A'raf Suresi 142-145. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَوٰعَدْنَا مُوسٰى ثَلٰثِينَ لَيْلَةً وَاَتْمَمْنَاهَا بِعَشْرٍ فَتَمَّ مِيقَاتُ رَبِّهِٓ اَرْبَعِينَ لَيْلَةً وَقَالَ مُوسٰى لِاَخِيهِ هٰرُونَ اخْلُفْنِي فِي قَوْمِي وَاَصْلِحْ وَلَا تَتَّبِعْ سَبِيلَ الْمُفْسِدِينَ وَلَمَّا جَاءَ مُوسٰى لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ قَالَ رَبِّ اَرِنِٓي اَنْظُرْ اِلَيْكَ قَالَ لَنْ تَرٰينِي وَلٰكِنِ انْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ فَاِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرٰينِي فَلَمَّا تَجَلّٰى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقًا فَلَمَّا اَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ اِلَيْكَ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُؤْمِنِينَ قَالَ يَامُوسَىٰ اِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالَاتِي وَبِكَلَامِي فَخُذْ مَا اٰتَيْتُكَ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِرِينَ وَكَتَبْنَا لَهُ فِي الْاَلْوَاحِ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْعِظَةً وَتَفْصِيلًا لِكُلِّ شَيْءٍ فَخُذْهَا بِقُوَّةٍ وَأْمُرْ قَوْمَكَ يَأْخُذُوا بِاَحْسَنِهَا سَاُرِيكُمْ دَارَ الْفَاسِقِينَ

144.

Musa'ya otuz gece süre belirledik, buna on (gece) daha kattık. Böylece Rabbinin belirlediği vakit kırk geceye tamamlandı. Musa, kardeşi Harun'a, "Kavmim arasında benim yerime geç ve yapıcı ol. Sakın bozguncuların yoluna uyma" dedi.

Diyanet İşleri

143.

Musa, belirlediğimiz yere (Tur'a) gelip Rabbi de ona konuşunca, "Rabbim! Bana (kendini) göster, sana bakayım" dedi. Allah da, "Beni (dünyada) katiyen göremezsin. Fakat (şu) dağa bak, eğer o yerinde durursa sen de beni görebilirsin." dedi. Rabbi, dağa tecelli edince onu darmadağın ediverdi. Musa da baygın düştü. Ayılınca, "Seni eksikliklerden uzak tutarım Allah'ım! Sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim" dedi.

144.

(Allah) "Ey Musa! Vahiylerim ve konuşmamla seni insanlar üzerine seçkin kıldım. Öyleyse sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol" dedi.

145.

Musa için, Tevrat levhalarında her şeye dair bir öğüt ve her şeyin bir açıklamasını yazdık ve ona şöyle dedik: "Şimdi onları kuvvetle tut, kavmine de emret. Onları en güzeliyle alsınlar (uygulasınlar). Yakında size fasıkların yurdunu göstereceğim."

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

142- Musâ ile otuz geceye sözleştik ve onu bir on gün ile tamamladık. Böylece Rabbinin belirlediği (ibâdet ve Tevrat’ı almaya hazırlanmak için) vakit kırk gece olarak tamamlandı. Musâ, kardeşi Hârunʹa, «Kavmim arasında benim yerime geç; işleri düzene koy ve fesâtçıların yoluna uy­ma! » dedi.

143- Ne vakit ki Musâ belirlediğimiz vakitte geldi ve Rabbi onunla konuştu. Musâ: «Ey Rabbim! dedi, kendini bana göster de sana baka­yım». Rabbi ona: «Sen elbette beni göremezsin; ama dağa dikkatle bak, eğer yerinde durursa beni görebileceksin demektir», buyurdu. Rabbi da­ğa tecelli edince onu paramparça etti ve Musâ da bayılıp düştü. Kendine gelince, «Seni tenzih ve tesbîh ederim. Sana tevbe ile yöneldim ve ben müʹminlerin ilkiyim» dedi.

144- (Rabbi ona: ) «Ey Musâ! dedi, şüphesiz ki seni risâletimle (pey­gamberlik göreviyle) ve sözümle diğer insanlar arasından seçip üstün kıl­dım. O halde sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol! » buyurdu.

145- Biz onun için Levhalarʹda (dinî bir hayat düzenlemesi için) her şeyden bir öğüt ve her şeyin hükmünü açıklar mahiyette yazdık. (Artık ey Musâ! ) bunları çok ciddi olarak tut ve kavmine de bunların en güzelini (derleyip) tutmalarını emret. İlâhî sınırları aşıp azgınlık gösterenlerin yur­dunu size göstereceğim.

İLGİLİ HADÎSLER

Ashab-ı Kirâmʹdan Ebû Saîd el-Hudrî (R. A. ) anlatıyor:

- Yüzüne tokat vurulmuş bir yahudî, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe gelerek dedi ki: «Ya Muhammed! senin ashabından Ansar’a mensup bir adam yüzüme tokat vurdu. » Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ), «O adamı bana çağırın» diye emretti. Adam gelince, Resûlüllâh (A. S. ) sordu: «Neden buna tokat vurdun? » Cevap verdi: «Ey Allah’ın Peygamberi! Bu yahudinin yanından geçtiğim bir sırada «Musa Peygamberi insanlara üstün kılana hamd olsun» diyordu. Ben de, «Muhammedʹden de mi üstün kılmıştır? » diye sorduğumda, «Evet, ondan da üstündür» diye cevap verdi. Bunun üzerine öfkelendim ve bir tokat vurdum. »

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurdu:

«Beni peygamberler arasından ayırt edip seçmeyin. Çünkü insanlar kıyâmet günü kendilerinden geçip düşeceklerdir. İlk kendine gelen ben olacağım ve ansızın Musa ile birlikte Arş’ın ayağına tutunmuş olacağız. Ancak onun benden önce mi kendine geldiğini, yoksa Tûr’daki baygınlıkla mı karşılık gördüğünü bilemiyorum. » (Buharî/tefsîr: 7, diyat: 32. Bu hadîs, kitap ehliyle peygamberlerin hangisinin üstün olduğu hakkında bir tartışmaya gidilmesinin uygun olmayacağına yönelik bir anlatım belirtmek­tedir.)

KIRK GECE

«Böylece Rabbinin belirlediği vakit kırk gece olarak tamamlandı. »

Kırk gün, kırk gece ve kırk yıl, insan ruhunun gıda alabilmesi ve ol­gunlaşması bakımından çok önemlidir ve oldukça tesirlidir. O nedenle Mu­sa Peygamberʹin Tevrat’ı telakki edip alabilmesi için kırk gün oruç tutup kendini bütünüyle ibâdete vererek hazırlanması emredilmiştir. Aynı za­manda İlâhî lütuf ve nîmetleri kısa zamanda unutup buzağıya tapacak ka­dar alçalan ve Tevrat’ın emirlerinin çoğunu hayatlarına uygulamıyan İs­râiloğullarıʹnın yeni bir ruh, yeni bir imân ve sağlam bir irfan kazanabilme­leri ve Tevhîdʹin esasına ciddiyetle dönebilmeleri için kırk yıl yurtsuz, başı­boş ve şaşkın bir halde Arz-ı Mevûdʹdan da uzak bir bekleme dönemleri takdîr edilmiştir.

Nitekim bir gencin, ana-babasının gerçek kıymetini bilip takdîr etmesi ve onlar için duâ edip Allahʹa gönülden şükretmesi de daha çok kırk ya­şına gelince kendini hissettirir, yani bu şuur iyice o çağda gelişir. Ahkaf sûresinde özellikle buna işâret edilmektedir. Sevgili Peygamberimiz (A. S. ) kırk yaşına girdikten sonra risâlet göreviyle taltîf edilmiştir ve O da kırk gün ara vermeden ibâdeti tavsiye etmiştir. Çünkü başlanılan bir ibâdetin zevkine ancak böyle bir süre muntazam devam edildikten sonra varılabi­lir.

Bu hususta hadîslerde geniş bilgi verilmiştir. Biz birkaç tanesini teberrüken naklediyoruz:

«Cenaze namazını kırk kişinin kılmasında ayrı bir rahmet vardır. » (Bak: Ebû Dâvud/Cenâiz: 41)

« İki nefha arası kırktır.. » (Buharî/tefsîr: 78. Müslim/fiten: 141. Nesâî/mesacid: 3)

Açıklama: Bu, ya kırk gün, ya da kırk yıldır.

«Deccalʹın yeryüzünde eyleşmesi ne kadardır? » sorusuna Peygamberimiz (A. S. ) «Kırk gün» diye cevap vermiştir. (Ebû Davud/melahim: 14)

«Kurʹân’ı her kırk günde bir okuyup (hatmedin)» (Tirmizî/Kur’ân: 11)

«Müʹminlerden her kırk kişi bir müʹmin için şefaat ederler. » (İbn Mâce/cenâiz:. 19)

«İnsanın hilkati anarahminde kırk günde biraraya gelip (oluşur). » (Buharî/bedü’l-halk: 6, enbiyâ: 1- Ebû Dâvud/sünnet: 16- Ahmed: 4/7)

«Kim kırk gece yiyecek maddesini stok edip satmayarak ihtikârda bu­lunursa Allah ve Resûlünden ilgisi kesilir. » (Ahmed: 3/33)

«Kim kırk gün ilk tekbire ulaşarak cemaatle namaz kılarsa, kendisine iki berat yazılır: Ateşten berat, nifaktan berat. » (Tirmizî/salat: 64)

Bakara sûresi 51. âyetin tefsirinde de bu konuya geniş yer vermiş bulunuyoruz.

Tevrat’ta Musa Peygamberʹin kırk gece beklemesiyle ilgili şu sözler yer almaktadır: «Ve Rab Musa’ya dedi: Bu sözleri yaz; çünkü seninle ve İsraille bu sözlere göre ahdettim. Ve orada Rab ile kırk gün, kırk gece kaldı; ekmek yemedi ve su içmedi. Ve ahdin sözlerini, on emri levhalar üzerine yazdı. » (Tevrat-Çıkış: 34/27, 28)

Müfessirlerimizin çoğuna göre, Musa Peygamber, zilkade ayında ve zilhiccenin ilk on gününde ilâhî emre uyarak ibâdete kendini verip dünyevî bütün işlerden uzak kalmış ve böylece Tevrat’ı telakki etme düzeyine gel­miştir ki, bu süre olgunlaşıp ruhen iyice arınma dönemi sayılır.

Diğer bir rivâyete göre, Musa Peygamber otuz gün oruç tutup ibâdet etmiş ve on gün de inen Tevratʹı alıp hıfzetmiştir.

Aynı ayda, yani zilhicceʹnin ilk on gününde İslâm dininin hükümleri­nin tamamlandığı hakkında Arafatʹta Peygamberimiz (A. S. ) Efendimizʹe İlâhî vahiy indiği bilinmektedir. O bakımdan zilhicce’nin ilk on gününün kendine has ayrı bir feyiz, rahmet ve bereket havası vardır.

ALLAH’I GÖREBİLME İSTEĞİ

«Ey Rabbim! dedi, kendini göster de sana bakayım.. »

Peygamberlerin kalbinde kök salan Allah sevgisi, aşk derecesinde bü­tün hücrelerine sızmış ve ruhî yapılarını bütünüyle kaplamıştır. O neden­le çocuk, anasını görmeye nasıl çırpınıp can atarsa, Allah’tan gelen pey­gamber ruhu da öylece Allahʹı görmeyi arzular. Bu, o dereceye varır ki, bazan ölçü ve kıstasları, kural ve proğramı aşar. Nitekim Musa Peygam­ber de İlâhî hitabın inâyet ve feyzine mazhar olunca, ruhundaki aşk kay­nayıp ölçü ve kıstası bir anda unutuverdi ve bu mânevî ruh haleti içinde seslenerek «Ey Rabbim! kendini bana göster de sana bakayım.. » arzusu­nu dile getirdi. Tamamen ruhlaşamadığı için de, dağa akseden İlâhî tecelli karşısında bayılıp düştü.

Tevrat’ta bu olay şöyle yazılıdır: «Ve Musa dedi: Niyaz ederim, ken­di izzetini bana göster. Ve dedi: Ben bütün iyiliğimi senin önünden geçi­receğim, ve Rabbin ismini senin önünde ilân edeceğim ve lütfedeceğim adama lütfedeceğim ve acıyacağım adama acıyacağım. Ve dedi: Yüzümü göremezsin; çünkü insan beni görüp de yaşıyamaz. Ve Rab dedi: İşte, ya­nımda bir yer var ve kaya üzerinde duracaksın ki, izzetim geçtiği zaman seni kayanın bir kovuğuna koyacağım ve ben geçinceye kadar elimle se­ni örteceğim ve elimi kaldıracağım ve arkamı göreceksin, fakat yüzüm gö­rülmeyecek. » (Tevrat-Çıkış: 33/17-23)

Görüldüğü gibi, Tevrat’a insan sözü karıştığından Allah bir bakıma cismanîleştirilmiş ve asıl olay mecrasından kaydırılmıştır. Kurʹân İlâhî be­yânıyla hem konunun özünü vermekte, hem de Tevrat’ı tashîh etmektedir.

NEDEN ALLAHʹI GÖRMEK MÜMKÜN DEĞİLDİR?

«Rabbi ona, sen elbette beni göremezsin... buyurdu. »

Allah, her türlü zaman, mekân, sûret, yön ve düşüncenin ötesinde, mahiyeti bizce bilinmeyen ve bilinmesi mümkün olmayan öncesiz, sonra­sız en yüce kudrettir. Ancak sıfatlarının tecelli ve tezahürleriyle bilinebi­lir. Gözler Oʹnu idrâk edemez, O bütün gözleri ilmiyle, kudretiyle, rahmet ve inâyetiyle kapsayıp kuşatmıştır. İnsan ise, önce sonsuz bir kudret de­ğildir; başlangıcı, sonu, sınırı vardır. Zaman, mekân, suret ve düşünce sı­nırları içindedir. Küçücük bir karıncanın yerküreyi bir top gibi görmesi na­sıl mümkün değilse, insanın da Allah’ı, O sonsuz ve sınırsız kudreti gör­mesi öylece imkânsızdır. Sınırı ve büyüklüğü kesin ölçülerle bilinmeyen, fakat sınırı olan kâinatı bilip bir bütün halinde göremiyor, kapsayamıyoruz. Nerede kaldı Allah’ı görebilmemiz..

Allahʹın ilim ve kudretinin tecelli ve tezahürlerinden bir kısmını görüp anlamamıza gelince, şöyle bir misal verebiliriz: Kentin her ev ve sokağına uzanan elektrik akımını ancak belli cihazlarla anlamak mümkün oluyor. Akımı bizzat göremiyoruz. Onun gibi Allahʹın tecelli eden ilim ve kudre­tinin tezahürlerini görebiliyor, ama o kudretin kendisini göremiyoruz.

Ancak âyette bir incelik var: Cenâb-ı Hak, Musaʹya; «Elbette sen be­ni göremezsin! » buyurmuş da, «Ben görülmem veya görülemem» buyurmamıştır. Bundan anlıyoruz ki, Âhiret âleminde Oʹnun cemalini keyfiyeti biz­ce meçhul bir anlamda görmek mümkündür.

PEYGAMBER (A. S. ) EFENDİMİZ’İN MİʹRAC GECESİ RABBINI GÖRME OLAYI

Sözü edilen her iki mesele de farklı rivâyet ve yorumlara konu olmuş, ciltlerle kitap yazılmıştır. Biz onları bir bir nakletmeyi uygun bulmuyoruz. Çünkü hacmimiz ve konumuz buna müsait değildir. Sadece meseleyi di­nî, İlmî ve aklî yönden ele alıp özetlemeyi yararlı görüyoruz.

Peygamberimiz (A. S. ), Miʹrac gecesi Rabbim görebilmişse, Onun gibi «ulû’l-azim»den sayılan Musa Peygamber neden görememiştir? Bunun cevabı gayet açıktır:

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin, Miʹrac gecesinde maddî yapısı ruhî ya­pısına dönüşmüş ve bütünüyle ruhlaşmıştı. Böylece o, bir bakıma zaman ve mekân kaydından sıyrılarak fizikötesinde Rabbinin dilediği mânevî ma­kama yükselip İlâhî kudretin azamet ve esrarını müşahede bahtiyarlığına erişmiştir. Kâinat bir tepsi görünümünde gözlerinin önüne serilmiş, İlâhî sanatın bediʹ örneklerinden birine daha şâhit olmuştur. Ve özel bir tecelli eseri Rabbim keyfiyetsiz olarak görüp O’nun Cemal sıfatının füyuzatına mazhar kılınmıştır.

Şüphesiz ki, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin şerefli ruhları, ezelde iItifat-i sübhaniyeye lâyık görüldüğünden yüksek bir kudreti kendinde ta­şıyordu. O bakımdan onun için sözü edilen tecelliler, ilk yaratılan Kalem ile Levh-i Mahfuzʹa yazılmıştı. Sırası gelince aynen gerçekleşti. Artık İlâhî Cemal sıfatının tecellisi karşısında bayılması, kendinden geçip şuursuz kesilmesi söz konusu değildir. Hem Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz, pey­gamberler zincirinin en son, fakat en büyük halkasıdır. Peygamberlerin herbiri birer inci, o, onların ortasında büyük bir pırlantadır. Bütün milletlere ve çağlara seslenme görevini yüklenmiştir. O halde şerefli ruhları Kı­yâmete kadar kâinatın üstünde bulunup yer ve gökleri nuruyla aydınlat­maya devam edecektir. Çünkü kâinat o nurdan yaratılmıştır, yani Onun nuru, kâinatın özü ve mayasıdır.

İşte Musa Peygamber (A. S. ) bu mazhariyetlerle taltîf edilmediğinden kendine has bir sınırda bulunuyordu. Bütün insanlara değil, sadece İsrâ­iloğullarıʹna gönderilen bir peygamberdi. Hem İlâhî tecellilere, Cemal sı­fatının ezelî nurunun dağa yansımasına şâhit olurken, bedeni ruhuna dö­nüşmemiş, sadece beden bütünüyle ruhuna tabi olarak maddî alemle bir süre ilgisini kesip beşeri ihtiyaçlarını tatil etmiştir. O bakımdan Cemal sı­fatının yansıyan tecellisine bile tahammül edememiştir. Aynı zamanda Musa Peygamber, Tur dağında, zaman, mekân, suret ve düşünce sınırları içinde bulunarak Rabbısıyla, Onun surette tecelli eden Kelâmıyla konuş­muştur.

İlâhî kelâm veya vahiy önce, bir nur şeklinde ağaçta tecelli etmişti. Bu, suretten surete seslenme, konuşma kolaylığını getiriyordu. O bakım­dan vahyin bu ilk döneminde Musa Peygamber fazla bir sarsıntı geçirmemiştir. Eğer Allah doğrudan Musaʹya hitap etmiş olsaydı, mümkün değil Musa dayanamaz, bir anda erir ve tükenirdi. Çünkü O çok Yüce Kudret’in doğrudan hitabını ancak tamamen ruhlaşıp her türlü maddi kayıtlardan, zaman ve mekân kavramlarından sıyrılan bahtiyarlar kaldırmaya güç ge­tirebilirler. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin Mi’rac gecesindeki durumu işte bu esrara bürünmüş bir derecede idi. Konuyu dikkatle incelediğimizde, Mekke’deki yatağı henüz soğumadan Mi’rac’dan dönmüş bulunuyordu. Bu da O’nun o gece tamamen ruhlaştığını isbatlayan belgelerden biridir.

VAHİY İNDİĞİNDE PEYGAMBERİMİZİN BAYGINLIK GİBİ BİR HAL GEÇİRMESİNİN SEBEBİ

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e vahiy indiğinde, durumu bir anda değişiverir, baygınlık geçirir gibi bir hal alırdı. Sebebine gelince: Risaletin taşıdı­ğı yüksek hikmetin ışığında şöyle bir açıklamada bulunabiliriz: Vahiy, Al­lahʹın Kelâm sıfatının bir tecellisidir. Onu getiren melek ise en büyük Ruh’tur, yani melekût âleminde ondan daha büyük bir melek ve ruh yok­tur. Böylece insanın kaldırmaya takat getiremiyeceği iki büyük kudret bir­den inmiş oluyordu. O bakımdan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in sözü edi­len iki kudretle uyum haline girmesi gerekiyordu. Bedenî ruhuna dönüşür­ken madde âlemiyle ilgisi kesiliyor ve bütünüyle mânaya yönelmiş oluyor­du. Renginin değişmesi, yerinde hareketsiz kalması bu dönüşme ve oluş­manın tabii neticesi idi.

Musa Peygamberʹe gelince, o, yukarıda da belirttiğimiz gibi, inen kud­retin önce surette tecellisiyle telâkkisi mümkün ve kolay bir düzeye geli­yor, sonra da sûretten sûrete geçiş sağlanıyordu. O nedenle bedeni ruhlaşmadığından kendisinde fazla bir değişiklik müşahede edilmiyordu. Ama Tur’da Allahʹın Cemal sıfatının dağa yansıması, her ne kadar ilk anda baş­ka bir sûrette tecelli etmişse de, tarifi gayr-i mümkün bir nur görünümün­de olup madde kesafetini eritip tuz-buz edecek yüksek bir kudreti hâiz olduğundan Musa Peygamberʹin maddî varlığı tahammül edememiş, ru­hundaki peygamberlik nuru sayesinde eriyip yok olmaktan kurtulmuştur.

Nitekim Şeyh Muhyiddîn el-Arabî (K. S. ) bu hususu, Fütuhat-i Mekkiye’nin üçüncü cildinde çok doyurucu bir anlatımla açıklamıştır. O bakımdan bu önemli konuyu daha çok Şurâ sûresi 51. âyette açıklamış bulunuyoruz.

ÂHİRET ÂLEMİNDE ALLAHʹI GÖRMEK MÜMKÜN MÜ?

Naklî deliller bunun mümkün olduğunu belirtmektedir ki doğrudur. Çünkü insanoğlu dünyada eskiyen ve yaşadığı âlemin şartlarına göre ha­zırlanan beden denilen elbiseyi ölüm olayı ile attıktan sonra bir süre Berzah âleminde ruhî bir tekâmül geçirir ve böylece ruh, ikinci âlemin şart­larına elverişli ve oradaki şartlarla uyum sağlayacak yeni bir bedene gir­meye hazırlanır. O beden artık eskimiyecek, yıpranmıyacak ve ölmeyecek bir özelliktedir. Âhirette ruhla birleşip bir bakıma ruhlaşması, ona ayrı bir nitelik ve hususiyet kazandırır. Cennet’te aldığı gıdalar da onun bu ya­pısıyla uyum sağlar vasıftadır; oradaki yiyecek maddelerinin posası yoktur, yenilince hemen enerjiye dönüşür ve kendine has artığı buharlaşarak be­denden ayrılır.

O halde insan, Âhiretʹte daha çok ruhlaştığı ve Dünya’daki câri birçok kayıtlardan kurtulduğu, meleklerle birarada bulunduğu, onları rahatlıkla gördüğü ve her an kaynaşma halinde bulunduğu için Allah’ın Cemal sıfatı­nın tecellisini çok net biçimde müşahede etmeye elverişlidir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Âhiret âleminde Cennet’e girenler, Allahʹın Cemal’ini veya Oʹnun tecellisini ayan-beyân görürler. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ümmetine bu müjdeyi vererek şöyle buyurmuştur:

«Şüphesiz ki sizler, şu bedir gecesinde ayʹı gördüğünüz gibi, Rabbınızı göreceksiniz... » (Buharî/mevakıyt: 16, tevhîd: 24- Müslim/mesacid: 211, 212- İbn Mace/ mukaddeme: 13- Ahmed: 4/360, 365)

TEVRATʹIN TOPTAN İNDİRİLMESİ VE LEVHALARA YAZILMASI

«Biz onlar için Levhalarʹda (dinî bir hayat düzenlemesi için) herşeyden bir öğüt ve herşeyin hükmünü açıklar mahiyette yazdık. »

Gerek bu âyetten, gerekse aynı sûrenin 150 ve 154. âyetlerinden ve Tevrat’taki anlatım şeklinden bu kitabın parça parça değil de bir defada bütünüyle indirildiğini ve Musa Peygamber tarafından papirüs kil levha­lar üzerine yazıldığını anlıyoruz. Ancak Şeyh Muhyiddîn el-Arabî, kendi ke­şif ve müşahedelerine dayanarak Fütuhatta şöyle diyor: «Allah, Tevratʹı kendi eliyle (kudret kalemiyle) yazdı. » (el-Fütuhatü’l-Mekkiyye/Vasl-el-Kalem ve’l-Levh: 3/221)

Müfessirlerden çoğuna göre, Musa Peygamber’e indirilen ilk hüküm­ler iki levha üzerinde konular özetlenmiş şekilde bulunuyordu. On emir de bu hükümler arasında yer alıyordu. Sonra diğer hükümler ihtiyaç duyulduk­ça indirilmiştir.

Bu yorumun sahîh olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü müfessirler Tev­ratʹın Çıkış bölümünde kapalı bir şekilde anlatılanı bir bakıma dikkate ala­rak böyle bir sonuca varmışlardır. Oysa biz Tevratʹın o kısmının değiştiri­lip değiştirilmediğini kesin olarak bilmiyoruz.

Ünlü İngiliz ilim adamlarından James CHURCHWAR bu konuda bilim­sel bir araştırmasına dayanarak diyor ki:

«Musa, derin bilgili ve bir üstad idi. Dinde ve bilimde yüksek derece­lere erişmişti. Tevrat’taki hataların kaynağı ise başkadır. Musa Tevrat’ı doğru yazmıştı ve sembollerle ifade etmişti. Sonraki tercemeler bunları bozmuştur. Musaʹnın yazıları Mısır hiyeroglifi ve hiyaretikleriyle yazılmış­tır. Papirüs kil tabletler üzerine yazmıştı. İsrâiloğulları’nın Mısırʹdan çıkma­larından sekiz asır sonra Ezra bir grupla beraber İsrâil tarihiyle ilgili bütün tabletler ve yazıları biraraya toplayarak bunları bir kitap şekline soktu, Tevrat meydana geldi. Ezra ve yardımcılarının Mısır yazısı hakkında de­rin bilgileri olmadığından bu yanlışlıkların olması tabiidir. O yazıları yalnız bir üstad anlayabilirdi. Bunların yetersizliklerini Mısır, Kaide, Hindu ve Ma­ya belgelerinde gördüğümüz orijinallarıyla karşılaştırdığımızda anlıyoruz. Musa’nın yazdıkları makuldür. Onlar ise saçmaladılar, çok yerde anlama­dıkları sembollere rastlayınca oraya tarihî hikâyeler, efsaneler sıkıştırdı­lar. » (MU-Tarih Öncesi Evrensel Uygarlık: 1978/61)

Ezra kimdir?

Yahudilikle ilgili kuralları biraraya getiren büyük haham (M. Ö. V. yüzyıl) Babil ülkesinde Pers sarayının çevresinde yaşadı ve yahudilikle ilgili işlerle görevlendirildi. (Mu-1978/61)

Ayrıca Tevratʹta ayrı bir bölüm oluşturan EZRA kitabı yer almaktadır. Bu bölümde Fars ve Babil krallarından, İsrâiloğulları’ndan; sonra da İsra­il kavminin soy itibariyle sayılarından ve soy ağaçlarından söz edilir. Ez­ra’nın İsrâiloğullarıʹnın başına geçip onları yeniden irşâd edip Rabba çe­virdiği anlatılır. (Tevrat-Ezra: 466-476)

Sözünü ettiğimiz bölümde Babil kralı Nebukadnetsar’dan bahsedildiği­ne bakılırsa, bu ismin aslının Nabukodooser olduğu (M. Ö. VI. yy. )da yaşa­dığı ortaya çıkıyor ki, James CHURCHWAR’ın tesbitinin isabetli olduğu an­laşılıyor.

Ayrıca Musa’ya (A. S. ) indirilen kutsal kitabın levhalar üzerine yazılı olduğu Tevrat’ta geniş şekilde bahsedilmiştir. Onlardan bir bölümünü nak­letmek suretiyle bir netice çıkarmak istiyoruz:

«Musa Peygamber dağdan inince İsrâiloğullarıʹnın altundan bir bu­zağı yapıp tapındıklarını görmüş ve öfkesi alevlenerek elindeki levhaları atıp dağın eteğinde onları kırdığı, sonra da Rabbin Musa’ya: «Kendin için evvelkiler gibi iki taş levha yont ve kırdığın levhalar üzerinde olan sözleri bu levhalar üzerine yazacağım. » dediği belirtilmektedir. Kanaatımızca bu da bir terceme hatasıdır. Çünkü Musa Peygamberʹin levhaları kırılıp par­çalanacak şekilde yere çarpması düşünülemez. Ayrıca kırılan levhaların yerine yeni levhaları yontup hazırladıktan sonra Tevrat metinlerini Allah’ın değil, Musa’nın yazması söz konusudur. O kısımda da bir hata sırıtmak­tadır. (Geniş bilgi için bak: Tevrat-Çıkış/32)

İNDİRİLEN HÜKÜMLERİN EN GÜZELİ

«Ve kavmine de bunların en güzelini (der­leyip) tutmalarını emret. »

Âyetin zâhirine bakılınca, Allah kelâmı olan Tevrat’ın güzel ve en gü­zel diye bazı kısımlara ayrıldığı anlaşılıyor. Oysa Allah sözünün hepsi güzelin en güzelidir. Hepsi de son derece yararlı ve yol göstericidir. Ancak konunun biraz derinliğine indiğimizde görürüz ki, İlâhî hükümlerden ahlâ­kî, itikadî ve sosyal anlamda öyleleri vardır ki, insan ruhunu cilâlar, vic­danları geliştirir; uygulanınca da insanı olgunlaştırır; meselâ gösterişten uzak sırf Allahʹın hoşnutluğuna erişmek için yapılan ibâdet, Allah yolun­da mal ve canı vakfederek hizmete koyulmak; karşılığını yalnız âlemlerin Rabbından bekleyerek insanlara yardımcı olmak o hükümlerin en güzelle­ridir. Ancak unutmayalım ki, bu, biz insanlara nisbetledir. Ailenin veya toplumun önemli bir ihtiyacının karşılanmasını sağlayan, açılan bir yara­yı kapamayı gerçekleştiren bir hüküm o aile ve o topluma göre, hüküm­lerin en güzelleridir. Bir başka hüküm, başka bir millet ve kavimden yana birçok faziletlere kaynak teşkil ediyorsa, o da onların yapısına göre, en gü­zel hükümlerden biridir. Böylece İlâhî hükümler uygulandıkları aile, top­lum, kavim ve milletlerin ihtiyaç, yarar ve saadetlerine oranla güzellik ve daha güzellik vasfını alır. Yoksa aslında Allah’ın bütün hükümleri, hüküm­lerin en güzeli, sözleri de sözlerin en güzelidir. Tıpkı yeryüzünde insanlara verilen gıda maddeleri gibi, onların hepsi de ilâhî nîmetin hüviyet ve dam­gasını taşıdığı için son derece güzeldir, ama insanlara nisbetle, kişilerin zevk ve ihtiyacına, iştiha ve arzusuna göre değer ölçüsü sınıflandırılır.

İşte Tevrat’ın taşıdığı İlâhî hükümlerin « en güzelinin ve en iyisinin dinlenip tutulması, » sözü bu hususlara işâretle söylenmiştir.

Kurʹân’da Allah sözünün en güzel söz olduğu şöyle ifade edilir:

«Allah sözün en güzelini indirdi...» (Zümer sûresi: 23)

Âyetin son kısmında ise, «Rabbından saygı ile korkanların ondan de­rileri ürperir, sonra da hem derileri, hem kalbleri Allahʹın zikrine yumuşar» sözleri yer almakta, İlâhî kelâmın ne kadar güzel, faydalı, yönlendirici ol­duğu istisnasız belirtilmektedir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, İsrâiloğullarıʹnın düzenli, disiplinli dinî bir hayat yaşamaları için Tevrat’ın indirildiği belirtildi. Sonra da bununla amel et­tikleri takdirde, İlâhî sınırları aşan bir kavmin yurduna yerleştirilecekleri müjdelendi.

Aşağıdaki âyetlerle, imân nîmetine erişen ve ilâhî inâyete lâyık görü­lenlerin her geçen gün tevazularının artmasına işaret ediliyor, büyüklük taslayanların imân nîmetinden yoksun kalacakları haber veriliyor; İlâhî âyetlere ve âhirete inanmayanların amellerinin boşa gideceğine dikkatler çekilerek hem İsrâiloğulları, hem de inkârı sanat edinen maddeciler uya­rılıyor. Mü’minlerin bu hususta çok dikkatli olmaları kapalı bir anlatımla işleniyor.