MEÂLİ:
12- De ki: Göklerde ve yerde olan kimindir? De ki: Allahʹındır. O, rahmeti kendine gerekli kılmıştır. And olsun ki, meydana geleceğinde hiç şüphe olmayan kıyâmet günü sizi biraraya getirip toplayacaktır. Kendilerine yazık edenler (var ya), işte onlar (Allahʹa ve kıyâmete) inanmazlar.
13- Gecede ve gündüzde eyleşen ne varsa hepsi O’nundur; O işiten ve bilendir.
14- De ki: Allahʹtan başkasını mı dost ve yardımcı edinirim? O ki göklerin ve yerin örneksiz, benzersiz yaratanıdır. O, rızık verip yedirir; kendisi yedirilip rızıklanmaz. De ki: Ben, dini Allahʹa hâlis kılıp Oʹna teslimiyet gösterenlerin ilki olmakla emrolundum ve sakın Allahʹa ortak koşanlardan olma (diye bana buyruldu).
15- De ki: Eğer Rabbime (O’nun koyduğu düzene) karşı gelirsem, elbette büyük günün azâbından korkarım.
16- Artık kim o gün azâpdan çevrilirse, gerçekten Allah ona merhamet etmiştir ve bu çok açık bir kurtuluştur.
İLGİLİ HADÎSLER
«Allah rahmetini yüz bölüme ayırmış, bunun doksan dokuzunu kendi yanında tutmuş, bir bölümünü yeryüzüne indirmiştir. İşte canlılar âlemi bu bir bölüm ile birbirlerine merhametli davranırlar, o kadar ki (bu rahmet sayesinde) hayvan kendi yavrusuna dokunmasın diye tırnağı (ayağı)nı kaldırır. » (Buharî/edeb: 19- Müslim/tevbe: 17, 19- Tirmizî/dâvat: 99- İbn Mâce/zühd: 35)
«Şüphesiz ki Allahʹın yüz rahmeti vardır; bundan birini cinler, insanlar, hayvanlar ve böcekler arasına indirmiştir. Bütün bu canlılar o bir rahmetle birbirine şefkat ve merhamet ederler ve yine o bir rahmetle vahşi hayvan yavrusuna ilgi duyup şefkat gösterir. Allah doksan dokuz rahmetini ise geriye bırakmıştır; kıyâmet günü onunla kullarına rahmet edecektir. » (Müsned-i Ahmed: 6/26)
Hz. Ömer (R. A. ) anlatıyor:
Savaşta elde edilen esirler Peygamber (A. S. ) Efendimize getirildi. Aralarında, birini heyecanla arayıp görmeye çalışan bir kadın da bulunuyordu, derken kadın çocuğunu buldu ve koşup bağrına bastı, emzirmeye başladı. Onun bu halini gören Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, bize: «Bu kadın çocuğunu ateşe atar mı, ne dersiniz? » diye sordu. Biz de, «Hayır, vallahi gücü yettiği kadar hiçbir zaman onu ateşe atmaz» diye cevap verdiğimizde, Allah Resûlü (A. S. ), «İşte Allah kullarına karşı bu kadının çocuğuna karşı olan merhametinden daha çok merhametlidir. » buyurdu. (Müslim/tevbe: 22)
«Doğrusu Allah mahlûkatı yarattığında kendi katında Arşʹın üzerinde şöyle yazdı: «Şüphesiz benim rahmetim gazabıma üstün gelir. » (Buharî/tevhîd: 15, 22, 28, 55 - bed’i halk: 1- Müslim/tevbe: 14, 16 - İbn Mâce/zühd: 35- Ahmed: 2/242, 258, 260, 313, 358, 397, 433, 466)
MEKÂN VE ZAMAN
«De ki: Göklerde ve yerde olan kimindir?»
Kur’ân’da ilgili âyetle belirtilen gökler ve yer tabirlerinden mekân; gece ve gündüz tabirlerinden zaman kavramları anlaşılıyor. Önce mekândan söz edilmesi, yerin kendi ekseni etrafında dönmesi, yani bununla meydana gelen mekânî hareket, zaman ölçümünde ilk hareket noktasını oluşturduğu içindir.
Böylece mekân ve zaman ilâhî icat ve kudretle vücut bulmuştur ve İlâhî kanunla birbiriyle ilgisini sürdürmektedir. O halde kâinatta meydana gelen olaylar zaman ve mekânla içiçedir, diğer bir deyimle zaman ve mekân meydana gelen olaylara zarf olmaktadır. Ne var ki, bu iki kavram da nisbî ve İzafîdir. Biz canlılara ve sonradan yaratılan varlıklara nisbetle zaman ve mekân söz konusudur. Zaman ve mekânı yaratıp eşyaya zarf yapan Yüce Kudret bunların üstünde ve ötesindedir, yani bu ikisiyle kayıtlı değildir. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bunu AMÂ sözüyle belirtmiştir. Allah mekân ve zamanın dışındadır, Onun için ne zaman, ne de mekân sözkonusudur. Aksi halde sonradan yaratılmış bulunması gerekir. Öyle olunca da öncesiz ve sonrasız ilâh olamaz. Amâ tabirinden maksat, beşer aklının, ilminin ve tesbitinin erişemiyeceği mâna demektir.
Kur’ân bu hususa biraz daha açıklık getirerek, zaman ve mekânı yaratıp düzenliyen kudretin bu ikisinde mutlak tasarruf sâhibi bulunduğuna dikkatleri çekmektedir. O bakımdan göklerde ve yerde var olup eyleşen, sübut bulan her şey Allah’ındır; Oʹnun yaratması, yokluktan aydınlığa çıkarması, düzenleyip belli kanunlara bağlamasıyla vücut bulmaktadır.
O halde Allah hem mekânın, hem mekânda bulunanların; hem zamanın hem de zamanda bulunanların yaratanı, düzenleyicisi ve koruyucusudur.
Hakikat bu olunca, yeme, içme, uyuma, doğup büyüme, ölüp değişikliğe uğrama mekân ve zaman içinde yer alan canlıların özelliğindendir. Bedenimiz madde âleminin bir parçası, ruhumuz mâna âleminin bir cüz’idir. Maddenin gelişip büyümesi kendi cinsiyle, ruhun gelişmesi de kendi cinsiyle mümkündür. Yerden çıkan ürünler bedenin gıdasını, madde ötesindeki yüce kudrete imân edip üstün bir sevgi ve saygıyla ona bağlanmak ruhun gıdasını teşkil eder.
Kur’ân bu hususu çok kısa bir cümleyle mantıkî sonuç olarak vermektedir: «De ki, o rızık verip yedirir, kendisi yedirilip rızıklanmaz (rızıklandırır, rızıklanmaz. )»
MELEKLER VE RUHLAR
Meleklerle ruhlar rızıklanıp beslenirler mi? Burada hatıra şu husus gelir: Allah mekân ve zamandan ve bunlarda olan şeylerden başkasıdır ve hepsini O yaratmıştır. Hiçbir şeye muhtaç değildir. Meleklerle ruhlar da madde âleminden değildirler; o halde bir yorumla madde ve zaman ölçülerinin dışındadırlar, bir bakıma yemez ve içmezler. Bu durumda yaratan ile yaratılan arasında fark nedir? Yaratan öncesiz ve sonrasızdır, her şeyi o yaratmıştır, kendisi yaratılmamıştır. Sonsuz kudret sâhibidir; hiçbir şeye muhtaç değildir. Meleklerle ruhlar gerçi madde âleminden veya cinsinden değildirler, ama sonradan yaratılmışlardır. Gıdalarını, diğer bir deyimle rızıklarını İlâhî nur ve füyuzattan alırlar; Ahadiyyetin rahmet ve inâyetiyle beslenirler.
İşte aradaki birçok farklardan bir ikisi bunlardır.
İLAHÎ DÜZENE UYMAK
«Gece ve gündüzde eyleşen ne varsa hepsi Oʹnundur. O işiten ve bilendir. »
Kâinatta mutlak bir düzen hâkimdir. Her şey bu düzen içinde yerini almakta ve ister istemez kendine has hilkat kanunuyla Sünnetullahʹa uyup varlığını yaratıldığı amaca yönelik olarak sürdürmektedir. Canlılardan da her tür bağlı bulunduğu hayat kanununa uymak, düzen içindeki yerini görevini bilmek ve uygulamak zorundadırlar. Aksi halde hayat kanunu hiç kimseye acımaz. Dünya nasıl iki ayrı hareket kanununa bağlı olarak yaratıldığı gayeye doğru şaşmadan hizmetini sürdürmek zorundaysa, bal arısı da yaratıldığı gaye doğrultusunda iç güdüsüyle hareketini sağlayıp görevini kusursuz yapmaya çalışmaktadır. Dünya bağlı bulunduğu kanunun dışına çıkarsa düzeni alt-üst olur, gayeden uzaklaşır. Arı bağlı bulunduğu kanun, ya da sünnet dışına çıkarsa, hayatı sona erer, kendine has düzeni yıkılır.
İnsan hangi maksada yönelik yaratılmış ve mevcut düzen içindeki yeri nedir? O daha çok düzenin sahibini bilmek, Onun sonsuz kudretini anlamak ve bağlı bulunduğu Sünnetullah doğrultusunda ebedî saadete uzanan yolda yürümek için yaratılmıştır. Bu Sünnetin dışına çıktığı takdirde kendine has düzeni alt-üst etmiş ve yaratıldığı payeden uzaklaşmış olur. O takdirde de felâkete uzanan yola girmiş sayılır. Sonuç ise bellidir.
Kur’ân-ı Kerim bu hususu hatırlatarak diyor ki:
«De ki, Allah’tan başkasını mı dost ve yardımcı edinirim? O ki göklerin ve yerin -örneksiz ve benzersiz- yaratanıdır. »
«De ki, eğer Rabbime (Onun koyduğu düzene) karşı gelirsem, büyük günün azâbından korkarım. »
İşte felâkete uzanan yol, bu büyük günün azâbıdır. Dünyada ise, ardı- arkası kesilmiyen huzursuzluk ve zillettir.
YORUMLAR - RİVÂYETLER
FÂTIR: Fetr kökünden gelme bir isimdir. Arapça gramerde buna İSM-İ FÂİL denilir. Fetr sözlükte, yarmak, icat edip ortaya çıkarmak anlamına gelir. Râğıb el-Esbehanîʹye göre, bir şeyi uzunlamasına yarmak, demektir. Ayrıca koyunu iki parmakla sağmak, hamuru yarıp ekmek yapmak mânalarında da kullanılmıştır.
Allah’ın halkı fetretmesi, onları yoktan icât edip örneksiz ve benzersiz meydana getirmesidir.
İbn Abbas (R. A. ) diyor ki:
«Fâtırʹın mânasını bilmiyordum. Bir gün iki bedevî bir kuyu meselesinden dolayı davacı ve davalı olarak bana geldiler. Onlardan biri ENE FETARTUHA = Kuyuyu ilk ben farkettim, yani onu ilk ben yarıp açtım, demek istiyordu. O zaman bu kelimenin mânasını anladım. » Nitekim el-Enbarî diyor ki: «Fetrʹın aslı bir şeye başlarken onu yarmak, demektir. Göklerin ve yerin Fâtırʹi denilince, onları ilk yokluk karanlığını yarıp varlık alanına çıkaran, mânası hatıra gelir. » (Bilgi için bak: el-Müfredat - Külliyat-i Ebî’l-Beka)
Ayrıca bu terkipten göklerin ve yerin tek parça olduğu, sonra kudret-i İlâhiye ile yarılıp parçalandığı ve bugünkü şeklini aldığı anlaşılıyor.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle, Allahʹın varlık âlemi üzerindeki mutlak hükümranlığına temas edildi, rahmetinin gazabının önünde gittiğine işâret edilerek İlâhî rahmet ve bağışlama kapısının her zaman açık tutulduğu hatırlatıldı. Buna rağmen kendilerine yazık edenlerin kıyâmete inanmadıklarına dokunularak, dönüş yapmadıkları takdirde büyük bir günün onları beklediğine dikkatler çekildi.
Aşağıdaki âyetlerle ilâhî ilmin her şeyi önceden kapsayıp kuşattığı açıklanıyor; kudretinin her şeye hâkim bulunduğu belirtilerek ilâhî tasarrufun her zaman geçerliliğine dikkatler çekiliyor.