ye inancını kaybeden bir topluluk, ya da mil­let nasıl yıkılmaya, esir olmaya mahkûmsa, aynı şuuru yitiren fertler de insanlıklarını silik hale getirmiş, ruhlarını öldürmüşlerdir. İnanarak savaş­masını bilen ve beceren bir millet köhneleşmiş kafaları, paslanmış ruh­ları temizler; pısırıklaşmış kuşaklara cesaret ve aksiyon verir; kendini gud­de ifrazatının esiri yapanları, millî ve mânevî değerlere sırt çeviren para­zitleri yola getirir; yeni bir hayata daha zinde başlamayı gerçekleştirir. Ölürüm, öldürülürüm endişesiyle savaştan kaçanlar, ecelden kaçıp kurtulamıyacakları gibi yaşıyan ölüler sayılırlar. İstemiyerek savaşa katılan ki­şilerin çoğunun savaş sonrası dengesinin bozulduğunu, bir kısmının cin­net getirdiğini görüyoruz. Nedeni ortada, inançsızlık, ecelin değişmiyeceğini bilmemezliktir.

Yüzbin kişilik bir ordu arasına dalan ve Bizans ordusunun başkuman­danıyla görüşen Hâlid bin Velidʹin, Peygambere dil uzatıldığı için kılıcını çekip başkumandanı öldürmek istemesi, şüphesiz ki güçlü bir imânın, ölümden hiç de korkmamanın ürünüdür.

Kur’ân bu hikmeti şöyle açıklar:

«Evlerinizde de olsaydınız yine de hakkında öldürülme yazılmış olan­lar çıkar, katledilecekleri yere giderlerdi. »

TARİHÎ YÖNÜ

Beyhakî «Delâil-i Nübuvve» adlı kıymetli eserinde Uhud savaşının Kur’ân’da konumuzla ilgili âyetle belirtilen bölümünü, Hz. Câbir’in (R. A. ) şöyle açıkladığını nakletmektedir:

«Uhud günü İslâm mücahitleri dağılıp perişan oldu. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin etrafında 13 veya 12 kişi kalmıştı. Ubeydullah oğlu Talha ise dağa doğru tırmanıyordu. Müşrikler hınçlarını almak ve Peygamberi öl­dürmek için bu 13 kişinin üzerine yürüdüler. Resûlüllâh: «Bunları durdu­racak bir kimse yok mu? » diye seslendi. Hz. Talha «Ben varım», dedi. Re­sûlüllâh ona: «Sen yine olduğun gibisin», yani savaşın şiddeti seni değiş­tirmedi, buyurdu. Sonra Ansardan bir adam «Ben de varım ya Resûlel­lah! » dedi ve düşmanı karşıladı. Resûlüllâh da yanındaki birkaç kişiyle sa­vaş stratejisini yeniden düzenlemek için dağa doğru çekildi. Çok geçme­den müşrikler yine hücuma geçtiler. Anlaşılan o adam şehid edilmişti. Peygamber (A. S. ) yine: «Bunların karşısına çıkan bir kimse yokmu? » diye seslendi. Hz. Talha: «Ben varım», diye cevap verdi. Peygamber de (A. S. ) «Sen yine olduğun gibisin», buyurdu. Sonra Ansardan bir başkası çıktı, o da şehit edildi, derken sırasıyla o 13 kişi bir bir şehit edile edile Resûlül­lahʹın yanında yalnız Hz. Talha kaldı. Müşrikler bu kez ikisini çevirdi. Re­sûlüllâh (A. S. ) «Bunları durduracak bîr kimse yok mu? » diye seslendi; yine Hz. Talha «Ben varım», dedi ve çetin bir vuruşma örneği ortaya koy­du. Parmak uçları yaralandı ve acının tesiriyle inledi. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) ona: «Ya Talha! eğer Allahʹın ismini ansaydın, melekler seni göğe doğru yükseltirdi de boşlukta kayboluncaya kadar insanlar sa­na durup bakardı», buyurdu.

Sonra Resûlüllâh (A. S. ) dağılan mücahitleri toplamaya muvaffak ol­du ve düşman saldırısını durdurdu. İmân gücü yeniden kendine gelince müşrikler geri çekilmek zorunda kaldı. Savaş bir anda şiddetini kaybetti. Allah Resûlünün yenilmiyen imânı bir kez daha İlâhî inâyete mazhar oldu. Bu sırada mü’minlerin iç rahatlığına erişmesi, savaşın verdiği yılgınlıktan kurtulması için Allah onlara bir uyuklama verdi. Ebu Talha (R. A. ) diyor ki: Kalkanımızı başımızın üstünde siper edinip beklerken uyuklamaya başla­dık, o kadar ki birkaç defa kılıç elimden yere düştü. Hz. Zübeyr (R. A. ) da diyor ki: Aramızda hiç kimse yok ki o anda uyuklayıp çenesi göğsünün üstüne düşmüş olmasın. Ancak münafıklar uyuklamadı.

Şüphesiz ki, bu anlardaki uyuklama güven ve cesaret belirtisi, uyuk­lamamak ise inançsızlık ve korku alâmeti olarak kabul edilmiştir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıda geçen âyetlerle ecel ve emrin İlâhî sünnete bağlı bulundu­ğu belirtildi. Ölümden korkmanın bir yarar sağlamıyacağına dikkatler çe­kilerek bu konuda sağlam bir itikat ölçüsü verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, bu ölçüye ancak inkârcıların aldırış etmediğine değiniliyor. Allahʹa ve O’nun çizdiği ecel kaderine inanmıyanların, seya­hatte veya savaşta ölenler için derin bir hasret içinde yanıp tutuştukları anlatılıyor. İlâhî mağfiret ve rahmetin kimlere ineceğine atıflar yapılıyor.