Hud Suresi 15-16. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا نُوَفِّ اِلَيْهِمْ اَعْمَالَهُمْ فِيهَا وَهُمْ فِيهَا لَا يُبْخَسُونَ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ اِلَّا النَّارُ وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا فِيهَا وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

15.

Kim yalnız dünya hayatını ve onun zinetini isterse, biz onlara yaptıklarının karşılığını orada tastamam öderiz. Orada onlar bir eksikliğe uğratılmazlar.

Diyanet İşleri

16.

İşte onlar, kendileri için ahirette ateşten başka bir şey olmayan kimselerdir. (Dünyada) yaptıkları şeyler, orada boşa gitmiştir. Zaten bütün yapmakta oldukları da boş şeylerdir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

15- Dünya hayatını, onun süs ve şatafatını isteyenlere, dünyada iş­lediklerinin karşılığını tastamam veririz ve onlar burada bir zarara ve ek­sikliğe de uğratılmazlar.

16- İşte bunlar, öyle kimselerdir ki, Âhiretʹte kendilerine ateşten başkası yoktur. Dünyada işledikleri boşa gitmiştir ve yaptıklarının hepsi de değersiz ve anlamsızdır.

İLGİLİ HADÎSLER

«Allah (c. c. ) buyurdu: Ben, ortaklıkta ortakların en müstağnisiyim, or­tağa ve ortaklığa aslâ ihtiyacım yoktur. Kim bir amelde bulunur, bir iş iş­ler de, o işte ve amelde benimle birlikte başkasını ortak ederse, onu da ortağını da (kendi hallerine) terkederim. » (Tirmizî/tefsîr: 18- İbn Mâce/zühd: 21- Ahmed: 4/215)

Açıklama:

Yapılan ibâdet, taat ve hizmeti Allah için yerine getirirken, başkaları­nın da görüp beğenmesini, takdîr etmesini isteyen kimse, amel ve ibâde­tinde Allah’a ortak koşmuş olur. O bakımdan Allah o kimseyi, ortak koş­tuğu kişilerle başbaşa bırakır, Âhiret’te ona hiçbir sevâp ayırmaz. Yukarı­daki hadîs bilhassa bu inceliği yansıtmaktadır.

«Kim de Allahʹtan başkası için (İlâhî rızanın dışında bir takım amaç ve arzularını gerçekleştirmek için) ilim tahsîl ederse, Cehennemdeki yerine hazırlansın. » (Tirmizî/ilim: 6)

«Kim Allahʹın hoşnutluğu arzu edilen bir ilmi, sadece dünyalıktan bir şeyler elde etmek için tahsîl ederse, kıyâmet gününde Cennet kokusunu bulamayacak (alamayacak)tır. » (Ebû Dâvud/ilim: 12- İbn Mâce/mukaddeme: 23- Ahmed: 2/338)

«Sizin hakkınızda en çok korktuğum husus, küçük şirktir. »

Bunun üzerine soruldu: «Küçük şirk nedir? » Cevap verdi: «Riya (gös­teriş)tir. » (Tirmizî/hudud: 24, fiten: 59, zühd: 21- İbn Mâce/hudud: 12, zühd: 21- Ahmed: 1/22, 44, - 3/7, 30. 382- 4/126- 5/428, 429)

Nitekim Enes b. Mâlik (R. A. ) ile Tabiînden Dahhak bu âyetin riyakâr­lar hakkında indiğini söylemişlerdir.

«Ameller niyetlere göre değer kazanır ve her kişiye niyetinin karşılığı vardır. Artık kimin hicreti Allah ve Resûlüne ise, onun hicreti Allah ve Resûlünedir. Kimin de hicreti dünyalıktan elde edeceği bir şey veya nikâhlayacağı bir kadın ise, onun da hicreti, niyet edip yöneldiği şeyedir. » (Buharî/bed’ü’l-vahiy: 1, ıtık: 6, menakıb: 45, talâk: 11, eyman: 23, ik­rah: 1- Müslim/imâret: 155- Ebû Dâvud/talâk: 11- Nesâî/taharet: 59, talâk: 24, eyman: 19- İbn Mâce/zühd: 26)

HER AMELİN KARŞILIĞI NOKSANSIZ VERİLİR

«Dünya hayatını, onun süs ve şatafatını isteyenlere, dünyada işlediklerinin karşı­lığını tastamam veririz ve onlar burada bir zarar ve eksikliğe de uğratıl­mazlar. »

Allahʹın insanlar hakkındaki hayat ve onu kazanma kanununun en be­lirgin ölçü ve neticelerinden biri de, her işin ve amelin karşılığını noksan­sız vermektir. Sonra da o iş veya amel kişinin niyet ve amacına göre de­ğer kazanır veya hiçbir değer taşımayıp dünyadaki karşılığı ile noktala­nır, âhirette yararlı bir ürünü görülmez. Nitekim dünya hukuk literatürün­de de «Bir işten amaç ve niyet ne ise, hüküm ona göredir. » kuralının önem­li bir yeri ve anlamı vardır. Bu kuralı, ilk maddeleştirenler, İslâm hukukçu­larıdır.

O halde çalışan, iş gören, ibâdet eden, ilim tahsîli için didinip duran her kişinin ameli, yetenekleri, niyeti ve başarısı oranında karşılık görür. Sadece dünyalık elde etmek, yüksek makamlara erişmek için okuyan ve yeteneklerini bütünüyle bu amaca yönelten kimse, başarısı nisbetinde amacına erişir. Allah rızasını düşünmeyerek başkalarının gözüne girmek için çırpınıp duran da hizmeti ve azmi oranında sonuca ulaşır. Bunun is­tisnaları her zaman söz konusudur. Ama istisna genel kaideyi değiştirmez.

Niyeti ve amacı sırf Allah’ın sevgi ve hoşnutluğuna erişmek olan kim­se de bu düzeydeki amelinin karşılığını hem dünyada, hem âhirette görür, dünyada görmediği takdirde âhirette mutlaka fazlasıyla mükâfatlandırılır. Zaten öylesi dünyada pek karşılık beklemediğinden, olumlu bir neticenin gerçekleşip gerçekleşmemesi onun için fazla önemli değildir.

Yalnız dünyalık elde etmeğe çalışan, âhiretle ilgili bir niyeti veya gaye­si olmayan kimsenin yaptığı iş ve amelinden dolayı âhirette karşılık yani mükâfat beklemesi gereksizdir veya kendisine haksızlık yapıldığını iddia etmeye hakkı yoktur, çünkü kendisi böyle bir niyet taşımadığı gibi âhirette de bir mükâfat ve sevâp verilmesini düşünmemiş veya arzu etmemişti.

İlgili âyetle konu çok özlü ve duyarlı bir anlatımla kalp ve kafalara neşter vururcasına işleniyor.

ŞÖHRET VE MAKAM HIRSI BUDALALIĞI

«İşte bunlar öyle kimselerdir ki, Âhirette kendilerine ateşten başkası yoktur. Dünyada işledikleri boşa gitmiştir ve yaptıklarının hepsi de değersiz ve anlamsızdır. »

Hakk’ı inkâr edip âhirete inanmayan bazı mucit ve kâşiflere, âlim ve filozoflara gelince, bunların göz kamaştıran keşif ve buluşları âhirette mükâfatsız mı kalacak? Beşeriyete bunca hizmetlerine karşılık Cenâb-ı Hak onları sırf inkârlarından dolayı Cehennemde mi yakacak?

Genellikle dar görüşlü ve İslâmî esas ve ölçülerden nasîbini ya hiç al­mamış, ya da yeterince dinî kültüre, Kur’ân ilmine sâhip olmamış kişiler, bunları alkışlar, dünya ve âhiret cennetini herkesten çok onlara lâyık gö­rürler. Bu, ilk bakışta biraz mantıkî görünür. Öyle ya bunca çalışma, kafa yorma, insanlığın hayrına hizmet verme, keşifler yapma boşuna mıdır? Kelimeyle anlatılamıyacak kadar başarılar mükâfatsız mı kalacak? Buna benzer bir takım sorular hatıra gelebilir ve bunları çoğaltmak mümkün. Ama meselenin derinliğine, iç yüzüne nüfuz edecek olursak, gerçeğin öy­le olmadığını, alkışlayanların düşündüğü doğrultuda cereyan etmediğini görürüz. Şöyle ki: Eğer bir mucit veya kâşif, ya da İlmî araştırma ile çok değerli bilgiler toplayan ilim adamı, bütün bu çalışma, didinme ve gayret­leriyle, buluş ve icatlarıyla dünya nîmetlerini, şöhrete erişip ülkeler arasın­da tanınmayı, yüksek makamlara erişmeyi amaç olarak seçmiş ve niye­tini bu hususa teksîf edip Allah rızası, âhiret mükâfatı düşünmemişse, me­sele kendiliğinden çözüme kavuşmuş ve akla gelen soruların tamamı ce­vaplanmış sayılır. Öyle ki: sözünü ettiğimiz kimseler çalışma, keşif ve icatlarda bulunmanın karşılığını dünyada görmüşlerdir. Zaten onların da niyet ve amacı bu değil miydi? Kendisi Allah’ı, Allahʹın hoşnutluğunu, âhiretteki mükâfatı düşünmemiş, bunları amaç olarak seçmemiş ve böy­le bir niyet de taşımamışsa, kimin adına kime niçin âhiret mükâfatını, Cen­net ve ondaki saadeti lâyık görüyoruz? Allahʹa ve âhirete inanmayan bir mucit veya kâşife, istemediği, beklemediği, düşünmediği ve inanmadığı bir mükâfat veya karşılığa lâyık olduğunu söylemek, hem Allah’ın adâletine ters düşmeyi, hem de o kimseye hakareti gerektirir. (Bilgi için: Mâide: 5, En’am: 88, Bakara: 217, Al-i İmran: 22, A’raf: 147, Tevbe: 69 tefsirlerine bak.)

Tabii Allah’a ve âhirete dosdoğru inanan ilim adamlarına, mucit ve kâşiflere sözümüz yok..

Kur’ân, kişinin hizmet ve amelini, onun niyet ve amacına bağlarken ona göre, ya her iki hayatta, ya da yalnız dünya hayatında hizmet ve ame­linin karşılığını tastamam göreceğini belirterek ortaya genel bir kural koy­muştur. Artık bu kuralın değişmesi söz konusu değildir.

AMACI SIRF DÜNYALIK OLANLAR

«Dünya hayatını, onun süs ve şatafa­tını isteyenlere, dünyada işlediklerinin karşılığını tastamam veririz... »

Peygamber (A. S. ) Efendimiz, «Ameller niyetlere göre değer kazanır, karşılık görür.. » buyurmuştur. Yaptıkları iş ve amellerden, keşif ve icat­lardan niyet ve maksadı sırf dünyalık olan kimseler, başarıları oranında dünyalıktan nasiplerini alırlar. Bu da Allah’ın devam edegelen sünnetlerin­den biridir ve pek az istisnası vardır.

Ne var ki, dünyalıklar, makam ve şöhretler, alkışlanma ve hayranları çoğaltma da insan kadar fanidir. Ölüm bir bakıma herkesi aynı seviyeye getirmektedir. Geride kayda değer ne kalmıştır? İyilikler ve kötülükler, Al­lah’a dosdoğru inanmalar ve inanmamalar.. Ölen kişinin kabirdeki ve âhiretteki asıl derece ve makamı ona göre bir farklılık arzeder. Kıyâmet pazarında, ancak Allah rızasına yönelik iş ve ameller değer kazanır. Dün­yalıktan yana elde edilen bütün takdirler, şöhretler ve alkışların o pazar­da yeri ve değeri yoktur. İşte ilgili iki âyetle Kur’ân bu gerçeği bize öğre­tiyor.

Konuyu bir misal ile şöyle açıklayabiliriz:

Bu, köyde az-çok kıymetli kabul edilen boncuk ve âdi taşları toplayıp şehirde mücevherat pazarına getirerek satmaya benzer. Oysa mücevhe­rat pazarında boncuğun ve âdi taşların yeri ve sözü yoktur. «Köyümüzde bu taşlar pek değerliydi, siz bunlara neden değer vermiyor, iltifat etmiyor­sunuz? » şeklinde bir soru sormak bile abes ve anlamsız sayılır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, kişinin amel ve hizmetinin niyet ve amacına gö­re karşılık göreceği konu edinildi. Sadece dünya hayatını, onun süs ve şa­tafatını arzulayıp, âhirete inanmayanlara âhirette bir mükâfat verilmeye­ceği açıklandı.

Aşağıdaki âyetlerle her iki hayatın amacını insanlara en iyi ve en doğ­ru şekilde öğreten kitap ve peygambere inanmanın nasıl bir mutluluk vaʹdettiğine işâret ediliyor. Allah’ın koyduğu kurallar dışına çıkıp, Allah adına ebedî saadeti, inanmayan kâşif ve mucitlere, hakkı ret ve inkâr eden bazı ilim adamlarına lâyık görenlerin, Allah’a karşı yalan uydurdukları, o yüz­den büyük bir haksızlıkta bulundukları açıklanıyor. Aynı zamanda o gibi­lerin insanları Allah’ın yolundan alıkoymaya çalıştıklarına dikkatler çeki­liyor.