MEÂLİ:
142- Yoksa siz, Allah sizden cihâd edenleri belirleyip ortaya çıkarmadan, sabredenleri belli etmeden Cennetʹe gireceğinizi mi sandınız?
143- And olsun ki, ölümle karşılaşmadan önce onu temenni edip duruyordunuz. İşte onu gözlerinizle bakarak görüyorsunuz.
144- Muhammed de ancak bir peygamberdir. Ondan önce nice peygamberler gelip geçti. Eğer O ölür, ya da öldürülürse, ökçeleriniz üzerine gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim geriye dönecek olursa, Allahʹa elbette hiçbir zarar veremez. Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır.
İNİŞ SEBEBİ
Uhud savaşında İslâm mücâhitleri gerek aralarındaki münafıkların tahrikiyle, gerekse ikinci bir emri beklememekte bir sakınca görmemeleri sebebiyle yenilgiye uğradılar. Münafıklar bu arada fırsatı değerlendirerek Muhammed (A. S. )ın öldürüldüğünü etrafa yaymaya çalıştılar. Bu haber bir anda şok teʹsiri yarattı, mü’minlerin morali bozuldu. Bu sonucu da iyi değerlendirmek için yine münafıklar kitle psikolojisinden yararlanarak şöyle telkinde bulundular: «Artık olan olmuş, Muhammed ölmüştür. Elinizi, yani dostluk elinizi Mekke müşriklerine uzatın. Çünkü nihayet onlar sizin kardeşlerinizdir. » Şüphesiz ki bu sözler her türlü saygı ve imân sınırını aşıyor, güneşin batıp bir daha doğmamasını arzuluyordu.
Münafıkların bu olumsuz yöndeki propagandasını ve kopardıkları yaygarayı tesirsiz hale getirmek için kumanda mevkiinde olanlar durmadan mü’minlere güven ve cesaret veriyor, dağılan askeri toparlamaya çalışıyorlardı; derken 144. âyet indi.
İLGİLİ HADÎSLER
«Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin; Allahʹtan âfiyet (beden ve ruh selâmeti) isteyin. Ama düşmanla karşılaştığınızda sabredin ve bilin ki, Cennet kılıçların gölgesi altındadır. » (Sahîh-i Buharî - Müslim)
«Bir peygamberin Allah yolunda öldürdüğü kimseye karşı Allahʹın gazabı şiddetlendikçe şiddetlenir. Allahʹın peygamberinin yüzünü yaralayıp bozan bir topluluk üzerine Allahʹın gazabı elbette şiddetlenmiştir. » (Buharî - Terğîb - Terhîb)
FAZÎLETİN HEDEFİ SAADETTİR
«Yoksa siz, Allah sizden cihât edenleri belirleyip ortaya çıkarmadan, sabredenleri belli etmeden Cennetʹe gireceğinizi mi sandınız? »
Gerçek fazîlet, Allah’a imân doğrultusunda insanlığa iki cihan saadetinin kapısını açmaya ve bu uğurda sınırlı ömrü harcamaya çalışmaktır. Unutmayalım ki bu kapının açılması bilgi, cesaret, mücadele, hayırhahlık, cihâd ve Allah yolunda harcama ister. Bütün bunlar sözü edilen fazîletin mihengi sayılır. O halde insanlıktan yana bu ölçüdeki düşünceler muhterem olmakla beraber yeterli değildir; tatbikatta vücut bulması gerektir.
Kurʹân’da bilhassa imândan kaynaklanıp gelen fazîletin iki önemli belirtisi üzerinde duruluyor:
1. Allah yolunda cihadı ibâdet bilip küfür ve tuğyanı durdurmak, Allah dinini üstün kılmak için durmadan çalışmak,
2. Bu uğurda bir nice sıkıntılara göğüs gerip, «saadete erişmek mücadelesiz, külfetsiz ve belâsız olmaz» inancından hareketle sabrı ve gayreti elden bırakmamak.
İslâm’ın mü’mine sunduğu bu iki ölçü, ya da alâmet, hayata ciddi bir hareket kazandırmayı, uyuşukluğu yenmeyi, imân aksiyonunu devamlı sahnede tutmayı amaçlar. Bu bakımdan her mü’min şu dünya hayatındaki yerini ve görevini bilip belirlediği oranda Allah’a yakındır ve her insan da Allahʹa yakın olduğu nisbette saadete erişmiştir.
İşte Allahʹın değişmiyen sünnetlerinden biri de budur. Kur’ân’ın hayat verici havasına giren herkes bu sünneti bilmek ve kendini ona göre hazırlamakla yükümlüdür. Aksi halde imân ve dindarlık ruhta ve mânada değil, sadece kelimede ve isimde kalır.
Cennet mutlak saadet yurdudur. Yolu ise, Allah’a dosdoğru imândan sonra din ve ahlâka karşı çıkanlarla cihâd etmektir. Ne var ki bu yolun üzerindeki dikenlere ve engellere katlanmak gerekir. Bu da sabır ve tahammül ister; aynı zamanda dünyada da mes’ud olmanın ilk ve son ölçüsüdür.
İNSAN ANCAK ALLAH’A TAPAR
«Eğer Muhammed ölür veya öldürülürse, ökçeniz üzerine gerisin geriye mi döneceksiniz? »
İnsan olmanın ölçü ve anlamı, Yaratanʹını bilip O’na tapma bilincine erişmektir. Aynı zamanda sınırlı hayat düzeyinde nelerle yükümlü tutulduğunu anlayıp hareket stratejisini çizmektir. Diğer bir deyimle Allah’ın koymuş olduğu hayat kanununa göre plânlı ve proğramlı yaşamasını bilmektir. İnsanı diğer canlılardan ayıran özelliklerden biri ve belki başta geleni bu değil midir?
Bu sebeple Kur’ânʹda sözü edilen konuya sık sık değinilmiş ve bütün uyarılar yapılmıştır. Konumuzu oluşturan âyetlerle buna ayrı bir açıdan ağırlık kazandırılmış ve dikkatlerin Yüce Yaratana çevrilmesi amaçlanmıştır.
Peygamberler, büyük mürşidler, velîler, âlimler ve sâlihlerin görevi, insanlara bu imân ve şuuru aşılamak değil midir? Allah’ı bırakıp insana kul olmanın milletlere ve nice insan topluluklarına çok pahalıya mal olduğunu unutmamak gerekir. Fânilere, Allahʹa taparcasına tapmak veya bütün kuvvet ve kudreti onlarda görmeye ve göstermeye çalışmak şirke kapı açmaz mı? Hıristiyan din adamları yanlış terceme edilen İncil’in tesiri altında kalarak bu hataya düşmediler mi? İsâ Peygambere Allah’ın oğlu diyecek kadar ağır bir şirki imânlarına karıştırıp onun İlâhî rengini değiştirmediler mi? Müslümanların böylesine fâhiş ve de tehlikeli bir hataya düşmemeleri için Kur’ânʹda Muhammed (A. S. )den söz edilirken «Allahʹın kulu ve resûlü» tabiri kullanılmıştır. Birçok âyetlerle de Peygamberin asıl görevinin neler olduğu belirtilmiş, ona bir sınır çizilerek müʹminlere en sağlam ölçü verilmiştir.
Konumuzla ilgili âyetle, kuvvet ve kudretin Allahʹa alt olduğu vurgulanırken Muhammed (A. S. )ın sadece teblîğ ve irşâd ile görevli bulunduğu, ondan önce de bu vadide bir nice peygamberlerin aynı görevle gelip geçtiği hatırlatılır.
Çünkü amaç, peygamberin şahsiyeti değil, onunla gönderilen hidâyetin ışığı, hakk’ın nûrudur. Peygamber hidâyetin kapısını açıp İlâhî nuru kalblere ve dimağlara çevirerek insanları aydınlatmaya çalışır. Bunun temelini atar, esas ve prensiplerini koyar ve böylece görevi tamamlanır. Ondan sonra inanan bahtiyarlar bu hizmeti canla-başla sürdürürler.
Konuyu özetliyecek olursak:
Muhammed (A. S. )in ölmesi ya da öldürülmesi, dinde bir sarsıntı, bir gerileme ve zaaf sebebi olmamalıdır. Çünkü O da diğer peygamberler gibi bir insandır; elbetteki bir gün ölecektir. Peygambere ihtiyaç -İlâhî âdet ve sünnet gereği- dini teblîğ içindir. Teblîğ görevi tamamlanınca artık maksat gerçekleşmiştir. O halde Peygamberin vefatı, dinden dönmeyi gerektirmez, bilakis O’nun kurduğu İlâhî nizamın bütün sadelik ve parlaklığıyla korunması ve sürdürülmesi hususunda yeni bir devir başlar.
Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz teblîğiyle görevli bulunduğu nizamı kurduktan ve görevini tamamladıktan sonra ümmetine şu tavsiyede bulunmuştur:
«Size iki şey bırakıyorum, onlara sarıldığınız müddetçe sapıtmazsınız: Allahʹın Kitabı ve Peygamberinin Sünneti... » (El-Hâkim: İsnad-i Sahih ile İbn Abbas (R. A. )dan)
Gün geldi, Kur’ân’ın açıkladığı kaza gerçekleşti; Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz vefât etti. Bu acı haberi duyan mü’minler beyinlerinden vurulmuşa döndüler; çoğu buna inanmak istemiyordu. Hiç kimsenin ağzı ve dili «Muhammed (A. S. ) ölmüştür» demeye varmıyordu. Büyük sahabi Hz. Enes (R. A. ) diyor ki: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Medineʹye ayak bastığı gün her şey aydınlığa kavuşuyor, Medineʹde görülmedik bir sevinç havası hüküm sürüyordu. Vefat ettiği gün ise her şey karanlığa gömülür gibi oldu. »
Müslümanların bu duygusal halini gören Ebû Bekir SIDDÎK (R. A. ) önce Hz. Âişe’nin (R. A. ) evine girdi; Resûlüllah’ın yüzünün üstündeki örtüyü kaldırıp iki gözünün arasını hürmetle öptü ve Ona olan saygısını en anlamlı biçimde dile getirdi. Sonra Mescid’e gelerek minbere çıktı ve hazır olanlara şöyle seslendi:
«Kim Allahʹa tapıyorsa, şüphesiz ki Allah hep diridir, Ona ölüm yoktur. Kim de Muhammed’e tapıyorsa, bilsin ki Muhammed ölmüştür. » ve sonra da konumuzla ilgili âyeti okudu. Hz. Ömer (R. A. ) diyor ki: «Bu âyeti sanki hiç görmemiş ve duymamıştım. Ebû Bekir bizi uyardı. »
TASAVVUFÎ YÖNÜ
«Yoksa siz, Allah sizden cihat edenleri belirleyip ortaya çıkarmadan, sabredenleri belli etmeden Cennetʹe gireceğinizi mi sandınız? »
Âhiret saadetiyle ilgili bulunan âyette çok önemli bir noktaya işâret vardır. Küfre ve nefse karşı cihâdın önünde bir sürü sıkıntılar ve engeller mevcuttur. Tıpkı dikenin gül ile cömertlik etmesi gibi. Böyle olunca da dış görünüşüyle cihâdın dünya saadetine açtığı hava pek doyurucu ve ferahlatıcı değildir. Çünkü amaç başkadır. Öyle olsaydı, iki ayrı saadetin aynı zamanda aynı gönülde gerçekleşmesi gerekirdi. Halbuki bu mümkün değildir. Ne var ki âhiret saadetinin yolu dünya uğrağından geçer; bu da oldukça yorucu, üzücü ve oyalayıcıdır. O bakımdan diyebiliriz ki sözü edilen kavramların dışı ürkütücü ve korkutucudur. İçi ve sonucu ise ferahlatıcı ve güven vericidir.. 0 halde ebediyet yolculuğu sürüp giderken dünya uğrağında gerçek saadeti aramak, çölde su aramak gibidir. Saadet sandığımız nesneler, seraptan başkası değildir.
Özetliyecek olursak:
Dünyayı sevmek, gönül tahtına oturtmak âhiret saadetiyle birleşip bir araya gelemez. Hangisine daha çok ilgi duyulursa diğeri o nisbette noksanlaşır. Çünkü dünya saadeti ancak kalbin onunla meşgul olup zevk almasıyla belirgin hale gelir; bu da nisbîdir, İzafîdir ve geçicidir. Âhiret saadeti ise kalbi Allahʹtan başkasından boşaltıp Allah sevgisiyle doldurmaktır. İşte bu iki sevgi ve arzu aynı gönülde aynı zamanda taht kuramaz. Biri gelince diğeri gider. , /
Allah ve âhiret sevgisi de kuru bir iddiayla tamamlanmaz. Model ve örnek ister. O halde Allahʹın dinine sarıldığını iddia eden herkes sözünde doğru değildir; bu husustaki kıstası Kur’ân belirleyip önümüze koymuştur: Cihadın ölçü ve metodunu bilerek sahneye çıkan kimsenin karşılaşacağı sıkıntılar ve engeller sebebiyle Allah’a olan sevgisinde bir noksanlaşma meydana gelmemeli, üstelik bu sevgi ve imân artmalıdır.
Âyette bu, en anlamlı ve duyarlı biçimde açıklanarak deniliyor ki: «Yoksa siz, Allah sizden cihâd edenleri belirleyip ortaya çıkarmadan, sabredenleri belli etmeden Cennetʹe gireceğinizi mi sandınız? »
TARİHÎ YÖNÜ
Uhud savaşında yenilgiye uğramanın birçok sebepleri olmakla beraber bir nice hikmetleri de vardır. Hiç bir millet sonuna kadar üstünlük sağlayamaz. Yenilgiden sonra zafere erişmek mukadder olduğu gibi, zaferi elde ettikten sonra yenilgiye uğramak da mukadderdir. Ne zafere çok sevinmek, ne de yenilgiden dolayı fazla üzülmek.. Çünkü asıl saadet veya felâket bunlar değildir. Her geçen gün artan imân, gelişen irfan ve derinleşen Allah ve Resûlüllâh sevgisidir. Savaşlar bir bakıma dengeyi sağlamak, tuğyanı durdurmak, aşırılıkları önlemek içindir. Bir bakıma da milletleri ve fertleri ciddi bir denemeden geçirmeyi içermektedir.
Uhud savaşında maksadın bir ucu da, müʹminleri ciddi bir imtihandan geçirmeye uzanmaktadır. Nitekim öyle oldu.
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize taş atıp dişlerini kıran ve yüzünü yaralıyan Abdullah bin Kamia el-Harisî bu fırsatı daha iyi değerlendirmeyi düşünerek Resûlüllahʹı öldürmek için koştu, tam bu sırada Resûlüllahʹa biraz benziyen Umeyr oğlu Mus’ab (R. A. ) onu karşıladı, çetin bir vuruşmadan sonra Mus’ab şehît edildi. Abdullah, vuruştuğu kişinin Peygamber olduğunu sanmış ve bu yüzden heyecanlanıp sesinin çıktığı kadar bağırmıştı: «Muhammed’i öldürdüm, Muhammed’i öldürdüm!. » Bu haber yıldırım hızıyla yayıldı. Henüz imânın tam zevkini kalblerinin derinliğine yerleştiremiyen bazı zayıf irâdeli Müslümanlar ve daha çok münafıklar: «Keşke Abdullah bin Ubey aramızda olsaydı da bizim için Ebû Süfyanʹdan eman dileseydi! » diye hayıflandılar. Münafıklardan bir kısmı ise, «Eğer Muhammed peygamber olsaydı öldürülmezdi. Artık her şey bitti, eski dostlarınıza ve eski dininize dönmenizin zamanı geldi, » diyor, durmadan şüphe ve tereddütler doğuruyorlardı. Onların bu sinsi ve hâince yaygarasını duyan büyük mücahit Enes bin Nadir (R. A. ) öne atılıp şöyle seslendi:
«Ey Müslüman Cemaati! Eğer Muhammed (A. S. ) öldürüldüyse, Muhammedʹin Rabbi diridir, O ölmez. Siz Resûlüllahʹtan sonra dünya hayatını ne yapacaksınız? Ondan sonra yaşamanın ne tadı ve değeri var? Onun dâvası uğrunda savaşın, canını verdiği din için canınızı verin. Bundan daha üstün şeref ve saadet mi istiyorsunuz? Kendinizi toparlayın, gelen seslere kulak vermeyin. Resûlüllahʹın açmış olduğu cadde bütün genişliğiyle önünüzde duruyor.. Artık ne bekliyorsunuz? »
Bu sözler, kükreyen bir imândan yükseliyor, dalga dalga duyguları kaplıyordu. Hz. Enes sadece imân gücünü sözde bırakmadı, kılıcını çekti ve «Allahım! bunların söylediklerinden sana sığınırım. » diyerek düşmana saldırdı. Bir şimşek gibi parıldıyan kılıcının karşısında durmak ne mümkün. Allahu Ekber sesi kalbleri hançer gibi delip geçiyor, mü’minlerin imânını, kâfirlerin küfrünü artırıyordu. Derken Hz. Enes ağır yaralar aldı ve çok geçmeden şehît düştü. Savaş meydanında ancak parmaklarından tanınabildi.
Peygamber potasında şekillenen ve Kur’ânʹın gösterdiği doğrultuda hedefini belirliyen Enes bin Nadir (R. A. ) en güzel ölçü ve kıstası ortaya koymuştu.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Geçen âyetlerle Allah (C. C. ), Hz. Muhammed’in (A. S. ) getirdiği lâhutî nur ile aydınlanmamızı, fakat tapılmaya asıl lâyık kendisinin bulunduğunu hatırlattı. İnsanları ilâhlaştırmanın hiçbir kimse hakkında doğru olmayacağına işâret edildi. Ebedî saadete, imândan kaynaklanan cihâd ve sabır ile erişilebileceği açıklandı; böylece Allahʹın bu konudaki Sünnetine bir kez daha dikkatler çekildi.
Aşağıdaki âyetlerle cihâdın mutlak ölüm olmadığı, savaşa çıkan her insanın herhalde öldürüleceği sonucunu çıkarmanın isâbetli bir yargı bulunmadığı hatırlatılarak, ecelin belli sebeplere bağlandığı, sebeplerin de İlâhî kudretle plânlandığı açıklanıyor; bu nedenle sözü edilen konuda İlâhî kanunun câri olduğu belirtiliyor. Allah’ın izni olmadan hiçbir canlının ölmeyeceği üzerinde özellikle duruluyor. Sonra asıl konuya geçilerek dünya ile âhirete karşı duyulan ilginin karşılığı açıklanıyor; geçmiş peygamberlerin etrafında imân aşkı ile bir hâle meydana getiren Allah dostu mü’minlerin nasıl sabırlı ve cefakâr olduklarına değinilerek örnekler sunuluyor.