Al-i İmran Suresi 145-148. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ اَنْ تَمُوتَ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ كِتَابًا مُؤَجَّلًا وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الْاٰخِرَةِ نُؤْتِهِ مِنْهَا وَسَنَجْزِي الشَّاكِرِينَ وَكَاَيِّنْ مِنْ نَبِيٍّ قَاتَلَ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَثِيرٌ فَمَا وَهَنُوا لِمَا اَصَابَهُمْ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ وَمَا ضَعُفُوا وَمَا اسْتَكَانُوا وَاللّٰهُ يُحِبُّ الصَّابِرِينَ وَمَا كَانَ قَوْلَهُمْ اِلَّٓا اَنْ قَالُوا رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَاِسْرَافَنَا فِي اَمْرِنَا وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ فَاٰتٰيهُمُ اللّٰهُ ثَوَابَ الدُّنْيَا وَحُسْنَ ثَوَابِ الْاٰخِرَةِ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ

145.

Hiçbir kimse Allah'ın izni olmadan ölmez. Ölüm belirli bir süreye göre yazılmıştır. Kim dünya menfaatini isterse, kendisine ondan veririz. Kim de ahiret mükafatını isterse, ona da ondan veririz. Biz şükredenleri mükafatlandıracağız.

Diyanet İşleri

146.

Nice peygamberler var ki, kendileriyle beraber birçok Allah dostu çarpıştı da bunlar Allah yolunda başlarına gelenlerden yılmadılar, zaafa düşmediler, boyun eğmediler. Allah, sabredenleri sever.

147.

Onların sözleri ancak, "Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlıklarımızı bağışla ve (yolunda) ayaklarımızı sağlam tut. Kafir topluma karşı bize yardım et" demekten ibaretti.

148.

Allah da onlara hem dünya nimetini, hem de ahiretin güzel mükafatını verdi. Allah, güzel davrananları sever.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

145- Hiç bir cana Allahʹın izni olmadan ölmek yoktur. Bu, belli bir vakte bağlanmış yazılan bir yazıdır. Artık kim dünya sevâbı isterse ona ondan veririz; kim de âhiret sevâbı isterse, ona da ondan veririz. Şükredenleri mükâfatlandırırız.

146- Peygamberlerden nicelerinin mâiyetindeki birçok Allah dost­ları savaştılar da Allah yolunda kendilerine dokunan elem ve sıkıntılardan dolayı gevşemediler, zaaf göstermediler; boyun eğmediler. Allah sabre­denleri sever.

147- (Evet) onların (bu durumda da) sözleri şu oldu: «Ey Rabbi­miz! günahlarımızı, işlerimizdeki aşırılıklarımızı affedip bağışla; (hak yo­lunda) ayaklarımızı sâbit kıl; kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et. »

148- Bu sebeple Allah da onlara hem dünya sevâbını, hem âhiretin güzel sevâbını verdi. Allah iyi yararlı işlerde bulunan iyileri sever.

İLGİLİ HADÎSLER

«lynet (Iynet: Veresi mal satıp sonra onu sattığı fiattan aşağı bir fiatla satın al­mak suretiyle müşteriyi dolaylı yoldan faizli borç altına sokmaktır.) ile alım-satımda bulunduğunuz, öküzün kuyruğunu tutup (sadece) ziraatle yetinmekten hoşlandığınız ve böylece cihâdı terkettiğiniz zaman Allah üzerinize bir horluk, alçaklık indirir de sizi rahat bırakmaz; dininize (onun getirdiği hareket alanına) dönünceye kadar bu horluk ve aşağılığı sizden koparıp uzaklaştırmaz. » (Ebû Dâvud; İbn Ömer (R. A. )dan)

«Bir millet cihadı terkederse, herhalde Allah onların hepsini azâba uğratır. (Çalışma ve cihâd ruhunu kaybeden millet başkasına yem olur). » (Taberânî İsnad-i hasen ile Ebûbekir (R. A. )den)

«Ameller niyetlere göre (değer kazanır); herkese niyetinin karşılığı vardır. Artık kimin hicreti (niyet ve azmi) Allah ve Resûlüne ise, onun hic­reti Allah ve Resûlüllahadır. Kimin de hicreti elde edeceği bir dünyalık ve­ya evleneceği bir kadın ise, onun da hicreti niyet ettiği şeyedir. » (Buharî - Müslim: Ömer bin Hattab (R. A. )den)

HER CANLI ECELİYLE ÖLÜR

«Hiç bir cana, Allahʹın izni olmadan ölmek yoktur. Bu, belli bir vakte bağlanmış yazılan bir yazıdır. »

Varlık âlemi mutlak bir plâna göre idâre edilmektedir. Başıboş hiçbir varlık yoktur. Gayesiz ve amaçsız hiçbir olay cereyan etmez. Kâinat as­lında bir bütündür. Her parça bu bütünün bir harfini, ya da kelimesini mey­dana getirir. Nasıl 27 veya 28 harften kelimeler, kelimelerden cümleler, cümlelerden kitaplar, düşünceler ve hükümler meydana geliyorsa, kâi­nattaki varlıkların durumu da buna benzer. Her harf gelişigüzel kullanıl­dığında bir anlam taşımıyacağı, ölçülü ve dengeli bir kelime oluşturmuyacağı gibi, kâinattaki her parça da yaratıldığı gayeye uygun varlığını sür­dürmediği, hayat kanunu dışına çıktığı takdirde ölçü ve dengesini kaybe­deceği muhakkaktır.

Kâinattaki her tür canlının da bir başlangıç, bir de bitiş noktası var­dır. Bu noktalar Yüce Yaratan tarafından belirlenip hükme bağlanmıştır. Ancak bu kader çizgisinde canlının katkısı hiçbir zaman unutulmamalıdır. İlâhî ilim birçok hususlarda malûmata tabi’dir. Bitiş noktası bunlardan bi­ridir.

O halde her canlı hakkında önceden plânlanmış bir ecel vardır. Bu, Allahʹın kaza, kader, ilim ve irâdesiyle sıkı sıkıya bağlantılıdır. Kaza, Oʹnun koyduğu kanun ve hükümdür. Kader, vakti gelince o hükmün yerine gel­mesidir. İlim ve irâdesi her şeyi kapsayıp kuşatmıştır. Hiçbir olay O’nun ilim ve irâdesinin dışında meydana gelmez ve gelmesi de mümkün değil­dir. Canlıların eceli, onların kendi hayatlarını sürdürmedeki akıllarıyla ve içgüdüleriyle bir bakıma gizli bir anlaşma halindedir. Allah ezelle ebedi kucaklayan ilmiyle her canlının ne yapacağını, nasıl bir yol takip edeceği­ni ve nasıl bir sonuca kendini iteceğini bilir. Bu sebeple de o canlının ka­der çizgisini ona göre çizip hazırlar. Hikmet bu olunca hiç bir canlı eceli gelmeden ölmez, denilmiştir. Öldürülen de, zelzele, sel ve benzeri felâket­lerde hayatını kaybedenler de kendi ecelleriyle ölmüşlerdir.

Hakikat bu olunca, katilin suçu ne? diyemeyiz. Çünkü meydana ge­len ölüm olayında katilin de, maktulün da katkısı vardır. Allah ruhları ya­rattıktan ve her insanı dünyaya getirdikten sonra onların kendi irâdeleriy­le, akıl ve yetenekleriyle ne yapacaklarını bilip bu sonucu tesbit etmiş ve kaderlerini de ona göre plânlamıştır.

ECEL ÖNCEDEN TESBİT EDİLMİŞTİR

Kurʹân’da bu konu işlenirken insan aklına geniş yer verilmiştir. Ayrı­ca âyetteki uslûb ve anlatımla iki önemli hususa işâret vardır: Korkunun, savaşa katılmamanın eceli değiştirmiyeceği hatırlatılıyor. Ölümden korkan milletlerin yaşama şansı kalmadığına dikkatler çekiliyor. Diğer bir husu­sa da atıf yapılarak mü’minlerin Hz. Peygamberden sonra nasıl hareket etmeleri gerektiği bildiriliyor. Peygamberler, büyük kumandanlar, kahra­manlar ve değerli devlet adamları yol gösterici, imân gücünü artırıcı reh­berlerdir. Onların başlattığı büyük dâvalar onların ölümüyle son bulma­malıdır. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin vefatıyla artık her şeyin bitmiş oldu­ğunu düşünmek çok tehlikeli sonuçlar doğurur. Bu bakımdan Kur’ân’da, ortaya çıkacak olan böylesine hatalı bir düşüncenin İslâm’da yeri olma­dığı belirtiliyor. Allahʹın insan eceliyle ilgili emrini, kaza ve kaderinin de­rin anlamını bilen Allah dostlarının peygamberlerinin yanında yer alıp na­sıl savaştıkları, karşılarına çıkan engelleri imân ve sabırlarıyla nasıl aş­tıkları misal getiriliyor. Ecelin belirlenmiş vakti ve saati gelmeden ölüm olayının meydana gelmiyeceğine inandıkları için olaylar karşısında gev­şemedikleri, zaaf göstermedikleri ve boyun eğmedikleri bilhassa açıkla­nıyor. En tehlikeli ânlarda bile sözlerinin şu cümlelerden ibâret olduğu bir ölçü niteliğinde sergileniyor: «Ey Rabbimiz! günahlarımızı, işlerimizdeki aşırılıklarımızı affedip bağışla; (hak yolunda) ayaklarımızı sâbit kıl; kâfir­ler topluluğuna karşı bize yardım et. »

İMANLA BÜTÜNLEŞEN İRÂDE VE CESARET

«Peygamberlerden niceleri­nin maiyetindeki birçok Allah dostları savaştılar da... »

Kur’ân’da konumuzu oluşturan âyetlerle, gelip geçen ümmetlerden kendilerini Allahʹa verip hak uğrunda, din yolunda cihât edenlerin duru­mu örnek veriliyor. Sonra da onların kaza ve kader anlayışları, Sünnetullah konusundaki bilgileri, imân kuvvetinin hiçbir engel tanımadığı husu­sundaki sezişleri, kalblere neşter vurulurcasına işleniyor:

a) Allah dostluğunu her şeyin üstünde tutup insanlığın başbelâsı olan küfür ve tuğyanla savaşmaktan geri kalmadıkları,

b) Bu yüzden kendilerine dokunan her musibeti, karşılarına çıkan her felâketi ve birbirini izleyen şiddeti -insan cevherini ortaya çıkaran bir im­tihan bilerek- göğüsledikleri, savaş azmini, cihât aşkını elden bırakma­dıkları,

c) Önlerine çıkan her engelin ancak azimlerini, her sıkıntının sade­ce sabırlarını ve her felâketin yalnız imânlarını artırdığı,

d) Gevşemedikleri, zaaf göstermedikleri, her sıkıntıdan sonra geniş­liğin her belâdan sonra bir saadetin geleceğine inandıkları,

e) Vuruştukları, kan döktükleri, kanlarının döküldüğü, esir edildikle­ri, işkencelere uğratıldıkları, fakat boyun eğmedikleri belirtiliyor.

O mü’minlerin saadeti, nefsin rahatında değil, onu altetmede, geçici bir hayatta değil, sonsuzluk yurdunda aradıkları hatırlatılıyor.

f) İşin başında da, sonunda da kusur ve günahlarını dile getirerek tam bir teslimiyet içinde: «Ey Rabbimiz! günahlarımızı, işlerimizdeki aşı­rılıklarımızı affedip bağışla; (hak yolunda) ayaklarımızı sâbit kıl; kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et. » diye duâ ettikleri açıklanıyor.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Geçen âyetlerle Allah dostlarının nasıl bir ferağat-i nef içinde cihat ettikleri anlatıldı. Onların mümeyyiz vasıflarından bir kısmı çok anlamlı biçimde sergilendi. Allah dostu olmanın büyük bir bahtiyarlığa ve sonsuz bir saadete kapı açtığı vurgulandı. Aşağıdaki âyetlerle Allah dostluğunun hedefi belirleniyor. Başkasını, özellikle inkârcıları dost edinmenin nasıl bir gerilemeye yol açacağı hatırlatılıyor. Müʹminlere ancak Allah’ın sâhip çıkacağı, O’nun yardım edeceği anlatılırken inkârcılardan yardım bekle­menin sadece felâket ve dert getireceğine işâret ediliyor.