MEÂLİ:
12- Onlardan önce Nûh, Âd ve kazıklar sâhibi Firʹavn milleti de (peygamberlerini) yalanladı.
13- Semûd, Lût kavmi ve Eykeliʹler de böyle. Bunlar da (peygamberlere karşı gelen) birleşmiş gruplardı.
14- Hepsi de Peygamberleri yalanladılar. Bu yüzden azabım (onlar hakkında) gerçekleşti.
15- Bunlar da ancak bir tek haykırış beklerler ki (vakti gelip çatınca) ona bir gecikme yoktur.
16- Onlar ise, «Ey Rabbimiz! Hesap günü gelmeden payımızı hemen ver» derler. (Bununla hesap ve cezâ konusunu alaya alırlar).
17- Onların söylediklerine sabret ve bizim güçlü kudretli kulumuz Dâvudʹu an. Doğrusu o, Allahʹa çokça yönelip gönül veren idi.
18- Şüphesiz biz, dağları onun emrine verdik; akşam sabah onunla beraber tesbîh ederlerdi.
19- Kuşları da toplu halde ona boyun eğdirdik. Hepsi de ona yönelip uyum içinde bulunurlardı.
20- Onun mülk-ü saltanatını sağlamlaştırdık; Ona hikmet ve hakkı bâtıldan ayırt etme yeteneği verdik.
21- Sana, o dâvalı-dâvacı haberi geldi mi? Hani sûrdan tırmanıp ibâdet odasına yükselip çıkmışlardı.
22- Hani Dâvudʹun yanına girmişlerdi de o, onlardan korkup ürkmüştü. Onlar: «Korkma, birbirimizin hakkına tecâvüz eden iki dâvacı; aramızda hak ve adâletle hüküm ver, hak olan sınırı aşma, bize doğru yolu göster» dediler.
23- «Şüphen olmasın ki, bu benim kardeşimdir; doksan dokuz dişi koyunu var, benim ise bir tek dişi koyunum var. «Onu da bana ver, diğerine katayım» dedi ve beni konuşmada yendi. »
24- Dâvud, «and olsun ki, senin dişi koyununu kendi dişi koyunlarına katmak isteğiyle sana haksızlık etmiştir. Cidden mallarını birbirine katan ortakçıların çoğu birbirlerinin hakkına tecâvüz ederler. Ancak imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlar müstesnâ. Onlar da pek azdır» dedi. Dâvud, kendisini imtihan ettiğimizi anladı ve bu yüzden Rabbıʹndan bağışlanma dileyip secdeye kapandı ve Oʹna yönelip tevbe etti.
25- Biz de onu bağışladık ve şüphesiz ki onun yanımızda yakınlığı, dönüş ve sonuç güzelliği vardır.
26- Ey Dâvud! Şüphesiz seni yeryüzünde öncekilerin yerine geçirip hükümdar kıldık. O halde insanlar arasında hak ve adâletle hüküm ver, hevesin peşine takılma, sonra seni, Allah yolundan saptırır. Allah yolundan sapanlara, hesap gününü unutmaları yüzünden elbette şiddetli bir azâp vardır.
İNİŞ SEBEBİ
İbn Abbas (R. A. ) diyor ki: el-Hakke Sûresindeki «Kitabı (amel defteri) sol tarafından verilene gelince: Ah keşke kitabım solumdan verilmeseydi ve keşke hesabımın da ne ölçüde olduğunu bilmeseydim! Keşke bu iş olup bitseydi (ölümle son bulsaydı). Malım bana bir yarar sağlamadı. Güç ve kudretim benden (ayrılıp) yok oldu» âyetleri inince, Mekkeli sapıklar bunu alaya aldılar ve «bizim şu amel defterimizi tez elden dünyada bize ver! » diyerek İlâhî âyetleri hem inkâr ettiler, hem de küçümsediler ve: «Ey Rabbimiz! hesap günü gelmeden payımızı hemen ver» dediler.
Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. (Lübabu’t-te’vîl: 4/32)
İLGİLİ HADÎSLER
«Allah yanında namazın en çok sevileni, Dâvudʹun namazıdır. Yine Allah yanında orucun en çok sevileni, Dâvudʹun orucudur. O, gece yarısına kadar uyur, üçte birinde kalkıp namaz kılar; (geriye kalan) altıda birinde uyurdu. Bir gün oruç tutar, bir gün iftar ederdi. » (Buharî/enbiyâ: 38, teheccüd: 7- Müslim/siyam: 188, 189, 201- Ebû Dâvud/savm: 66- Nesâî/siyâm: 69- İbn Mâce/siyâm: 31- Ahmed: 2/160, 206)
İbn Abbas (R. A. ) diyor ki:
- Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Sâd sûresini okuyup secde ettikten sonra şöyle buyurdu: «Dâvud (A. S. ) bunu tevbe secdesi olarak yaptı; biz ise şükür secdesi olarak yapıyoruz. » (Buharî/enbiyâ: 39- Ahmed: 1/73, 279, 364)
«Kıyâmet gününde Allah yanında insanların en çok sevileni ve O’na meclis bakımından en yakın olanı, âdil hükümdardır. Kıyâmet gününde Allah yanında insanların en çok sevilmeyeni ve en şiddetli azap göreni ise, zâlim hükümdardır. » (Tirmizî/ahkâm: 4)
GELİP GEÇEN MİLLETLERİN SONLARININ NE OLDUĞUNA BAKIP İBRET ALMAK
«Onlardan önce Nuh, Ad ve kazıklar sâhibi Fir’avn milleti de (peygamberlerini) yalanladı.»
Mekkeli müşriklerin katı tutumları kısmen açıklandıktan sonra, daldıkları gafletten uyanmalarını sağlamak ve «Allah birdir» dedikleri için her türlü hakaret ve işkenceye mâruz kalan müʹminlere tesellide bulunmak maksadıyla, Hakk’a baş kaldıran kavim ve milletlerin hayatından misaller veriliyor. Onların, daha güçlü, daha nüfuzlu ve kudretli oldukları halde, inkâr ve azgınlıkları yüzünden inen İlâhî hükmü durduramadıkları bildiriliyor.
Nuh, Âd ve Semûd kavimlerine geniş mülk, bol nîmet verildiği halde nankörlük ettiler de o yüzden her şeylerini kaybetme felâketine uğratıldılar. Yeryüzünde İlâhlık iddiasında bulunan Firʹavn ve kavmine, inkâr ve zulümleri çok pahalıya mal oldu; sonunda İlâhî sünnet gereği canları dahil her şeylerini kaybetme azâbıyla cezalandırıldılar.
Mekkeli’lerin öğüt ve ibret almaları için sözü edilen kavim ve milletlerin elim âkibetini görüp düşünmeleri yetmiyor mu? Lût ve Şuâyb kavimlerinin kalıntılarına bakmıyorlar mı? Âd ve Semûd kavimlerinin harabeleri boy boy kendini göstermiyor mu?
Daha başka ne gibi delil ve belge getirmeli? Kur’ân mu’cizesi, son peygamber harikası, gelip geçen kâfirlerden kalan yazılı belgeler, dikili taşlar yetmiyorsa ne yapmalı veya nasıl bir irşat metodu düşünmeli? Bunca delil ve belgelerden sonra uyanmayan bir millet veya toplum için yapılacak başka bir şey yok demektir. Hakk’ı red ve inkârları zulüm ve ahlâksızlıkla birleşip önüne geçilmez bir sel halini almışsa, artık İlâhî hükmün inmesini beklemekten başka bir yol kalmamıştır.
Böylece Cenâb-ı Hak, peygamberleri yalanlayıp alaya alanların, dönüş yapıp pişmanlık duymadıkları takdirde mutlâka bir azâba uğratılacaklarını bir kere daha hatırlatarak rahmetinin her zaman gazabının önünde bulunduğuna işâret ediyor.
Sonunda bir haykırış, bir uğultu, bir sarsıntı yeter de artar.
SABIR TAVSİYE EDİLİYOR
«Onların söylediklerine sabret.. »
Küfür ve tuğyanda gemi azıya alanlarla savaşmak, vuruşmak mümkün olmadığı, yani haktan yana olan mü’minlerin onlara karşı koyacak, saldırılarını durduracak, cesaretlerini kıracak maddî kuvvetleri bulunmadığı zaman, sabredip neticeyi beklemek gerekir. Tabii bu arada Hakk’ın buyruklarını teblîğ edip irşat görevini ihmâl etmemeye dikkat edilir.
Zira insanları Hakkʹa, Oʹnun indirdiği hak dine dâvet ederken, mevcut şartlara ve imkânlara göre hareket etmek, ona göre bir strateji çizip uygulamak vâciptir. Aksi halde yanlış bir adım, duygusal bir çıkış davanın gelişmesini engelleyebilir ve müʹminleri büsbütün faydasız duruma düşürebilir.
O bakımdan Mekkeliʹlerin bütün şirretlik ve saldırılarına, alay ve hezeyanlarına karşı fiilî bir durum ortaya konulmamış; Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz temkinli, sabırlı hareket ederek davaya zarar verecek ölçüsüzlüklerden kaçınmıştır. İlgili âyetle bu metodun uygulanması tavsiye ediliyor ve sonra da başarılı kılınan Dâvud Peygamberʹin hayatından bazı safhalar anlatılarak, İslâm’ın yakın gelecekte parlak zaferler elde edeceği müjdesi dolaylı şekilde veriliyor.
DÂVUD PEYGAMBERE YÖNELEN İLÂHÎ LÛTUFLAR
«Ve bizim güçlü kudretli kulumuz Dâvudʹu an. Doğrusu o, Allahʹa çokça yönelip gönül veren idi.. »
Az yukarıda da değindiğimiz üzere, müşriklerin ardı-arkası kesilmeyen sataşma, alay ve saldırılarına karşı müʹminlerin bir süre daha sabretmeleri tavsiye edildikten sonra, Dâvud Peygamberʹe (A. S. ) yönelen ilâhî lütuf ve ihsanlara dikkatler çekilmekte ve böylece Hz. Muhammedʹin (A. S. ) yakın gelecekte daha üstün, daha muhteşem bir devlet kuracağı; İslâm ordularının dağları, ovaları aşıp uçan kuşlarla yarışırcasına kıtalar üzerinde Kelime-i Tevhîd bayrağını taşıyacağı dolaylı şekilde müjdelenmektedir. Aynı zamanda Hz. Muhammedʹin (A. S. ) Dâvud Peygamberʹden (A. S. ) daha çok Allahʹa yönelip bütün mevcudiyetini vererek teslimiyet-i kâmile içinde bulunduğuna işâret edilmekte ve o sebeple başarısının Dâvud (A. S. )ın başarısından üstün olacağı haber verilmektedir.
Dağların Dâvud (A. S. )ın buyruğuna verilmesine gelince: Bu iki şekilde yorumlanabilir .
a) Her şey yaratıldığı kanuna bağlı kalıp kâinat plânındaki yerine göre İlâhî emre baş eğerek Hakkʹı tesbîh etmektedir. Dâvud Peygamberʹe bunların tesbihini anlama yeteneği verilmiştir. Böylece dağlar da onunla birlikte Hakkʹı tesbîh ve tenzîh ediyordu manası anlaşılmaktadır.
b) Dâvud Peygamberʹin (A. S. ) kurduğu sağlam ve güçlü devlet, iyi donatılmış ordusuyla dağları aşıp ülkeler fethediyor; etrafı çınlatan tekbîr seslerine dağlar yankı ile cevap veriyordu. Hz. Muhammedʹin (A. S. ) ülkeler üzerindeki tekbîr seslerinin bundan daha çok yankı yapacağına işâret edilmekte ve İslâm’ın geleceğinin çok parlak olacağı kapalı bir anlatımla müjdelenmektedir.
Kuşların toplu halde Dâvud Peygamber’e boyun eğmesine gelince: Bu hususta da bir kaç yorum söz konusudur:
a) Dâvud Peygamber (A. S. ) insanların kalbine kuş sevgisi aşılayarak onların korunmasını sağlamış, o kadar ki kuşlar insanlardan ürkmez olmuşlardı.
b) Dâvud Peygamber kendisine verilen yüksek keramet veya muʹcizeyle, kuşların -ilâhî sünnet gereği- tesbihlerini anlıyor ve özellikle ibâdet için sabah ve akşam gibi iki fazîletli vakitte, diğer bir anlatımla, sabahleyin kuşlar etrafa yayılırken, akşam vakti de yuvalarına dönerken Dâvud (A. S. ) onların zikir ve tesbîhine gönül kulağını verip Hakkʹı tenzîh ediyor, O’nu anıp hamd-u senâda bulunuyordu.
c) Güçlü ordusuyla dağları, ovaları aşıp uçan kuşlarla yarış edercesine bir saltanat kurduğu da düşünülebilir. (Bilgi için bak: Enbiyâ Sûresi 78, 79, Nemi Sûresi 15, Sebeʹ Sûresi 10. Ayetlerin tefsiri)
DÂVUD (A. S. )IN YANINA GİREN DÂVACI İLE DÂVÂLI
«Sana, o dâvalı-dâvacı haberi geldi mi? Hani surdan tırmanıp ibâdet odasına yükselip çıkmışlardı.. »
Kur’ân-ı Kerîm’de bu olay, devleti idare edenlere uyarıcı, yol gösterici ve yönlendirici bir misal olarak nakledilmektedir. Kendilerine devlet hazinesinden veya başka bir cihetten aslan payı ayırıp idare edilenlere az şey ayırmalarının adâlet ve hakkaniyetle bağdaşamıyacağı anlatılmaktadır.
Ancak ilgili âyetin kelime konumu ve anlatım tarzı birkaç yorum istemektedir:
a) Önce içeri giren dâvacı ve dâvâlı kötü niyetle gelen İki cani miydi, yoksa uyarıda bulunan insan suretine girmiş iki melek miydi?
İsrâil oğulları’nın zaman zaman kendilerine gönderilen peygamberleri öldürdüklerine bakılırsa, o iki kimsenin surdan tırmanıp ibâdet odasına girmeyi başaran iki suikastçi olabileceği söylenebilir. Dâvud Peygamberʹin uyanık bulunması ve belki de etrafında muhafızlarının yer alması, onlara bu fırsatı verdirmediğinden, ister istemez dâvacı ve dâvâlı niyetiyle geldiklerini söyleyerek zevahiri kurtarmaya çalışmışlardı.
Dâvud (A. S. ) bu olay karşısında büyük bir sınav geçirdiğini; ilâhî inâyetin kendisine yönelmesiyle suikastten kurtulduğunu düşünerek Allah’a yönelmiş, bağışlanma dileyerek şükür secdesinde bulunmuştur. Zira ibâdet odasına tırmanıp girenlerin hem niyeti belli, hem de dâva konusu diye ortaya attıkları mesele çözümü basit ve bir peygamberin görüşüne baş vurulmayacak kadar anlamsızdır.
b) Diğer bir ihtimal, Dâvud (A. S. )ın devlet idâresinde çok duyarlı ve çok âdil davranması için bir öğüt ve uyarıda bulunmak üzere insan suretine girmiş iki meleğin gönderildiği söz konusu olabilir. Zira hem devlet idaresini, hem hâkimliği, hem de ordu kumandanlığını kendi üzerinde taşıyan bir zatın ne kadar yüklü ve yoğun bir çalışma içinde bulunduğunu anlatmaya gerek yoktur. Ama bunlardan en önemlisi, adâleti sapasağlam, arızasız ayakta tutma becerisidir. Meleklerin ortaya koyduğu mesele veya misal buna yönelik bir anlam taşımaktadır.
c) Dâvacı, kendisinin fakir, din kardeşinin zengin olduğunu ve böylece dâvâlının ekonomik gücünü bir üstünlük sağlama aracı haline getirdiğini, sosyal adâleti sağlamaya pek yanaşmadığını anlatmaya çalışmış ve bir koyun ile doksan dokuz koyunu misal vermiş olabilir.
Dâvâlı da onun bu iddiasını kabul eder görünmüş ve ikisi de söze başlarken şu üç önemli mesajı vermek suretiyle Dâvud (A. S. )ın hikmet ve fasl-i hitabın gereğine dikkatini çekmişlerdir:
1- Aramızda hak ve adâletle hükmet,
2- Hak olan sınırı aşma,
3- Bize doğru yolu göster..
Konuyu bir bütün olarak incelediğimiz ve siyakla sibakı arasında irtibat kurduğumuz zaman, (b) maddesindeki yorumun daha sıhhatli olduğu ortaya çıkıyor. Allah daha iyisini bilir.
ŞİRKETİN YERİ VE ÖNEMİ
«Cidden mallarını birbirlerine katan ortakların çoğu birbirlerinin hakkına tecavüz ederler. Ancak imân edip iyi, yararlı amellerde bulunanlar müstesnâ.. Onlar da pek azdır. »
İlgili âyetlerle, adâlet ve hakkaniyet ölçüleri üzerinde durulmakta ve birtakım yönlendirici misaller verildikten sonra şirketlerin önemine dikkatler çekilmektedir. Mallarını birbirine katan ortakların çoğunun bilerek veya bilmeyerek hakka tecavüz ettiklerinin hayli yaygın olduğu üzerinde durulmaktadır.
Böylece Cenâb-ı Hak, kurulan şirketlerin adâlet ve hakkaniyet düzeyinde tutulması ve sağlıklı yürütülmesi için ortakların şu iki ana sıfatı taşımasının, diğer bir anlatımla, şu iki özelliğe sâhip olmasının gereğini belirtiyor:
1- Allahʹa dosdoğru inanmak,
2- İmânın en verimli ve feyizli ürünü sayılan sâlih amellerde bulunmak..
Zira Allahʹa dosdoğru imân, bütün hayır ve fazîletlerin kaynağıdır. Sâlih ameller ise, o hayır ve fazîletlerin en güzel ürünleridir ki, bütün farzları, vâcipleri ve sünnetleri içerir.
İşte bu düzeyde bulunan müʹminlerin ortaklık kurup iş görmesi, İlâhî murada çok daha uygun düşer.
İNSANLAR ARASINDA ADÂLETLE HÜKMETMEK
«Ey Dâvud! Şüphesiz seni yeryüzünde öncekilerin yerine geçirip hükümdar kıldık. O halde insanlar arasında hak ve adâletle hüküm ver, hevesinin peşine takılma, sonra seni Allah yolundan saptırır. »
Âyetteki hitap özellik taşıyorsa da emir umumilik arzetmektedir. Öyle ki, hükmetme mevki ve makamında bulunan her mü’mini kapsamakta ve adâletle hükmetmenin farz olduğunu belirtmektedir.
Adâletin tevziʹ edildiği bir yerde hâkim kendi arzu ve hevesine uyarak hüküm veremez. Zira böyle bir hüküm hem haksızlığa yol açar, hem de kişiyi saptırır ve toplum arasında kapanması çok zor güvensizlik doğurur.
Kur’ân, adâletten sapıp kendi hevesine uyarak hüküm verenlerin âhireti ve oradaki hesabı unutan veya umursamıyan gâfiller olduğunu belirterek adâletsizliğin mutlak anlamda hem dünyada, hem de âhirette elim sonuçlar doğuracağına işârette bulunuyor.
Sonuç olarak ilim adamlarımız ilgili âyetten şu hükmü de çıkarmışlardır: İslâm Devletinde yargı makamına ancak Allah’a, âhirete ve oradaki hesap ve cezaya dosdoğru imân eden hukukçular atanabilir.
Dâvud Peygamber’e (A. S. ) hem nübüvvet, hem de hükümdarlık payeleri verildiğinden, Onun yüksek şahsiyetine hitapla yargı mevkiinde bulunan insanların âdil olmaları hakkında farziyet ifade eden kesin emir verilmekte ve kıyâmete kadar bunun devam edeceği hatırlatılmaktadır.
Ayrıca âyet-i kerîme ile diğer önemli bir hususa daha işârette bulunuluyor. Şöyle ki: Haksızlığı tercîh edip adâletten nasibini alamayan Mekkeli müşriklerin günleri sayılıdır. Yakın gelecekte Mekke’yi Allahʹa imân eden âdil bir ordu işgal edecek ve haksızlığa son vererek müşriklere baş eğdirecektir. Cenâb-ı Hak bu inceliğe kapalı bir anlatımla şöyle değinmektedir: «Allah yolundan sapanlara, hesap gününü unutmaları yüzünden elbette şiddetli bir azâp vardır. »
Ayetler arasında bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, mal, makam ve serveti amaç seçip Allahʹı ve âhireti unutanların eninde-sonunda İlâhî tokadı yiyecekleri hatırlatılarak Karûn’un âkibeti misal getirildi. Sonra da âhiret yurdunda hazırlanan yüksek ve ferahlatıcı nîmetlere kimlerin lâyık olduğu hakkında aydınlatıcı bilgiler verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, kâinatta boş ve anlamsız; amaçsız ve hikmetsiz hiçbir şeyin yaratılmadığı belirtiliyor ve bu açıdan insanoğlunun başıboş, murakabasız, gözetimsiz olmadığına işâretle, herkesin işlediklerinden mutlâka hesap vereceği dolaylı şekilde hatırlatılıyor. Böylece yeryüzünde adâlet, düzen ve denge kuran sâlih müʹminlerle, bozgunculuk yapan sapıkların ve Allahʹtan saygı ile korkup fenalıklardan sakınanlarla, İlâhî sınırları aşmak suretiyle günah ve kötülük işleyenlerin bir tutulmayacağı haber verilerek, kâinatın adâletle ayakta durduğu gibi, toplum, âile ve milletlerin de ancak sâlih kişilerin ahlâk, fazîlet, adâlet ve hakkaniyetiyle ayakta durabileceğine işârette bulunuluyor. İndirilen Kurʹânʹın bütünüyle bu gerçekleri yansıttığına dikkatler çekiliyor.