MEÂLİ:
145- Hiç bir cana Allahʹın izni olmadan ölmek yoktur. Bu, belli bir vakte bağlanmış yazılan bir yazıdır. Artık kim dünya sevâbı isterse ona ondan veririz; kim de âhiret sevâbı isterse, ona da ondan veririz. Şükredenleri mükâfatlandırırız.
146- Peygamberlerden nicelerinin mâiyetindeki birçok Allah dostları savaştılar da Allah yolunda kendilerine dokunan elem ve sıkıntılardan dolayı gevşemediler, zaaf göstermediler; boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.
147- (Evet) onların (bu durumda da) sözleri şu oldu: «Ey Rabbimiz! günahlarımızı, işlerimizdeki aşırılıklarımızı affedip bağışla; (hak yolunda) ayaklarımızı sâbit kıl; kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et. »
148- Bu sebeple Allah da onlara hem dünya sevâbını, hem âhiretin güzel sevâbını verdi. Allah iyi yararlı işlerde bulunan iyileri sever.
İLGİLİ HADÎSLER
«lynet (Iynet: Veresi mal satıp sonra onu sattığı fiattan aşağı bir fiatla satın almak suretiyle müşteriyi dolaylı yoldan faizli borç altına sokmaktır.) ile alım-satımda bulunduğunuz, öküzün kuyruğunu tutup (sadece) ziraatle yetinmekten hoşlandığınız ve böylece cihâdı terkettiğiniz zaman Allah üzerinize bir horluk, alçaklık indirir de sizi rahat bırakmaz; dininize (onun getirdiği hareket alanına) dönünceye kadar bu horluk ve aşağılığı sizden koparıp uzaklaştırmaz. » (Ebû Dâvud; İbn Ömer (R. A. )dan)
«Bir millet cihadı terkederse, herhalde Allah onların hepsini azâba uğratır. (Çalışma ve cihâd ruhunu kaybeden millet başkasına yem olur). » (Taberânî İsnad-i hasen ile Ebûbekir (R. A. )den)
«Ameller niyetlere göre (değer kazanır); herkese niyetinin karşılığı vardır. Artık kimin hicreti (niyet ve azmi) Allah ve Resûlüne ise, onun hicreti Allah ve Resûlüllahadır. Kimin de hicreti elde edeceği bir dünyalık veya evleneceği bir kadın ise, onun da hicreti niyet ettiği şeyedir. » (Buharî - Müslim: Ömer bin Hattab (R. A. )den)
HER CANLI ECELİYLE ÖLÜR
«Hiç bir cana, Allahʹın izni olmadan ölmek yoktur. Bu, belli bir vakte bağlanmış yazılan bir yazıdır. »
Varlık âlemi mutlak bir plâna göre idâre edilmektedir. Başıboş hiçbir varlık yoktur. Gayesiz ve amaçsız hiçbir olay cereyan etmez. Kâinat aslında bir bütündür. Her parça bu bütünün bir harfini, ya da kelimesini meydana getirir. Nasıl 27 veya 28 harften kelimeler, kelimelerden cümleler, cümlelerden kitaplar, düşünceler ve hükümler meydana geliyorsa, kâinattaki varlıkların durumu da buna benzer. Her harf gelişigüzel kullanıldığında bir anlam taşımıyacağı, ölçülü ve dengeli bir kelime oluşturmuyacağı gibi, kâinattaki her parça da yaratıldığı gayeye uygun varlığını sürdürmediği, hayat kanunu dışına çıktığı takdirde ölçü ve dengesini kaybedeceği muhakkaktır.
Kâinattaki her tür canlının da bir başlangıç, bir de bitiş noktası vardır. Bu noktalar Yüce Yaratan tarafından belirlenip hükme bağlanmıştır. Ancak bu kader çizgisinde canlının katkısı hiçbir zaman unutulmamalıdır. İlâhî ilim birçok hususlarda malûmata tabi’dir. Bitiş noktası bunlardan biridir.
O halde her canlı hakkında önceden plânlanmış bir ecel vardır. Bu, Allahʹın kaza, kader, ilim ve irâdesiyle sıkı sıkıya bağlantılıdır. Kaza, Oʹnun koyduğu kanun ve hükümdür. Kader, vakti gelince o hükmün yerine gelmesidir. İlim ve irâdesi her şeyi kapsayıp kuşatmıştır. Hiçbir olay O’nun ilim ve irâdesinin dışında meydana gelmez ve gelmesi de mümkün değildir. Canlıların eceli, onların kendi hayatlarını sürdürmedeki akıllarıyla ve içgüdüleriyle bir bakıma gizli bir anlaşma halindedir. Allah ezelle ebedi kucaklayan ilmiyle her canlının ne yapacağını, nasıl bir yol takip edeceğini ve nasıl bir sonuca kendini iteceğini bilir. Bu sebeple de o canlının kader çizgisini ona göre çizip hazırlar. Hikmet bu olunca hiç bir canlı eceli gelmeden ölmez, denilmiştir. Öldürülen de, zelzele, sel ve benzeri felâketlerde hayatını kaybedenler de kendi ecelleriyle ölmüşlerdir.
Hakikat bu olunca, katilin suçu ne? diyemeyiz. Çünkü meydana gelen ölüm olayında katilin de, maktulün da katkısı vardır. Allah ruhları yarattıktan ve her insanı dünyaya getirdikten sonra onların kendi irâdeleriyle, akıl ve yetenekleriyle ne yapacaklarını bilip bu sonucu tesbit etmiş ve kaderlerini de ona göre plânlamıştır.
ECEL ÖNCEDEN TESBİT EDİLMİŞTİR
Kurʹân’da bu konu işlenirken insan aklına geniş yer verilmiştir. Ayrıca âyetteki uslûb ve anlatımla iki önemli hususa işâret vardır: Korkunun, savaşa katılmamanın eceli değiştirmiyeceği hatırlatılıyor. Ölümden korkan milletlerin yaşama şansı kalmadığına dikkatler çekiliyor. Diğer bir hususa da atıf yapılarak mü’minlerin Hz. Peygamberden sonra nasıl hareket etmeleri gerektiği bildiriliyor. Peygamberler, büyük kumandanlar, kahramanlar ve değerli devlet adamları yol gösterici, imân gücünü artırıcı rehberlerdir. Onların başlattığı büyük dâvalar onların ölümüyle son bulmamalıdır. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin vefatıyla artık her şeyin bitmiş olduğunu düşünmek çok tehlikeli sonuçlar doğurur. Bu bakımdan Kur’ân’da, ortaya çıkacak olan böylesine hatalı bir düşüncenin İslâm’da yeri olmadığı belirtiliyor. Allahʹın insan eceliyle ilgili emrini, kaza ve kaderinin derin anlamını bilen Allah dostlarının peygamberlerinin yanında yer alıp nasıl savaştıkları, karşılarına çıkan engelleri imân ve sabırlarıyla nasıl aştıkları misal getiriliyor. Ecelin belirlenmiş vakti ve saati gelmeden ölüm olayının meydana gelmiyeceğine inandıkları için olaylar karşısında gevşemedikleri, zaaf göstermedikleri ve boyun eğmedikleri bilhassa açıklanıyor. En tehlikeli ânlarda bile sözlerinin şu cümlelerden ibâret olduğu bir ölçü niteliğinde sergileniyor: «Ey Rabbimiz! günahlarımızı, işlerimizdeki aşırılıklarımızı affedip bağışla; (hak yolunda) ayaklarımızı sâbit kıl; kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et. »
İMANLA BÜTÜNLEŞEN İRÂDE VE CESARET
«Peygamberlerden nicelerinin maiyetindeki birçok Allah dostları savaştılar da... »
Kur’ân’da konumuzu oluşturan âyetlerle, gelip geçen ümmetlerden kendilerini Allahʹa verip hak uğrunda, din yolunda cihât edenlerin durumu örnek veriliyor. Sonra da onların kaza ve kader anlayışları, Sünnetullah konusundaki bilgileri, imân kuvvetinin hiçbir engel tanımadığı hususundaki sezişleri, kalblere neşter vurulurcasına işleniyor:
a) Allah dostluğunu her şeyin üstünde tutup insanlığın başbelâsı olan küfür ve tuğyanla savaşmaktan geri kalmadıkları,
b) Bu yüzden kendilerine dokunan her musibeti, karşılarına çıkan her felâketi ve birbirini izleyen şiddeti -insan cevherini ortaya çıkaran bir imtihan bilerek- göğüsledikleri, savaş azmini, cihât aşkını elden bırakmadıkları,
c) Önlerine çıkan her engelin ancak azimlerini, her sıkıntının sadece sabırlarını ve her felâketin yalnız imânlarını artırdığı,
d) Gevşemedikleri, zaaf göstermedikleri, her sıkıntıdan sonra genişliğin her belâdan sonra bir saadetin geleceğine inandıkları,
e) Vuruştukları, kan döktükleri, kanlarının döküldüğü, esir edildikleri, işkencelere uğratıldıkları, fakat boyun eğmedikleri belirtiliyor.
O mü’minlerin saadeti, nefsin rahatında değil, onu altetmede, geçici bir hayatta değil, sonsuzluk yurdunda aradıkları hatırlatılıyor.
f) İşin başında da, sonunda da kusur ve günahlarını dile getirerek tam bir teslimiyet içinde: «Ey Rabbimiz! günahlarımızı, işlerimizdeki aşırılıklarımızı affedip bağışla; (hak yolunda) ayaklarımızı sâbit kıl; kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et. » diye duâ ettikleri açıklanıyor.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Geçen âyetlerle Allah dostlarının nasıl bir ferağat-i nef içinde cihat ettikleri anlatıldı. Onların mümeyyiz vasıflarından bir kısmı çok anlamlı biçimde sergilendi. Allah dostu olmanın büyük bir bahtiyarlığa ve sonsuz bir saadete kapı açtığı vurgulandı. Aşağıdaki âyetlerle Allah dostluğunun hedefi belirleniyor. Başkasını, özellikle inkârcıları dost edinmenin nasıl bir gerilemeye yol açacağı hatırlatılıyor. Müʹminlere ancak Allah’ın sâhip çıkacağı, O’nun yardım edeceği anlatılırken inkârcılardan yardım beklemenin sadece felâket ve dert getireceğine işâret ediliyor.