Şura Suresi 13-15. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا وَصّٰى بِهِ نُوحًا وَالَّذِي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهِ اِبْرٰهِيمَ وَمُوسٰى وَعِيسٰٓى اَنْ اَقِيمُوا الدِّينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ مَا تَدْعُوهُمْ اِلَيْهِ اَللّٰهُ يَجْتَبِي اِلَيْهِ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي اِلَيْهِ مَنْ يُنِيبُ وَمَا تَفَرَّقُوا اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَاِنَّ الَّذِينَ اُو۫رِثُوا الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ فَلِذٰلِكَ فَادْعُ وَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْ وَقُلْ اٰمَنْتُ بِمَا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنْ كِتَابٍ وَاُمِرْتُ لِاَعْدِلَ بَيْنَكُمْ اَللّٰهُ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْ لَنَا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْ لَا حُجَّةَ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اَللّٰهُ يَجْمَعُ بَيْنَنَا وَاِلَيْهِ الْمَصِيرُ

15.

"Dini dosdoğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin!" diye Nuh'a emrettiğini, sana vahyettiğini, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya emrettiğini size de din kıldı. Fakat senin kendilerini çağırdığın şey (İslam dini), Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allah, ona dilediğini seçer. İçtenlikle kendine yönelenleri de ona ulaştırır.

Diyanet İşleri

14.

Onlar, kendilerine bilgi geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer (azabın) belli bir süreye kadar (ertelenmesi ile ilgili olarak) Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi. Onlardan sonra Kitab'a mirasçı kılınanlar da, onun hakkında derin bir şüphe içindedirler.

15.

(Ey Muhammed!) Bundan dolayı sen çağrıya devam et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heva ve heveslerine uyma ve şöyle de: "Ben, Allah'ın indirdiği her kitaba inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah, hepimizi bir araya toplayacaktır. Dönüş de ancak O'nadır."

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

13- O, Nûhʹa vasiyyet ettiği şeyleri, sana vahyettiklerimizi, İbrâhimʹe, Musaʹya ve İsa’ya vasiyyet ettiklerimizi size şeriât yaptı da «dini dosdoğru ayakta tutun, onda ayrılığa düşmeyin! » (buyurdu). Allahʹa ortak koşanlara, kendilerini dâvet ettiğin şey çok ağır gelmektedir. Allah dilediğini ona (o çağrıya veya kendine) seçer ve kendine yönelip gönül vereni doğru yola eriştirir.

14- Onlar ancak kendilerine (Allah, Kitap, Peygamber ve Âhiret’le il­gili) bilgi geldikten sonra -sırf aralarındaki kin ve ihtiras yüzünden- tefri­kaya düştüler. Eğer Rabbından belirlenmiş vakte kadar verilmiş bir söz geçmeseydi, elbette aralarında hükmedilerek iş bitirilmiş olurdu. Onlardan sonra Kitabʹa vâris kılınanlar da kitaptan yana tam bir şüphe içindedirler.

15- İşte (ey Peygamber! ) Bunun için çağrına devam et, emredildiğin gibi dosdoğru ol; onların heveslerine uyma ve de ki: «Allah’ın indirdiği her kitaba imân ettim ve ben aranızda adâleti yerine getirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size aittir. Aramızda sürtüşme, tartışma ve iddialaşma diye bir şey yoktur. Allah bizi biraraya getirip toplar ve dönüş de ancak Oʹnadır.. »

İLGİLİ HADÎS

«Biz peygamberler topluluğu, baba bir kardeşleriz; dinimiz(in esası) birdir. » (Buhari/enbiyâ: 48- Müslim/fezâil: 143, 144- Ebû Dâvud/sünnet: 13- Ahmed: 2/406, 437, 463, 541)

DİNÎ ESASLARIN ÇOĞU NUH (A. S. ) İLE BAŞLAR

«O Nuh’a vasiyyet ettiği şeyleri, sa­na vahyettiklerimizi; İbrahimʹe, Musaʹya ve İsaʹya vasiyyet ettiklerimizi si­ze şeriat yaptı da «dini dosdoğru ayakta tutun, onda ayrılığa düşmeyin! » (buyurdu). »

İlk insan Adem (A. S. ) ilk peygamber olarak sahneye çıkmış bulunu­yordu. Dinin bütün esasları ona farz kılınmıştı; haramların o gün mevcut olanı ona açıklanmıştı. Çünkü henüz ne içki ve uyuşturucu madde vardı, ne de zinâ ve hırsızlık biliniyordu. Ona sadece günlük hayatını düzene koyacak, sünnetullah doğrultusunda aile yuvası kurup çocuklarını yetiştirecek ve ge­çimini sağlayacak kadar yollar ve yöntemler gösterilmişti. Şeriâtı değişikti; yani fer’î meselelerde ayrı hükümler verilmişti. Meselâ o dönemde neslin ço­ğalması, âilenin genişleyip gelişmesi için ayrı batında doğan kardeşlerin birbiriyle evlenmesi meşru kılınmıştı.

Nesil çoğalıp âile hayatı yaygınlaşınca bu gibi hükümler kaldırılmıştır. Ancak hangi peygamber zamanında kaldırıldığını kesin bilemiyoruz. İmam Kurtubî 14. âyeti tefsîr ederken, Nuh (A. S. ) zamanında kaldırıldığını ve dinî esaslar çerçevesinde hükümlerin Onun zamanında konulduğunu kaydet­miştir.

Dinî esasların tamamının Nuh (A. S. ) zamanında konulduğu doğrudur. Çünkü âyetin açık delâleti bu konuya ışık tutmaktadır. Ama diğer fer’î me­selelerle ilgili hükümlerin Onun zamanında kaldırıldığı ise, bir tahminden öteye geçmemektedir. Zira Adem (A. S. ) ile Nuh (A. S. ) arasında uzun bir dönem geçmiş; birçok peygamberler gönderilmiş ve nesil de çoğalıp kar­deşlerle değil, yakın-uzak hısımlarla evlenme imkânları doğmuştur.

ŞERİAT BURADA GENEL ESASLAR VE AÇIK GENİŞ YOL DEMEKTİR

Kur’ân belli bir dönemden sonra bütün peygamberlere emredilen dinî esasların Nuh’a, İbrahimʹe, Musaʹya ve İsa’ya (salât-ü selâm hepsine olsun) emredildiğini belirterek kendilerine kitap ve sahife indirilen mursellerin bü­yüklerini misâl vermektedir.

Bu peygamberlere emredilen dinî esasları ve açık geniş yolu iki mad­dede özetlemek mümkündür. Şöyle ki:

1- Dini dosdoğru ayakta tutmak,

2- Dinî esaslarda ayrılığa düşmemek..

Birinci madde, dini, hayat nizamı olarak takdim etmektir. Zira din, in­san hayatıyla içiçedir ve onun günlük hayatının her safhasıyla alâkadardır.

İkinci madde ile, dinin bölünmeye, başka sistemlere uydurulmaya, ta­vize, kişisel çıkarlara hiç tahammülü olmadığı açıklanmaktadır.

İşte Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına, âhirete ve ka­dere imân ile farz ibâdetler; helâl ve haramla ilgili hükümler ve dünya ile âhiret düzenini korumakla ilgili buyruklar bu iki emrin kapsamına girmek­tedir.

Âyette geçen «vassa» fiili, bilindiği gibi, «tavsiye» kökünden türetil­miştir. «Tavsiye», burada öğütle emretmektir. Nitekim Kur’ân’ın uyguladığı metotlardan biri de budur. Osmanlıca’da olduğu gibi, «sipariş ve deruhte etmek» manasına alındığı takdirde, çok hatalı sonuç ortaya çıkar. O halde Kur’ân ve hadîste geçen «tavsiye» sözü, bulunduğu yerin siyak ve sibakına göre mana alır. Her yerde aynı manaya delâlet etmez. Meselâ mîras bah­sinde, «evsâ-yûsî» fiillerinin aynı kökten gelmelerine rağmen, ölmek üzere bulunan kimsenin bazı şeyleri vasiyet etmesi anlamına geldiği bilinmek­tedir.

Hadîs-i Şerifte de açıklandığı gibi, bütün peygamberler dinî esaslarda birleşirler. Şeriatlerde ise ayrılırlar. Çünkü şeriâtler, peygamberlerin bulun­dukları çağın sosyal, ekonomik ve aile durumuna göre hüküm ve tavsiyeleri kapsamıştır.

Esasta ise, hiçbir ayrılık, başkalık olmadığını, ama şeriâtlerin ayrı ayrı olduğunu açıklayan âyetler vardır. (Bilgi için bak: Ahzâb Sûresi: 7, Enbiya Sûresi: 25, Mâide Sûresi: 48. âyetlerin tefsiri)

TEVHÎD ESASI, İNKÂRCI MADDECİYE AĞIR GELİR

«Allahʹa ortak koşanlara, ken­dilerini dâvet ettiğin şey çok ağır gelmektedir.. »

«Müşrik», Allah’a ortak koşan anlamına gelen bir sıfattır. Daha çok putperest Araplar hakkında kullanılmıştır. Zira onlar putlarını kendileriyle Allah arasında tek vasıta ve tek şefaâtçi olarak görüyor, birçok konular­da onları Allah’a ortak ve yardımcı olarak biliyor ve inanıyorlardı.

Bununla beraber birçok inkârcı sapıklar hakkında kullanılabilir. Çünkü materyalist maddeyi, Hıristiyan İsâʹyı (A. S. ) ve Meryem’i; Yahudiler parayı ilâh edinip Allahʹa ortak koşacak kadar bu hususta ileri gitmektedirler.

Tevhîd esasları neden müşriklere ağır gelir? Zira «şirk»te, nefse ser­besti tanıma söz konusudur. İlâhlaştırılan canlı-cansız eşya, nefsin önüne engel koymamakta, sınırsız hürriyete kapı açıp insanları bir bakıma başı­boş bırakmaktadır, yani onları birtakım mânevî müeyyidelerle çerçeve içine almamakta, arzularının önüne sed koymamaktadır. Tevhîd esası ise, iç disiplini, nefis terbiyesi sağlar; hayatın her bölümünü meşru sınırlar içine alır ve böylece her zaman düzenli, dengeli bir hayat nizamı emreder.

Artık kimin ruhundaki «fıtrat cevheri» veya «fıtrat mayası» hidâyete yat­kın, tevhide uygun bir gelişme sağlarsa, Allah ona hidâyet kapısını açıp hak din ile şereflendirir.

KİTAP EHLİ’NİN SON DİNE KARŞI ÇIKMASI

«Onlar ancak kendilerine (Allah, kitap, peygamber ve âhiretle ilgili) bilgi geldikten sonra -sırf ara­larındaki kin ve ihtiras yüzünden- tefrikaya düştüler.. »

Son Peygamber Hz. Muhammed (A. S. ) gönderilmeden önce Yahudiler de, Hıristiyanlar da gelecek olan «Hakikat nurunu» sabırsızlıkla bekliyor­lardı. Bununla beraber Yahudiler İsa’yı (A. S. ) Kurtarıcı Mesîh ve İsrâil oğul­ları’na gönderilen bir peygamber kabul etmiyorlardı. Aralarındaki tek ortak bağ, son peygamberin geleceğini bilmeleri ve Onu sabırsızlıkla bekleme­leri idi.

Son Peygamber Hz. Muhammed (A. S. ) gönderilince, Onun Araplardan seçilmesi hoşlarına gitmedi. Çünkü Yahudiler onun Harun Peygamberʹin soyundan geleceğini sanıyorlardı. Hıristiyanlar ise, İsa’nın (A. S. ) dünya için tek kurtarıcı olduğunu ve Allah’ın biricik oğlu bulunduğunu iddia edip baş­ka bir peygamberin gelip de İsaʹnın dinini yürürlükten kaldırmıyacağını dü­şünüyorlardı. Böylece dinî taassup onların akıl ve idrâkini, insaf ve vicda­nını işlemez hale soktu. Düne kadar kendi dinlerine dosdoğru sahip çık­mayan ve onun birçok hükümlerini kendi arzuları doğrultusunda değiştiren Kitap Ehli, İslâm’a karşı çıkmayı, kendi dinlerini savunup korumayı bir ve­cîbe saydılar.

Böylece Allah’ın varlığı ve birliği; kitap ve peygamberi; âhiret ve hesa­bı hakkında semavî bilgi iyice sarsıntı geçirdi ve Kitap Ehli 180 derecelik dönüş yapıp, hakka karşı aşırı hasım kesildiler. Eğer ilâhî takdîr plânını de­ğiştirmek âdet-i ilâhiyyeden olsaydı, elbette aralarında hemen hükmedip haklı ile haksızı belirler ve işi bitirmiş olurdu. Ama takdîr plânı değişmez; ezelden ebede kadar kusursuz şekilde sürüp gider.

Kitap Ehli’nin kin ve taassubu, dinî esasları bozup değiştirdi. Kendile­rinden sonraki nesle bozuk bir itikad; tahrife uğramış kitap bıraktılar. O yüzden sonraki nesilleri Tevrat ve İncil hakkında şüpheye düştüler. Hz. Muhammed (A. S. ) ile alâkalı haber ve müjdelerin Ona işâret olup olma­dığında farklı görüşler ortaya koydular. (Bilgi için bak: Beyyine Sûresi: 1-5. âyetlerin tefsiri) Zira Bernaba İncil’i dışında ka­lan mevcut İnciller’de ve Tevrat’ta son peygamber Hz. Muhammed’e (A. S. ) açık şekilde delâlet eden âyet ve belgeler yer yer değiştirilmiş ve tahrif edilmiş bulunuyordu.

Bu tarz farklı görüşler ve aşırı taassup kılıfına sokulmuş duygu ve dü­şünceler günümüze kadar sürüp gelmiş; kanaatimce manaca tahrife uğra­mayan Bernaba İncil’i ise kilise tarafından reddedilip uydurma olduğu iddia edilmiştir. Oysa bu İncil’de son din ve son peygamber hakkında en az yir­mi yerde çok açık ve net beyânlar bulunmaktadır. Diğer bölümleri de Kur’­ân ile uyum halinde olup İlâhî kaynaktan indirilme olduğunu bütün açıklık ve berraklığıyla göstermektedir.

Cenâb-ı Hak, Kitap Ehli’nin bu yanlış ve tehlikeli tutumunu ve kuşak­tan kuşağa aktarılmak sûretiyle semavî dinlerin aslından nasıl uzaklaştırıl­dığını belirterek şu bilgiyi vermektedir: «Onlardan sonra kitaba vâris kılı­nanlar da kitaptan yana tam bir şüphe içindedirler. »

EMREDİLDİĞİN GİBİ DOSDOĞRU OL!

«İşte (ey Peygamber! ) bunun için çağrına devam et, emredildiğin gibi dosdoğru ol; onların heves­lerine uyma.. »

Müşriklerle Kitap Ehli’nin kin ve ihtirası, inkâr ve inadı çözümü zor bir noktaya gelince, Müslümanlara, onları kendi taassuplarıyla başbaşa bırakıp insanları son dinin açtığı kurtuluş ve mutluluk yoluna dâvet etmek düşer. Ancak bu dâvetin bazı şartları vardır ki, her mürşidin ve teblîğcinin dikkat etmesi gerekir. Onları şöyle maddeleştirip sıralayabiliriz:

1- İlâhî emir doğrultusunda dosdoğru olmak,

2- Bu doğruluk düzeyinde sâlih amellerde bulunmak,

3- Gayr-i müslimlerin heveslerine uymamak; onların kültürüne kapı açmamak,

4- Allah’ın indirdiği kutsal kitapların hepsine inanmak ve bunu ilân etmek,

5- İslâm ile diğer semavî dinlerin yürürlükten kaldırıldığını bildirmek ve İslâm adaletini yaygınlaştırmak; din ve ırk farkı gözetmeksizin herkese âdil davranmak,

6- Millî ilâh bulunmadığını açıklayıp bir olan Allah’ın hepimizin Rab­bi olduğunu açıklamak,

7- Kitap Ehli’yle iddialaşma ve sürtüşmeye girmemek,

8- İhtilâf ettikleri konular hakkında hükmü Allah’a bırakıp yumuşak ve yaklaştırıcı havayı devam ettirmek..

Böylece Kur’ân, 15. âyetle Peygamber’e (A. S. ) hitap ederek İlâhî buy­ruğu bütün ümmetine teşmîl düzeyinde, özellikle Kitap Ehli’ne karşı nasıl bir metot uygulamamızın; tevhîd esasına ve İslâm şeriâtına dâvet ederken neleri dikkate almamızın gerektiğini çok açık ve net biçimde belirtmiş olu­yor.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, semavî dinlerin hepsinin esasta birleştikleri be­lirtildi. Kur’ân indirildikten sonra Kitap Ehliʹnin nasıl yan çizdiği konu edi­lerek, onlarla tartışmaya gerek olmadığına işâret edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Kitap Ehli’nin sözü edilen konudaki iddia ve de­lillerinin boş ve anlamsız olduğu belirtiliyor. Kitabʹın hak ve dengede indiril­diği açıklanarak Kıyâmet olayını acele görmek isteyenlerin ona inanmadı­ğına dikkatler çekiliyor. Âhiret ürünü arzu edenlerle, sadece dünya ürünü peşinde koşanlar konu edilerek bu hususta geniş ve yönlendirici bilgiler veriliyor.