MEÂLİ:
10- And olsun ki, Davudʹa kendi katımızdan bir üstünlük verdik: «Ey dağlar ve kuşlar Onunla beraber tesbîhte bulunup sesinizi çıkarın! » dedik ve ona demiri yumuşattık da.
11- Uzunca, genişçe zırhlar yap; (halkalarının) işlenmesini düzenli biçimde tut; iyi-yararlı amelde bulunun. Şüphesiz ki, ben sizin yaptıklarınızı görenim» (diye vahyettik).
12- Süleymanʹa da rüzgârı (boyun eğdirdik). Sabah bir aylık, akşam bir aylık (mesafeden esmekte idi). Erimiş bakırı ona sel gibi akıttık. Cinlerden de Rabbinin izniyle onun ellerinin altında çalışanlar vardı. Onlardan buyruğumuzun gereğini yapmayıp sapanlara çılgın ateşin azabını tattırdık.
13- Onun için dilediği şekilde kaleler, heykeller, havuz gibi lengerler, büyükçe sâbit kazanlar yaparlardı. Ey Dâvud hanedanı! şükür için çalışın. Kullarımdan şükredenler azdır.
14- Ne vakit ki Süleymanʹa ölümü hükmettik; (çalıştırdığı) cinlere onun ölümünü ancak değneğini yiyen ağaçkurdu gösterdi. Süleyman (ölmüş vaziyette) yere kapanınca, şu gerçek ortaya çıktı ki, eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı, o horlayıcı, aşağılayıcı azâbın içinde kalmazlardı.
İLGİLİ HADÎSLER
Güzel ve yanık sesiyle gece Kurʹân okuyan Ebû Musa el-Eş’ârîʹnin (R. A. ) sesini işiten Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz: «Gerçekten buna Dâvud ailesinin mizmarlarından bir mizmar (musiki sesi ve ahengi) verilmiştir» buyurdu. (Müsned-i Ahmed: 5/349)
«Dâvud (A. S. ) ancak elinin emeğinden yeyip geçinirdi. » (Buharî/büyü’: 15- Tirmizî/ahlâk: 22- Nesâî/büyû’: 1- İbn Mâce/ticaret: 1, 64- Ahmed: 6/31, 41, 42, 127, 162, 193, 201, 203, 220)
«Doğrusu Dâvud oğlu Süleyman, Beytüʹl-Makdis’i inşa ettikten sonra Allahʹtan kendisine İlâhî hükme uygun düşecek bir hüküm (saltanat) verilmesini diledi. Dileği kabul edilip istediği verildi. Kendisinden sonra hiç kimseye lâyık görülmeyecek bir mülk verilmesini de diledi, o da verildi. Beytüʹl-Makdis’i bitirince de şöyle dilekte bulundu: «Bu mescide girip sırf namaz için duran kimseyi Cenâb-ı Hak, anasından doğduğu gündeki gibi günahlarından çıkarıp temizlesin! » (Nesâî: Amr b. Âs (R. A. ) den)
DÂVUD PEYGAMBERE ÜSTÜNLÜK VERİLMESİ
«And olsun ki, Davudʹa kendi katımızdan üstünlük verdik. »
Dâvud Peygamber’e (A. S. ) verilen üstünlük hakkında farklı yorumlar yapılmışsa da çoğu şu hususlar üzerinde birleşmiştir:
1- Peygamberlik göreviyle taltif edilmesi,
2- Kendisine Zeburʹun indirilmesi,
3- İlim ve hikmet verilmesi,
4- Kudret ve saltanata eriştirilmesi,
5- Dağların ve kuşların, yaratıldıkları amaca yönelik tesbihlerini anlaması,
6- Gönülden samimi tevbe edip bütünüyle Cenâb-ı Hakkʹa yönelmesi,
7- Adâletle hükmetme basîreti,
8- Demir madeninden birçok savaş aleti imal etme yeteneği,
9- Çekici, rahatlatıcı, aşk ve vecde getirici güzel sese sahip kılınması..
Yukarıdaki âyetle bunlardan üçü açıklanmaktaysa da, Dâvud Peygamber’le ilgili diğer âyetler de gözden geçirildiğinde bunların hepsine rastlamak mümkündür.
Böylece Dâvud Peygamberʹin yaşadığı çağda diğer peygamberlere nisbetle birçok lütuf ve ihsanlara mazhar kılınmak suretiyle üstün kılındığı anlaşılmış oluyor.
DAĞLARIN VE KUŞLARIN DAVUDʹLA (A. S. ) BİRLİKTE TESBÎH ETMESİ
«Ey dağlar ve kuşlar! Onunla beraber tesbîhte bulunup sesinizi çıkarın, dedik.. »
Dağların ve kuşların Dâvud Peygamberʹle (A. S. ) beraber tesbîh etmesiyle ilgili açıklamayı Enbiyâ Sûresi 79. âyetin tefsîrinde yapmış bulunuyoruz. Ancak uyguladığımız metot gereği, konuyu az değişik bir anlatımla özetlememizde yarar söz konusudur. Şöyle ki:
Aslında canlı ve cansız her varlık hilkat kanununa bağlı kalarak Cenâb-ı-Hakkʹı tesbîh etmekte, O’nun varlığının, birliğinin delil ve belgesini kendinde taşımaktadır.
Tesbîh, sözlükte bir şeyin süratle geçmesi, devamlı hareket göstermesi demektir. Dağların gerek yankı yapması, gerekse yaratıldığı amaca yönelik hizmet vermesi, kendine has bir tesbîhtir. Dâvud Peygamber onların bu tesbîhini anlamakta ve âdeta birlikte bir tempo sürdürmekteydiler. Kuşların da özellikleri gereği, hilkat plânına bağlı kalarak ötmeleri ve birtakım hareket sağlamaları bütünüyle Hakkʹı tesbîhe yönelik bir anlam taşır, yani kendilerine has bir tesbîhtir. Dâvud (A. S. ) onların bu tesbîhini çok iyi anlamakta idi. Kuşların da Zebûr okunurken kendilerine has bir tempo tutturarak ötmeye başlamalarıyla İlâhî kudret ve tedbirin her şeyde nafiz bulunduğunu ve her şeyin belli takdîrlere göre meydana geldiğini yansıtıyordu.
Diğer bir yorumla, varlık âleminde hemen her şey, bizim çoğumuzun anlayamadığı ve kavrayamadığı anlamda Cenâb-ı Hakkʹı tesbîh ve tenzîh etmektedir. Dâvud Peygamberʹe onların tesbihlerini anlama ve kavrama yeteneği verilmiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm, karıncanın bile şuurlu biçimde anladığını, bazı gerçekleri bildiğini; hüdhüd kuşunun da akıllıca elçilik yaptığını haber vermek suretiyle, canlılar hakkında daha geniş araştırma yapmamızı ilham etmekte ve ilim adamlarına bu konuda hareket noktasını belirlemektedir. (Bilgi için bak: Enbiyâ Sûresi: 79, Sad Sûresi: 19. âyetlerin tefsiri)
Demir madeninin Dâvud Peygamberʹe (A. S. ) yumuşatılması, o çağda demir madeninin bol miktarda işlendiği; birçok alet edavat yapıldığı, özellikle savaşlarda kullanılacak zırh ve benzeri şeylerin imal edildiği anlaşılıyor; aynı zamanda Dâvud Peygamber’in iyi bir usta ve sanatkâr olduğu haber veriliyor.
RÜZGÂRIN, SÜLEYMAN PEYGAMBERʹE BAŞ EĞDİRİLMESİ
«Süleymanʹa da rüzgârı (boyun eğdirdik). Sabah bir aylık, akşam bir aylık (mesafeden esmekte idi).. »
Rüzgârın Süleyman Peygamberʹin (A. S. ) emrine verilmesi konusunu Enbiyâ Sûresi 81. âyetin tefsîrinde geniş ölçüde açıklamış bulunuyoruz. Ancak Dâvud Peygamber’le ilgili konuda olduğu gibi, bu konuda da değişik bir anlatımla tekrar açıklamada bulunmamızda, uyguladığımız metot gereği yarar görüyoruz. Şöyle ki:
Rüzgârın Süleyman Peygamberʹe (A. S. ) baş eğdirilmesi, yani onun hizmetine verilmesi; sabah bir aylık, akşam bir aylık mesafeden esmesi neyi anlatmaktadır? Klasik tefsirlerimiz gerek Dâvud Peygambere verilen üstünlük, gerekse Süleyman Peygamber’in emrine verilen rüzgâr hakkında birçok aslı olmayan rivâyetlere de yer vermişlerdir. Oysa, sözü edilen hususlar her iki peygamberin yaşadığı çağın imkânlarıyla değerlendirildiğinde, nelerin kasdedildiği çok daha net ve sağlıklı şekilde anlaşılabilir.
Bilindiği gibi, yelkenli gemilerin tarihi çok gerilere uzanmaktadır. Süleyman Peygamber’den asırlarca önce Nuh Peygamber tarafından da inşa edildiğini Kur’ân ve Tevrat haber vermektedir. Süleyman Peygamber aynı zamanda büyük bir hükümdardı da. İsrâil oğullarına altın çağı yaşattığı kesindir. Bulunduğu Filistin ve Şam bölgeleriyle fethettikleri yerler dikkate alınınca Irak üzerinden İran körfezine, oradan Umman körfezine, oradan da Aden körfezine hâkim olduğu söylenebilir. Yelkenli deniz filosuyla, İran körfeziyle Kızıldeniz arasında ticarî seferler ve askerî harekât tertiplediği de rivâyetler arasında yer almaktadır. Cenâb-ı Hak, sefer anında ona sebepleri kolaylaştırmış ve rüzgârı onların arzuları doğrultusunda estirmiştir. Bir aylık mesafeden esmesi ve sabah akşam bu mesafe içinde gemileri sürükleyip hedefine doğru götürmesi, Allahʹın o peygamberden yana has bir inâyeti olarak vasıflandırılabilir. (Bilgi için bak: Enbiya Sûresi: 81, Nemi Sûresi: 16. âyetlerin tefsîri)
ERİTİLMİŞ BAKIRIN AKITILMASI
«Erimiş bakırı ona sel gibi akıttık. »
Kur’ân-ı Kerîm, araştırmacılara ipucu olsun diye, tarihi çok gerilere uzanan ve insanların ilk kullandığı maden sayılan; aynı zamanda Milâttan 8. 000 yıl öncesinden bilindiği sanılan bakırın Süleyman Peygamber zamanında bol miktarda işlendiğini haber vermektedir. Ayrıca Kur’ânʹda, çıkarılan bakır madeninden daha çok büyükçe kazanlar, lengerler, heykeller, kabartmalar ve benzeri ev eşyası imâl edildiğinden söz edilmektedir.
Nitekim yapılan arkeolojik kazılarda o yörelerde bu gibi madenî kaplara rastlandığı söylenir.
M. Ö. 970’de tahta çıkıp 40 yıl hükümdarlık eden Süleyman Peygamber’in, bu uzun süre içinde birçok eserler meydana getirdiği muhakkaktır. Kur’ân o çağa ait kalıntıların iyice incelenmesini ilhâm ederken, yapılan eserler hakkında birtakım bilgiler de veriyor.
CİNLERDEN YARARLANMA
«Cinlerden de Rabbinin izniyle onun ellerinin altında çalışanlar vardı.. »
Cin, sözlükte: Gözle görülmeyen varlık demektir. Ayrıca gece karanlığına da denildiği yaygındır. Duyu organlarımızdan gizli kalan ruhanîler hakkında, ins karşıtı olarak kullanılmıştır.
Bu tanımlamaya melekler ve şeytanlar da girmektedir. Ancak meleklerle cinler arasında umum-husus söz konusudur; yani her melek -gözle görülmediği, duyularımızla tesbit edilemediği için bir bakıma cindir; ama her cin melek değildir. (Bilgi için bak: Kamus Tercemesi/cin maddesi - Müfredat-i Râğib/cin maddesi)
İkinci bir tarifle, cin: Ruhanîlerden bir kısmı hakkında kullanılan bir kavramdır. Çünkü ruhanîler üç gruba ayrılmaktadır: Seçkin şerefli olanları ki bunlar meleklerdir. Kötü habîs olanları ki, bunlar şeytanlardır. Bu ikisi arasında olanları ki, bunlar cinlerdir.
Açıklama:
Cinlerle melekler arasındaki diğer önemli fark şudur: Melekler nurdan yaratılmış ruhanîlerdir. Cinler ise, ateşten yaratılmış ruhanîlerdir. Meleklerde nefis ve şehvet yoktur; cinlerde ise vardır.
Süleyman Peygamber’in (A. S. ) emrine baş eğdirilen ve onun direktifiyle çalıştırılan cinlerden maksat nedir veya kimlerdir? Bu hususta farklı yorumlar yapılmıştır:
a) İbn Abbas’a (R. A. ) göre: Ruhanî olup gözle görülmeyen, aynı zamanda ateşten yaratılan cinlerdir.
b) Yabancı esirlerdir.
c) Cin fikirli, becerikli uzman ustalardır.
Bize göre, İbn Abbas’ın (R. A. ) yorumu hem kelimenin delâlet ettiği manaya uygun olması, yani mecazî bir anlam taşımaması, hem de Süleyman Peygamberʹe has bir inâyet ve tasarruf olması bakımından daha uygun ve sıhhatlidir.
İkinci ve üçüncülerin yorumu, mecazî bir anlam taşımaktadır. Aynı zamanda tarihî gerçeğe pek uygun değildir. Zira bir peygamberin yabancıları esir edinip köle gibi çalıştırması hiçbir zaman düşünülemez. Peygamberler genellikle insanlardan yana rahmet ve şefkat kaynağı olarak kabul edilirler ve insanları köle edinmek için değil, onları kölelikten, esaretten, küfür ve ahlâksızlıktan, isyan ve tuğyandan koruyup kurtarmak için gönderilmişlerdir. Bunun aksini iddia etmek mümkün değildir.
Cin fikirli, becerikli usta ile yorumlamak da gerçeği yansıtmamaktadır. Zira eğer bu mana murat edilmiş olsaydı, cin kavramı kullanılmaz, doğrudan uzmanlığa ve becerikliliğe delâlet eden kavramlara yer verilirdi.
İkinci görüş ve yorumu destekleyenler, dayanak olarak şunu ileri sürmüşlerdir: «Süleyman Peygamber kuvvetli ihtimalle yaptığı fetihlerde elde ettiği esirler arasında bulunan uzman sanatkârları ve becerikli kişileri toplayıp kendi ülkesine getirmiş ve ağır işlerde çalıştırmıştır. O yabancılara cin denilmesi, hem yabancı olmalarından, hem de cin gibi zeki ve becerikli bulunmalarından ve bildikleri incelikleri içlerinde gizleyip açığa vurmadıklarından ötürüdür. »
Az yukarıda belirttiğimiz gibi, bu yorumun peygamberden yana birtakım sakıncalı yanları vardır.
MAHARÎB VE TEMÂSÎL
«Onun için dilediği şekilde kaleler, heykeller, havuz gibi lengerler, büyükçe sabit kazanlar yaparlardı.. »
Maharîb, «mihrab»ın çoğuludur. Bu geniş mana taşıyan bir kavramdır. Lugatçiler onu şöyle manalandırmışlardır:
a) Yüksekçe olan her yer,
b) İçinde namaz kılınan bizim bildiğimiz mihrab,
c) Mescidler,
d) Saraylardan sonra gelen yüksekçe binalar,
e) Evlerin en yüksekçe manzaraya açık yerleri,
f) Merdivenle çıkılan yüksekçe taraça ve benzeri kısımlar.. (Bilgi için bak: el-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 14/271)
Temâsîl, «timsal»in çoğuludur. Türkçemizde karşılığı, canlı-cansız bir şeye benzer yapılan sûret demektir.
Ayrıca yorumcular bu kavramı farklı şekilde yorumlayarak birtakım görüşler ortaya koymuşlardır. Şöyle ki:
a) Cam ve bakırdan yapılan cansız eşya şekilleri,
b) Peygamberler ile âlimlerin sûretleri,
Rivâyete göre, o çağda halkın ibâdette daha içli, daha samimi bir tutum içinde bulunmalarını sağlamak için peygamberler ile büyük âlimlerin resimleri yapılarak mâbedlere asılırdı. Nitekim bu konuda Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin şöyle buyurduğu nakledilmektedir: «Onlar öyle bir topluluktu ki, kendilerinden salih bir kişi vefat ettiği zaman kabri üzerine mescid inşa ederler ve içini de suretlerle tasvîr ederlerdi. » (Buharî/salât: 48, 54, cenâiz: 7, menakıbü’l-ansar: 37- Müslim/mesacid: 16- Nesâî/mesacid: 13- Ahmed: 6/51)
Gerek yorumlardan, gerekse hadîsten, o çağda Süleyman Peygamberʹin ve diğer peygamberlerin şeriatında resim, suret ve heykellerin mubah sayıldığı anlaşılıyor. Ancak daha sonraları bu gibi şeyler putperestliğe kapı açtığından, İslâm şeriâtında yasaklanmış ve onunla ilgili ilk konulan hüküm neshedilmiştir. Nitekim Hz. Âişe (R. A. ) Vâlidemiz diyor ki: «Üzerinde kuş sureti bulunan bir perdemiz vardı. Dışarıdan eve girmek isteyenler önce bu perdeyle karşılaşırlardı. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bana şöyle buyurdu: «Bunu değiştir. Çünkü ne kadar içeri girsem onunla karşılaşıyorum, gözüm ona ilişiyor da dünyayı hatırlıyorum. » (İbn Mâce/zînet: 111- Ahmed: 6/49, 53, 241)
Yine Hz. Âişe (R. A. ) Vâlidemiz diyor ki:
- Üzerinde suret bulunan bir perdem vardı ki, onu yatak odasına doğru asmıştım, Hz. Peygamber (A. S. ) evde namaz kılarken bu perde kıblesine geliyordu. Bunun üzerine bana: «Ya Âişe! bu perdeyi al da arka tarafa yerleştir» buyurdu. Ben onu oradan alıp iki yastık kılıfı yaptım. (Müsned-i Ahmed: 6/172)
ÇOCUK OYUNCAKLARI
İslâm, resim, heykel ve suretleri, putperestlik hortlamasın diye yasaklarken, canlı suretinde çocuk oyuncaklarının yapılmasında ve evde bulundurulmasında bir sakınca görmemiştir. Nitekim Hz. Âişe (R. A. ) Vâlidemiz kendisine ait bu tür oyuncakları evinde bulundurduğu halde Hz. Peygamber’in (A. S. ) ona müdahale etmediği görülmüştür. İlim adamları bu ruhsatın çocuk sevgisi ve terbiyesiyle ilgili bulunduğunu ve çocukta yine çocuk sevgisini, canlılara karşı sıcak ilgi duymasını ve annelik duygusunun gelişmesini sağladığını söyleyerek ruhsatın gerekçesi üzerinde durmuşlardır. (Bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî: 14/274, 275)
ŞÜKREDENLER AZ OLUR
«Ey Dâvud hanedanı! Şükür için çalışın. Kullarımdan şükredenler azdır. »
Dâvud (A. S. ) ailesine sözü edilen birçok nîmetler verilmişti. Onlar İlâhî lütuf ve kereme fazlasıyla nâil olmuşlardı. Bunun için Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz: «Üç şey var ki onlar kime verilmişse, gerçekten Dâvud ailesine verilenin bir benzeri ona da verilmiş demektir: Hoşnutluk halinde de, öfkeli durumda da adâletten ayrılmamak; fakirlik halinde de, zenginlik günlerinde de tutumlu ve dengeli olmak; gizli ve açık hallerde Allahʹtan saygı ile korkmak» buyurmuştur. (Câmiussağîr: 1/136- selâs maddesi)
Şükür, yalnız dil ile yapılan bir amel değildir. Diğer organların da ibâdet ve taâtle şükretmesi gerekir. Nitekim geceleri kalkıp ayakları şişinceye kadar namaz kılıp ibâdet eden Peygamberimize (A. S. ), Hz. Âişe (R. A. ): «Ya Resûlellah! Cenâb-ı Hak senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladığı halde neden kendine böyle (eziyet edip uzun süre ibâdet) ediyorsun? » deyince, Efendimiz (A. S. ) ona: «Ya Âişe! Şükreden bir kul olmayayım mı? » diye cevap vermiştir. (Buharî/teheccüd: 6, tefsîr: 48- Müslim/münafikun: 79, 81- Tirmizî/salât: 187- Nesâî/kıyamulleyl: 17- İbn Mâce/ikamet: 200- Ahmed: 4/251, 255- 6/115)
Bir adam, «Allahım! Beni o (şükreden) az kişilerden biri eyle» diye duâ etti. Onun bu sözünü işiten Hz. Ömer (R. A. ), «bu nasıl duâdır? » diye sorunca, adam, «Kullarımdan şükredenler pek azdır» meâlindeki âyeti okudu ve «Cenâb-ı Hak böyle buyurmuyor mu? » diye cevap verdi. Hz. Ömer kendi kendine: «Herkes senden daha bilgilidir ya Ömer! » diye mırıldandı. »
SÜLEYMAN PEYGAMBERʹİN ÖLÜM OLAYI
«Ne vakit ki Süleymanʹa ölümü hükmettik; (çalıştırdığı) cinlere onun ölümünü ancak değneğini yiyen ağaçkurdu gösterdi.. »
Bu konuda birçok rivâyetler ve yorumlar yapılmıştır. Çoğunun sağlam dayanağı yoktur. Ancak âyetin açık anlatım ve delâletine bakılınca, cinlerin, Süleyman Peygamberʹin (A. S. ) emrine verildiği, onun da onları birçok ağır işlerde çalıştırdığı anlaşılıyor. Ayrıca cinlerin gaybı bilip bilmedikleri konusu ortaya çıkıyor. Kudüsʹteki mâbedin inşasında çalıştırılan cinlerin gayretli çalışmaları devam ederken, Süleyman Peygamberʹin eceli gelmiş oldu. Hizmet aksamasın, cinler çalışmayı bırakmasın diye Süleyman Peygamber, öldüğünün bir süre bilinmemesini Cenâb-ı Hakʹtan diledi. Dileği kabul olundu ve verilen talimat gereği Süleyman Peygamber elindeki bastonunu alnına dayıyarak oturmuş bir halde ruhunu teslîm etti. Mâbedin inşası bitince ağaç kurdunun kemirdiği baston kırılıverdi ve Süleyman Peygamber’in (A. S. ) vefat ettiği öylece anlaşılmış oldu.
Böylece hem başlatılan iş tamamlandı, hem de cinlerin gaybı bilmedikleri kesinlik kazandı.
Âyeti zahirinden alıp te’vil edenlere gelince: Onlara göre nakil ve rivâyet akılla çatışırsa, te’vîle cevaz vardır. O halde baston, kurulu saltanata, kırılması ise, o saltanatın yıkılmasına; ağaç kurdu, Süleyman Peygamber’in yerine geçen oğlunun beceriksizliğine işârettir ki bu, sözü edilen konuda çok nefis bir benzetmedir.
Nitekim İsrâil oğullarının Dâvud (A. S. ) ile Süleyman (A. S. ) döneminde başlayan altın çağı, Süleyman Peygamber’in (A. S. ) vefatıyla gerileme devrine girmiş ve çok sürmeden baş aşağı gelmiştir.
Allah daha iyisini bilir.
CİNLERİN GAYBI BİLMEMESİ
«Süleyman (ölmüş vaziyette) yere kananınca, şu gerçek ortaya çıktı ki, eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı, o horlayıcı, aşağılayıcı azâbın içinde kalmazlardı. »
Cinler, yukarıda da belirttiğimiz gibi, ateşten yaratılan ruhanî varlıklardır. Ortaya çıkan olayları süratle görüp tesbit kudretine sahiptirler. Olacak olayları ise, bilmezler; meğer ki, o konuda konuşan melekleri dinleyebilmiş olsunlar, o takdirde duyduklarına bir sürü yalan katarak kendilerine meyli olan kâhinlere fısıldarlar.
Çünkü gaybın anahtarları Allah katindadır; onu ancak dilediği kimselere bildirir. Peygamberler o kimselerin başında gelenlerdir.
Gaybı bilip bilmeme konusu Kur’ân’da daha çok iki yerde açıklanmıştır:
«Allah sizi (peygamberleri) vahiy yoluyla gaybden haberdar kıldığı gibi, (diğer gaybî hususlarda) haberli kılacak değildir. Ama Allah peygamberlerinden dilediğini seçer (de ona gaybı bildirir). » (Âl-i İmrân Sûresi: 179)
«Eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı, o horlayıcı, aşağılayıcı azabın içinde kalmazlardı. » (Sebe’ Sûresi: 14)
Süleyman Peygamberʹde bu doğrultuda tecelli eden İlâhî kudret, cinleri de çalıştırıp yönetmesine imkân sağlamıştı. Süleyman Peygamber’in (A. S. ) ölümünü bilip anlayamadıkları için uzun bir süre daha görevlendirildikleri ağır işlerde çalışmışlardır.
Bazı yöntemlerle cinlerle ilgi kuran kimselere, onlar çoğu zaman olmuş olaylar hakkında yanlış ve yanıltıcı bilgi verirler. Çünkü onlar da şeytanlarla birlikte hareket ederler ve insanları Kur’ân’ın sağlam hukukî hükümlerinden uzaklaştırıp hayal peşinde koştururlar ve masum kimseleri zan altında tutmayı fısıldarlar. O bakımdan İslâm Dini, cincilik sanatını yasaklayıp büyük günahlardan saymıştır. Dosdoğru imân eden cinlere gelince: Onlar Kur’ânʹı ve Hz. Muhammed’i (A. S. ) kabul ettikleri için Allah’tan korkarlar da kâfir cinlerin yolunda yürümezler. Bunun için Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
«Kim bir kâhine (gaibden haber verene) gider de onun dediğini doğru kabul ederse, şüphesiz ki o, Muhammedʹe indirilen İlâhî buyrukları inkâr etmiş olur. » (Ebû Dâvud/tıb: 21- Ahmed: 2/408, 429, 476- Tirmizî/taharet: 21)
Açıklama:
Cin ve şeytanların şerli sinyallerinden, dürtüş ve fısıltılarından korunmak için Eûzü-Besmele çekip Muavvazeteyn (Kul euzü bi-Rabbi’l-felak ile Kul euzü bi-Rabbi’n-nas)ı okumak en tesirli çaredir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Yahudilerin İslâm’a karşı olumsuz tutumlarının peygamberliğe karşı hem saygısızlık, hem güvensizlik olduğuna işâretle, Yahudîler için altın devri sayılan Dâvud (A. S. ) ile Süleyman (A. S. )dan söz edildi. Aydınlatıcı bazı bilgiler verilerek cin konusuna dikkatler çekildi.
Aşağıdaki âyetlerle, ülkelerinde köpürüp duran nimetlere rağmen nankörlük eden ve semt sakinlerinin birbirlerinden uzak kalmayı arzulayarak kendi birlik ve dirliklerini bozan Sebe’li’ler konu ediliyor. Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanına şükretmiyen bir milletin eninde-sonunda başına büyük felâketlerin geleceği üzerinde durularak Sebeʹliʹleri silip süpüren, ziraî alanlarını tahrip edip evlerini yıkan büyük sel felâketi misâl veriliyor.