Bakara Suresi 145-150. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَلَئِنْ اَتَيْتَ الَّذِينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ بِكُلِّ اٰيَةٍ مَا تَبِعُوا قِبْلَتَكَ وَمَا اَنْتَ بِتَابِعٍ قِبْلَتَهُمْ وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ اِنَّكَ اِذًا لَمِنَ الظَّالِمِينَ اَلَّذِينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْ وَاِنَّ فَرِيقًا مِنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَرِينَ وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ هُوَ مُوَلِّيهَا فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِ اَيْنَ مَا تَكُونُوا يَأْتِ بِكُمُ اللّٰهُ جَمِيعًا اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاِنَّهُ لَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌ اِلَّا الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِي وَلِاُتِمَّ نِعْمَتِي عَلَيْكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

148.

Andolsun, sen kendilerine kitap verilenlere her türlü mucizeyi getirsen de, onlar yine senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Andolsun, eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, o takdirde sen de mutlaka zalimlerden olursun.

Diyanet İşleri

146.

Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (Peygamberi) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Böyle iken içlerinden birtakımı bile bile gerçeği gizlerler.

147.

Hak (ancak) Rabbindendir. Artık, sakın şüpheye düşenlerden olma!

148.

Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Haydi, hep hayırlara koşun, yarışın! Nerede olsanız Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz, Allah'ın gücü her şeye hakkıyla yeter.

149.

(Ey Muhammed!) Nereden yola çıkarsan çık, (namazda) Mescid-i Haram'a doğru dön. Bu, elbette Rabbinden gelen gerçek bir emirdir. Allah, sizin işlediklerinizden asla habersiz değildir.

150.

(Ey Muhammed!) Nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. (Ey mü'minler!) Siz de nerede olursanız olun, yüzünüzü Mescid-i Haram'a doğru çevirin ki, zalimlerin dışındaki insanların elinde (size karşı) bir koz olmasın. Zalimlerden korkmayın, benden korkun. Böylece size nimetlerimi tamamlayayım ve doğru yolu bulasınız.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

145- And olsun ki, kendilerine kitap verilenlere her türlü âyet (de­lil, belge, kanıt)ı getirsen yine de Senin kıblene uymazlar. (Elbetteki) Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onların kimi kiminin (Yahudîler Hı­ristiyanların, Hıristiyanlar da Yahudîlerin) kıblesine zaten uyacak değil­lerdir. And olsun ki, Sana gelen bunca ilimden sonra kalkar da (farz edelim) onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, şüphesiz ki o zaman Sen de zâlimlerden olursun.

146- Kendilerine kitap verdiklerimiz (Yahudîler ile Hıristiyanlar) Oʹnu (son peygamberi) öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Bununla be­raber onlardan bir kısmı bilip durdukları halde hakkı gizlerler.

147- Hak dâima Rabbin katındandır. Artık şüpheye düşenlerden ol­ma sakın!.

148- Her milletin bir yönü, yolu ve yöntemi vardır ki ona doğru yö­nelir. Siz ise (ey Muhammed ümmeti! ) hayırlara yönelip (bu hususta) birbirinizle yarışın. Nerede olursanız olun Allah hepinizi toplayıp biraraya ge­tirecektir. Şüphesiz ki Allahʹın her şeye kudreti yeter.

149- Her nereden (yola) çıkarsan çık, (namazda) yüzünü Mescid-i Harâmʹa çevir. Şüphesiz ki bu, Rabbin tarafından (verilen) hak (bir emir) dir. Allah yapacaklarınızdan habersiz değildir.

150- (Evet, Peygamberim! ) Nereden çıkarsan çık (namazda) yüzü­nü Mescid-i Harâm tarafına çevir. Siz de (ey mü’minler! ) nerede olursanız olun, yüzünüzü (namazda) o tarafa doğru döndürün; tâki insanlar için aleyhinize bir hüccet kalmasın; ancak içlerinden zulmedenler hâriç. Siz artık onlardan korkmayın, Benden korkun; hem size olan nimetimi tamam­layayım; ola ki doğru yolu bulursunuz.

İNİŞ SEBEBİ

«Kendilerine kitap verilen Yahudi ve Hıristiyan ruhânî reisleri, öz oğullarını tanıdıkları gibi Hazret-i Muhammed’i(A. S. ) de, Tevrat ve İncilʹde yazılı olan sıfatlarından bilip tanırlardı. »

Nitekim Yahudi ilim adamlarından Abdullah bin Selâm ve arkadaşla­rı, Peygamber (A. S. ) Efendimizi birçok özellikleriyle bilip tanıdıkları için bunlardan bir kaçı İslâmiyeti kabul etmekte tereddüt etmedi. Abdullah bin Selâm bir ara: «Andolsun ki ben, Resûlüllâh Efendimizi öz evlâdım­dan daha iyi tanır ve bilirim! » diyerek gerçeği ve Tevrat’daki yazılı bulu­nan sıfatların hak olduğunu bir defa daha duyurmak istemişti. Bunun üze­rine Hazret-i Ömer (R. A. ) ona:

- Ya Abdullah! Bu nasıl olur?

Diye sorunca, o şu cevabı vermiştir:

- Evet, ben, Muhammedʹin Resûlüllâh olduğuna şahadet ediyorum; bunda hiç bir şüphe ve tereddüdüm yoktur ve olamaz da. Ama kendi öz evlâdım hakkındaki şahadetim bu nisbette kuvvetli değildir. Çünkü ana­sının bir şey yapıp yapmadığı hakkında kesin bilgim yoktur!

Hıristiyan olan Selmân-i Fârisî ile Temîm-i Dârî’nin bilgileri ve şâhidlikleri Abdullah bin Selâmʹın şâhidliğinden daha zayıf değildi.

Yukarıdaki âyet, bilhassa bunlar ve benzeri ilim adamlarının belirti­len şekildeki şahadetlerini istihdaf ederek inmiştir. (Esbâb-i Nüzûl: 27 / Kahire baskı: 1068-1388).

İLGİLİ HADÎSLER

«Ey Muhammed ümmeti! Hayırlara yönelip birbirinizle yarışın. »

Kurtubîyʹe göre, buradaki hayırlardan maksad, vaktin evvelinde kı­lınacak namazdır. Ebû Hüreyre (R. A. )nin rivâyetine göre, Resûlüllâh (A. S. ) buyurdular ki:

«Öğlenin ilk vaktinde namaza giden, bir deve hediye (ya da kurban) eden kimse gibi (sevap kazanır). Ondan biraz sonra giden, bir inek hedi­ye eden kimse gibidir. Ondan sonra giden bir koç hediye eden gibidir. Ondan az sonra giden bir tavuk hediye eden kimse gibidir. Ondan biraz sonra giden ise (sevapda) bir yumurta hediye eden kimse gibidir. » (Nesâî: Ebû Hüreyre (R. A: ) den rivâyet etmiştir.).

Yine Ebû Hüreyre (R. A. )nin rivâyet ettiği başka bir hadîste buyurulu­yor ki:

«Şüphesiz sizden biriniz namazı vaktinde kılar; halbuki vaktin evve­linden terkedip kaçırdığı kısım onun çoluk-çocuğundan ve malından ken­disine daha hayırlıdır! » (Dâre-Kutni: Hüreyre (R. A. )den rivâyet etmiştir).

«Amellerin hayırlısı vaktin evvelinde kılınan namazdır. » (Dâre-Kutni: İbn Ömer (R. A. )dan rivâyet etmiştir).

«Vaktin evveli İlâhî hoşnudluktur. Vaktin ortası İlâhî rahmettir. Vak­tin sonu ise İlâhî afdır. » (Tefsîr-i Kurtubî: C. 2, - S. 165 / Dâre-Kutni’den).

AHLAKÎ VE SOSYAL YÖNLERİ

«Andolsun ki, kendilerine kitap verilenlere her türlü âyet (delil, belge, kanıt)i getirsen yine de senin kıblene uymazlar. (Elbette ki) Sen de on­ların kıblesine uyacak değilsin! »

Kitlelerin taassubu, ferdin taassup ve muhafazakârlığına hiç benze­mez. «Fert itiraz ve münakaşayı kabul edebilir, fakat kalabalığın buna asla tahammülü yoktur. » (Kitleler Psikolojisi / Gustave le bon.).

Bu sözde büyük bir hakikat payı var. Yahudi kitlesi bütün açık bel­gelere, Tevrat’daki yazılı vasıflara rağmen bâtılda ısrar edip aşırı bir taassup gösterdiler. Bu yüzden bütün semâvî kitapların müjdelediği en son peygamberi kabul etmediler. «Bizim için başka bir kurtarıcı gelecek, biz ancak onu bekleriz, başkasına uymayız» dediler. Ama onların aksine kendini kitlenin boğucu havasından kurtarıp akl-i selîmin meltemine ka­vuşturan Abdullah bin Selâm ve benzeri ilim adamları, en son peygam­bere uymakta tereddüt etmediler. Hazret-i Peygamberle ilgili kayıtları ve belgeleri toplayıp akıl ve mantığın süzgecinden geçirdiler.

Görülüyor ki Yahudiler kitle taassubunun en koyusunu kendi dinî ve millî bünyelerinde saklayan bir millettir. Tarih boyunca onlar bu tutumla­rının bir takım dünyevî yararlarını görmüşlerse de zararları ve ıstırapları daha büyük çapta olmuştur. Asırlarca yurtsuz kalmaları, Sina çöllerinde perişan olmaları, Babil esaretleri ve nihâyet ilâhî hışma uğramaları, üzer­lerine zillet ve meskenetin inmesi bu ıstıraplardan bir kısmıdır.

Yahudilerin inat ve taassupları o dereceye vardı ki, kendi milletle­rinden başka diğer milletleri bir çeşit köle kabul etmişler, onları sömürüp kemirmeyi dinî bir vecîbe sayacak kadar ileri gitmişlerdir. Başka millet­lerden gelen azizlere itibar etmemişler, gönderilen birçok peygamberleri öldürmüş, ya da memleketlerinden kovmuşlardır. Zaman zaman Tevrat’­ın açık belgelerini değiştirmişler, Hazret-i Muhammed hakkındaki işâretleri kendi arzularına göre tahrife uğratmışlar. Onlar için va’dolunan mu­kaddes topraklar ve bu toprakların koynunda yer alan Beytülmakdis, vaz­geçilmesi mümkün olmayan büyük bir dâva olmuş, asırlarca bunun ta­hakkuku için plânlar hazırlamışlardır. Onlara göre bu mâbedden daha kutsal, ya da mübarek başka bir yer olamaz.

İşte Yahudilerin bu yanlış tutumu, birtakım haksızlıklara, ahlâksızlık­lara yol açmış, Yahudi olmayan hiçbir kimseye hayat hakkı tanımamak gibi gayr-i insanî düşünceler onların kafasında sâbit bir fikir hâlini almış ve bütün fertlerine sirâyet etmiştir.

Peygamber (A. S. ) Efendimiz bu milleti memnun etmek ve kalblerini İslâmiyete ısındırmak için Medîneʹde 16 ya da 17 ay onların kıblesine yö­neldiği halde yine de onlarda en küçük bir değişiklik meydana getireme­di. Bilâkis sinsice düşmanlıkları her gün biraz daha artıyordu. Çünkü Haz­ret-i Muhammed (A. S. ) İsrâiloğulları’nın bir boyundan, ya da Harun so­yundan gelen bir peygamber değildi. Bu yüzden bütün çabalar neticesiz kaldı.

Halbuki bütün dinler Allah’ın birliği, inancı içinde bütün insanların kurtulmasını, tüm hakların korunmasını, gönderilen peygamberlerin hep­sinin saygı görmesini hedef olarak seçmiştir. Güzel ahlâkı, sosyal haya­tın beden ve rûh sağlığı içinde gelişmesine temel yapmış, hukukta insan­ların eşit tutulmasını esas olarak kabul etmiştir.

Yahudiler taassupları icabı Tevrat’ı kısmen ya da yer yer tamamen değiştirdikleri halde onda hâlâ Muhammed (A. S. )ın geleceğine dair belge­ler mevcuttur. Buna bir misal verecek olursak, TEVRAT-İŞAYA kitabı 42. babda aynen yazılı olanı nakletmemiz kâfidir:

«İşte kendisine destek olduğum kulum; canımın kendisinden râzı ol­duğu seçme kulum: Ruhumu onun üzerine koydum; milletler için hakkı meydana çıkaracaktır. Bağırmıyacak ve sesini (fazla) yükseltmiyecek ve onu sokakta işittirmiyecek. Ezilmiş kamışı kırmıyacak ve tüten fitili söndürmeyecek ; hakkı hakikate erdirecek. Ve dünyada hakkı pekiştirinceye kadar zayıflamıyacak ve cesareti kırılmıyacak ve adalar Onun şeriatını bekliyecekler. »

Yahudîler bütün bu hakikatlara rağmen son peygamberi imha etmek ve böylece İslâm nûrunu söndürmek için korkunç planlar hazırladılar. Hayber’de Resûlüllah’a zehirli kuzu ikram (! ) ettiler.

Ama yahudiler ne kadar kendi heveslerine, kör taassuplarına bağlı kaldılarsa, müʹminler de o nisbette ve daha fazlasıyla Allah ve Resûlüne bağlı kaldılar; İlâhî buyrukları her şeyin üstünde tuttular. Hiçbir zaman ne Peygamber (A. S. ) Efendimiz, ne de O’nun inanmış şuurlu ümmeti gayr-i müslimlerin arzu ve hevesine uymadılar. Bunun aksine uyan beyinsizler çıkacak olursa, Kurʹân bu gibiler hakkında en güzel hük­münü vermiştir: «Kendine yazık edenler. »

Günümüzde Batının âdetlerini taklîd edenler eksik değildir. Yılbaşı gecesini kutlamak, o geceyi caz-saz, içki, kumar ve sair günahlarla renk­lendirmek, cenaze başında saygı duruşunda bulunmak, çelenk götürmek bunlardan bir kısmıdır.

Hiç şüphe edilmesin ki, bu çeşit taklîdler, Hıristiyanların kıblesine dönmektir. Kur’ân-ı Kerîm bilhassa buna dokunuyor ve Müslümanları taklîd çukuruna düşmekten korumak için en açık belgeler getiriyor.

TARİHÎ YÖNÜ

«Onların kimi kiminin kıblesine zaten uyacak değillerdir. »

Yukarıdaki âyetle de ifâde edildiği gibi, Yahudi ve Hıristiyanlar sade­ce Kâbe-i Muazzama’ya yönelmeyi reddetmiyorlar, ayni zamanda birbir­lerinin kıblesine saygı göstermeyi de hoş görmüyorlar. O halde bu iki millet, İslâmʹa karşı birleşebiliyor; fakat başbaşa kalınca aralarındaki bağ kopuyor. İsâ Peygamber İsrailoğullarına gönderilmiş bir peygamber ol­makla beraber Yahudiler bir türlü ona uymak istememiş, üstelik onu öl­dürmeye kalkışmış ve böylece Hıristiyanlarla birleşme imkânları ortadan kalkmış, bu yüzden kıblelerini bile değiştirmişlerdir.

Aslında iki millet de Kudüs’deki mâbed i kendi mâbedleri olarak ta­nırlar, fakat ibâdetlerinde kıble olarak Hıristiyanlar doğuya yönelirler. Yahudiler ise Beytülmakdis’e..

İbn Kayyım el-Cevziy diyor ki:

«Gerek Yahudilerin, gerekse Hıristiyanların yöneldikleri kıble, ilâhî vahiy ve emirle olmamıştır. Bu tamamen kendi aralarındaki rûhanî reislerin telkin ve te’siriyle meydana gelmiştir. Hıristiyanlar doğu tarafını, Ya­hudîler ise tabu kabul ettikleri kayayı seçtiler ve bu kaya Beytülmakdisʹin yanında tesbit ettikleri yerden kaybolunca (bir rivâyete göre göğe çık­mıştır) o yeri kıble edindiler. » Tevrat’da buna dair bir kayıt mevcut de­ğildir. Başka bir yerde kayıt aramaya da lüzum yoktur. Çünkü İsrâil mil­letinin ilk bin yıllık tarihini anlatan başlıca kaynak Tevrat’tır. Bu kitabı meydana getiren oniki kitabın en eskisi M. Ö. VII. yüzyılda ortaya çık­mıştır. Daha eski oldukları sanılan bazı yazılar da Hz. Musa’ya atfedil­mektedir. (M. Ö. 14-13 yüzyıl). Tevrat’ın son kitapları ise, M. S. II. yüzyılda biraraya getirilmiştir.

Görülüyor ki Musa Peygambere inen Tevrat bir hayli zaman geçtik­ten sonra toplanıp biraraya getirilmiştir. Bu gerçeği, sadece tarihî vesika­lar değil, bizzat İsrâil milleti tarafından yazılan kayıtlardan da öğrenmiş bulunuyoruz.

Hıristiyan din adamlarının kıble konusundaki iddia ve uydurmalarına gelince: Hz. İsa çarmıha gerildikten (! ) sonra ortadan kaybolmuş, pa­pazlardan biri Hz. İsa’ya rastladığını ve onun şu tavsiyede bulunduğunu iddia etmiş; İsâ Peygamber sözde ona demiş ki: «Güneş benim çok sevdi­ğim bir yıldızdır. Her gün benim selâmımı alır. Milletime de ki namaz kı­larlarken (ibâdet ederlerken) güneşe yönelsinler! »

Hıristiyan milleti bu uydurma haberi getiren papazı doğrulamış ve böylece ibâdetlerinde doğu tarafını kıble edinmişlerdir. (Bu hususta fazla bilgi için bak: Tefsîr-i Rûhuʹl-maanî Li-1-Alûsi: C. 2, S. 11. Beyrut baskı:?).

Ayrıca, Hazret-i Meryem’in doğu tarafına çekilip doğum yapmasının da bunda büyük te’siri bulunduğunu unutmamak gerekir.

İ’TİKADÎ YÖNÜ

«Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. »

«Her milletin bir yönü, yolu ve yöntemi vardır ki ona doğru yönelir. » Bu iki cümlede, İslâm milletlerinin hedef ve gayesi ta’yin edilmiş ibâdette kendilerine seçilip beğenilen kıble belirtilmiştir. Bu husustaki İlâhî emirler kesindir; yorum kabul etmez. O halde kıbleyi değiştirme yetkisi ne peygambere ne de ümmetinden herhangi bir ferde verilmiştir. Hiç bir ilim adamı, ya da müctehid bunu değiştirmeye salâhiyetli değildir ve olamaz da.. Namazda kıblenin farz kılınmasının sebebi işte budur. O halde kıble­nin farziyetini inkâr eden küfre düşer; namazda başka bir cihete yönele­nin ibâdeti makbul değildir. Zarurî haller müstesnâ..

Kıble hakkındaki âyetin tekrarı, gelecekte de kıblenin ayni cihet ola­cağını te’kid içindir.

«And olsun ki, Sana gelen bunca ilimden sonra kalkar da (farzedelim) onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, şüphesiz ki o zaman Sen de zâlimlerden olursun. »

Bu âyetten çıkarılan hükümlere gelince, şöyle sıralayabiliriz:

a) Müşriklere ya da kitap ehline itikad ve ibâdette uyan, onların ar­zusuna göre ibâdet eden kimse dinden çıkmış olur.

b) Onların kötü âdet ve geleneklerini, gayr-i ahlâkî yaşayışlarını tak­lîd edenler ise büyük günah işlemiş olurlar.

c) Kıble ehli, yani Kâbe-i Muazzamaʹya yüz çeviren, orayı kıble ka­bul eden kimse tekfîr olunmaz.

TAHLİLLER

Mescid-i Haramʹa yönelmek hakkında üç emir vardır. Bunun sebep ve hikmeti üzerinde duranların görüşleri kısmen olsun farklıdır:

a) İslâmʹda ilk nesh olayı kıble hakkında vuku’ bulmuştur. Bu sebep­le tekrar ve te’kide lüzum hâsıl olmuştur. (İbn Abbas R. A. ).

b) İnen üç emir arasında ahval ve şartlara göre bazı nüanslar vardır. Birinci emir Mekke’de Kâbe’yi görenlere ya da görebilme durumunda olanlaradır. İkinci emir Mekke’de olup Kâbe’yi göremiyenler içindir. Üçün­cü emir Mekke dışındaki bölgelerde bulunanlar içindir. (Fahrüddin er- Râzi).

c) Kurtubiyʹe göre: Birinci emir Mekke’de oturanlar içindir. İkinci emir diğer şehir ve kasabalarda oturanlar içindir. Üçüncü emir yola çı­kanlar, seyahat edenler içindir.

«Tâki insanlar için aleyhinize bir hüccet kalmasın! »

Meâlindeki âyetten maksad, kitap ehli (Yahudi ve Hıristiyan) din adamları, Tevrat ve İncilʹde son gelen peygamberin ümmetinin Kâbe-i Muazzama’ya yönelip ibâdet edecekleri hakkında bir takım işâret ve bel­gelere rastlamışlardı. Eğer Kâbe’ye yönelmeseydi, onlar bu açıdan da de­lil getirip. Hazret-i Muhammed’in (A. S. ) son peygamber olmadığını iddia eder, inkârlarında belgeli konuşurlardı.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

İbrahim Peygamberin sünnetleri kısmen beyan edildikten, O’nun Hakk’a dosdoğru yönelip teslimiyetinden bahsedildikten ve insanlık için İlâhî ver­gi olan bu nimetlerin cemiyet ve milletlerin tekâmülüne paralel yükselme kaydettiğine işâret edildikten sonra en son peygamber Hz. Muhammed (A. S. )ın gönderilmesiyle bu nîmetin tamamlanıp doruğuna yükseldiği ve artık Müslümanların Allahʹı gönülden anıp Oʹna şükretmeleri gerektiği, bunca nîmete karşı nankörlüğün küfre kapı açacağı en duyarlı cümlelerle ifâde ediliyor.

Ayrıca aşağıdaki âyetlerle son peygamberin bilhassa ilim ve hikmet­le gönderildiğine, ilim ve hikmetin beşer için yollarını aydınlatıcı tek meş’ale olarak bulunduğuna, bu meş’aleden mahrum kalanların üstün bir varlık ve kudret gösteremiyeceklerine dikkatler çekiliyor.