MEÂLİ:
12- Onların Oʹna (sapık inkârcıların Peygamberʹe) bir hazine indirmeli değil miydi veya onunla beraber bir melek gelmeli değil miydi? demelerinden neredeyse sana vahyolunanın bir kısmını terkeder gibi oluyorsun ve bu sebeple göğsün daralıyor. (Unutma ki) sen ancak bir uyarıcısın. Allah ise, her şeyi düzenleyen, koruyan ve yönlendiren tek güven kaynağıdır.
13- Yoksa Kurʹânʹı O mu uydurdu diyorlar? De ki: Öyle ise haydi onun gibi uydurma on sûre getirin ve sözünüzde doğrulardan iseniz, Allahʹtan başka gücünüzün yettiği (kadar) kimseleri (de yardımınıza) çağırın.
14- Eğer sizin (bu önerinize) olumlu cevap vermezlerse, bilin ki O, Allah’ın ilmiyle donatılarak indirilmiştir. Oʹndan başka hiçbir ilâh yoktur, ancak O vardır. Artık siz teslimiyet gösterip İslâmʹı kabul etmez misiniz?
ALLAHʹIN BUYRUKLARINI ALAYA, YA DA HAFİFE ALANLAR
Putperest Mekkeliʹler, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizi küçük düşürmek, inen İlâhî âyetleri birer eğlence ve oyun haline getirmek için ne lâzımsa onu yapmaya çalıştılar. Hz. Muhammedʹe (A. S. ) sihirbaz, şâir, eskilerin masallarını anlatan hikâyeci, akli dengesi bozuk gibi birçok yakışıksız sözler ve yersiz sıfatlar kullanarak kinlerini, düşmanlıklarını aralıksız sürdürdüler. Ne var ki, bütün bunlar Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin yüksek şahsiyeti karşısında sabun köpüğü gibi sönmeye, silinip değersiz hale gelmeye mahkûm olmuştur.
Sözünü ettiğimiz yakışıksız sözler halk tarafından tutulmayınca taktiği değiştirerek inen âyetleri alay konusu edinmeye, hafife almaya başladılar: «Ona bir hazine indirilmeli değil miydi veya Onunla beraber bir melek gelmeli değil miydi? » diyerek çevreyi olumsuz yönde şüpheye sokmayı denediler. Kurʹân’ın putları ve putperestleri yerden yere vuran belgelerini dillerine dolayıp bazı ilâvelerle yıkıcı propagandada bulunmaya devam ettiler. O kadar ileri gittiler ki, neredeyse Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz inen vahyin bazı kısımlarını teblîğ etmiyecek veya bir süre erteliyecek gibi oldu. Derken yukarıdaki âyet inerek, ortam ve şartlar ne olursa olsun, inen vahyin mutlaka teblîğ edilmesinin gereği hatırlatıldı.
Şüphesiz ki Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin kafasından geçen böyle bir erteleme düşüncesi, sadece İslâmʹın lehine yönelik bulunuyordu. Aşırı bir saldırı karşısında bir süre susmanın faydalı olacağı umudu bir bakıma söz konusu idi. Kesin bir karar verilmiş değildi. Ancak tedbirde az bir kusur olabilirdi. İlgili âyet inince, böyle bir tedbirin gereksiz ve faydasız olduğu anlaşıldı ve ilâhî emre mutlak surette uyan Hz. Peygamber (A. S. ) o gibi düşünceleri kafasından çıkarıp attı.
ORTAMIN OLUMSUZ HAVASINI DEĞİŞTİRMEK
Kur’ân ilgili âyetle, dini ve İlâhî buyrukları teblîğde mü’minlere ve daha çok ilim adamlarına bir ölçü vermekte, tavizin yeri olmadığını belirtmektedir. Zira Hz. Peygamber (A. S. ) dini teblîğ ile görevli bulunduğuna göre, hemen her konu ve meselede ümmetine bir misal ve ölçü vermekle yükümlüydü. Bütün teşebbüsleri, düşünceleri, söz ve davranışları birer misal ve ölçüdür. Kur’ân’da önemli konularda onun şahsında beliren bu ölçü ve misaller açıklanarak ümmetine sağlam metotlar verilir.
Din ve mukaddesat aleyhine olumsuz yönde propaganda yapanlar ve İlâhî âyetleri alaya alanlar ne kadar çoğalırsa çoğalsınlar, günün şartlarına ve imkânların el vermesine göre, teblîğ ve irşat görevini aksatmamak gerekir. Aksi halde alan bütünüyle inkârcılara bırakılmış olur ki bu, dinin o yerde yanmakta olan meşalesinin sönmesine rıza göstermek anlamına gelir. Ancak çevrenin, ortamın ve şartların çok iyi değerlendirilip irşat ve teblîğ hizmetini ona göre sürdürmeyi plânlamakta büyük yarar vardır. Düşmanın azgınlık ve zulmünü, aşırılık ve ahlâksızlığını artıracak şekilde hareket etmek sünnete aykırıdır. 13 yıllık Mekke döneminde uygulanan metot, izlenen strateji sözü edilen sünneti bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.
O bakımdan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin Kurʹân’ın gölgesinde, inen âyetlerin ışığında bilhassa Mekkeʹde nasıl bir irşat ve teblîğ usulü uyguladığını çok iyi araştırıp ona göre bir proğram hazırlamak gerekir. Aksine bir düşünce ve tutum İslâm’ın aleyhine neticelenebilir.
ONUN GİBİ ON SÛRE GETİRİN
«Yoksa Kurʹân’ı O mu uydurdu diyorlar? De ki: Öyle ise haydi onun gibi uydurma on sûre getirin. »
İnkârcı müşrikler, Kur’ân için «Muhammed’in uydurması» mı diyorlar; o halde iddialarını isbat için kendileri de onun bir benzeri on sûre uydurup ortaya koysunlar. Zira Mekkeliler Arap dilinde ve edebiyatında oldukça ileri bir safta bulunuyorlardı. Şiir kalıplarını çok iyi bilenlerden sayılırlardı. Söz söylemek onların ayrı bir sanatı idi. Kurʹân’ın beşer tarafından uydurulduğunu iddia etmeleri, kendilerinin onun bir benzeri on sûre uydurup ortaya çıkarmalarına çağrışım yapıyordu. İlgili âyet bu çağrışıma parmak basıyor ve onları bir bakıma mindere davet ediyordu. Hem Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimizin çocukluğu ve gençliği Mekke’de geçmişti. Onun günlük hayatı bile en ince taraflarına varıncaya kadar biliniyordu. Hayatında hiç yalan söylememiş, hiçbir şey uydurmamış, doğruluktan, ciddilikten hiç ayrılmamıştı. İnsanlara iftira etmiyen Allah’a karşı nasıl yalan uydurabilirdi. Hiç yalan söylemeyen, nasıl olur da Allah’a karşı yalan söyleyebilirdi. Sonra Onun konuşma tarzı, uslûbu ve bilgi seviyesi çok iyi biliniyordu. Kurʹân’daki hakikatleri kendi kafasından çıkarıp ortaya koyması mümkün değildi. Aynı zamanda Kur’ân’da hâkim olan ifade tarzı, onun ifadesinden kesinlikle ayrılıyor, beşer sözüne aslâ benzemiyordu.
Eğer Kur’ân insan sözü ise, ey inkârcı sapıklar! siz de insansınız; şâir ve edip sözü ise, sizde de ünlü şâirler ve edipler vardır. Toplanın, bütün yeteneklerinizi ortaya koyun, bütün yardımcılarınızı biraraya getirin, Kur’ânʹın on sûresine benzer on sûre uydurup ortaya koyun. Eğer iddialarınızda doğrular iseniz, haydi durmayın onun bir benzerini getirin!.
Kur’ân’ın, o sıkıntılı ve buhranlı günlerde ve Arap edebiyatının doruğuna eriştiği dönemde inkârcılara karşı açıktan meydan okuması, onun İlâhî olduğunun bir başka belirtisi ve açık belgesidir.
Görülüyor ki, aradan onbeş asır geçmesine rağmen, Kur’ân gibi dinî esasları, ahlâkî umdeleri, hukukî sistemleri, İlmî esasları, ana fikirleri, temel bilgileri kusursuz, hatasız yazıp biraraya getiren bir kuvvet ortaya çıkamamıştır. İnsan karakterini, psikolojik yapısını, milletlerin hayat dengesini, var olma ölçü ve kıstaslarını en doğru ve isabetli çizgileriyle ortaya koyan ve yüzdeyüz isâbetli olan bir sistem ortaya çıkarılamamıştır. Oysa Kur’ân’da bütün bu esaslar ve prensipler en sağlam temeller üzerine oturtulup açıklanmış ve hiçbir zaman ilmî tesbitler bunları çürütememiş, bilâkis tasdike mecbur kalmıştır.
Kur’ân’da fizik ötesinden en doyurucu bilgilere yer verilmiş, âhiret âlemi ve safhalarıyla ilgili temel inançlar açıklanmış ve her yönüyle, her beyânıyla insanları iyiye, doğruya, güzele, faydalı olana yönlendirme plânlanmış, insan ruhunun temizliği ve yüceliğiyle ters düşmeyen bir hayat nizamına yer verilmiştir. Bu kadar geniş kapsamlı ve inandırıcı başka bir kitap yazılabilmiş midir?
İşte ilgili âyetle bütün bu gerçekler özetlenip bir komprime halinde beşer idrâkine sunulmuş, inkârcılar susturularak Hakkʹın sesi perde perde yansıtılmıştır.
Böylece Muhammed’in (A. S. ) değil, inkârcı putperestlerin, maddeci müşriklerin yalancı, iftiracı oldukları belgelenmiştir. Nitekim hem Mekkeliler, hem de çevre kabileler çok iyi biliyorlardı ki, Muhammed (A. S. ) Efendimize inen sözler sihir ve büyü değildir. Zira sihir ve büyünün yönü, yöntemi ve kalıbı çok değişiktir. Şiir türünden de hiç değildir. Bununla beraber sırf kin ve düşmanlıklarından dolayı sözü edilen yalan ve iftiralara baş vuruyor, ortalığı bulandırmaya çalışıyorlardı.
Tekrar edelim ki, aradan onbeş asır geçmesine rağmen Kur’ânʹın bir benzeri şöyle dursun, bir âyetinin misli yazılamamıştır. İlmî araştırma ve tesbitler hep onu doğrulamış ve doğrulamaya devam etmektedir. Eskime, yıpranma, unutulma, özelliğini kaybetme gibi diğer kitaplar hakkında mukadder olan âkibetten her zaman uzak kalmıştır. Gün geçtikçe cilâsı artmış, haklılığı daha iyi anlaşılmıştır. Çünkü Kur’ân bütünüyle Allah sözüdür ve hep Allah sözü olarak, korunup kalacak, kıyâmete kadar tazeliğini muhafaza edecektir. Karşısına çıkan hasımlarını mutlaka yere serecek, Allah kelâmının noksanlıktan, hatadan, özelliğini kaybetme akibetinden beri olduğunu hep gösterecektir.
Kur’ân’ın bir diğer özelliği, biri geçmişle, diğeri gelecekle ilgili olmak üzere haberleri verirken, geçmişle gelecek arasında en sağlam köprüyü kurmasıdır. Geçmişle ilgili verdiği haberlerin doğruluğu, yapılan ilmî çalışmalar, arkeolojik kazılar ve tesbitlerle, tarihî gerçekleri araştırıp gün yüzüne çıkarmakla kesinleşmiştir. İnkârcı azgın müşriklerin, ahlâkan çöken milletlerin dönüş yapmadıkları takdirde yıkılıp yok olacakları hakkındaki uyarıları yüzlerce misallerle belirgin hale gelmiştir. Putperestlere yenik düşen Rumların en geç dokuz yıl içinde üstünlük sağlayacaklarına dair verdiği haber aynen gerçekleşmiştir. Yahudîlerle ilgili beyanları noksansız ortaya çıkmış, Yahudî ve Hıristiyanların Müslümanlara hiçbir zaman samimi dost olamayacaklarıyla ilgili verdiği bilgi, bugüne kadar tazeliğini kaybetmemiştir; aksini isbat eden bir ortam gerçekleşmemiştir.
Kur’ânʹda bir de geçmiş ümmetlerin hayatının önemli safhalarına değinilir ve daha çok özlü noktaları üzerinde durularak ibret ve öğüt alınmasına özen gösterilir ve peygamberlerin teblîğ ettikleri hususlar açıklanarak dinler arasındaki ortak esaslar sekiz madde halinde şöyle belirtilir:
1- Semavî dinlerin hepsi bir tek ilâh inancına dayanır ve o tek ilâhın Allah olduğu açıklanarak ortağı bulunmadığı anlatılır.
2- Hak dinlerin hepsi ölümden sonraki hayattan, âhiret âleminden, hesap ve cezadan söz ederler ve bu hususta da aynı inancı paylaşırlar.
3- Peygamberlerin görevlerinin sadece Allah’ın emirlerini olduğu gibi insanlara teblîğ etmek, azıp sapıtanları uyarmak, doğru yolu seçenleri ebedî mükâfatlarla müjdelemek ve Allah ile kulları arasındaki her türlü bâtıl engelleri kaldırıp insanlara ibâdetin amaç ve hikmetini öğretmek ve dünya hayatından maksadın ne olduğunu hatırlatmak düzeyinde bulunduğunu haber verirler
4- İnsanların kâinat plânındaki yerini belirlemek, hayat kanunlarının değişmiyeceğini gösterip sünnetullaha uymanın her iki hayat için lüzumlu ve şart olduğuna dikkatleri çekmek suretiyle hılkattan maksadın ne olduğunu kafalara ve kalblere işlerler.
5- İnkâr, azgınlık, şımarıklık, böbürlenmek, haklara saygısızlık, insanlara tepeden bakmak, ruhun yüceliğine gölge düşüren ve insanı Allahʹtan uzaklaştıran sebeplerden birkaçıdır. Bunlardan kurtulmanın yol ve yöntemlerini anlatırlar, duygu, düşünce ve akla malzeme vererek destek sağlarlar.
6- Sosyal yapıyı Allah sevgisi ve korkusuyla eğitip denge ve düzende tutma esaslarını açıklarlar.
7- Aile yapısını dinî terbiye ve güzel âdetlerle sağlam temellere oturtmanın lüzumu üzerinde dururlar, gereken malzemeyi vererek insan irâdesine yer ayırırlar.
8- Dini en güzel, en yapıcı ve okşayıcı öğütlerle ayakta tutmanın metotlarını verirler. Öğretim ve eğitimin şart olduğunu yer yer işlerler.
Kur’ân-ı Kerîmʹde ise, bu sekiz madde, gelişen ve gelişecek olan sosyal hayatın bütün safhaları dikkate alınarak daha geniş ve daha bilimsel ölçülerle anlatılır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, Allah’ın insanlara en son mesajı olma özelliğini taşıyarak indirilmiştir. O bakımdan Allahʹın ilmiyle donatılmış, insan ruhunun bütün arzu ve isteklerine cevap verecek bir muhtevada hazırlanmıştır. Her yönüyle mükemmeldir, doyurucu ve tatmin edicidir. Yeter ki insan, aklını, idrâkini son noktasına kadar harekete geçirip onu inceleme zahmetine katlansın.
Aynı zamanda Kur’ân bu maddeleri yer yer sıralarken hedefinin kâmil insan yetiştirmek olduğuna işârette bulunur, sorumluluk duygusunu beşerin kalp ve kafasında hâkim kılmayı dikkatten hiçbir zaman uzak tutmaz.
Nasıl Allahʹtan başka hak ilâh yoksa, Kur’ânʹdan da daha hak, daha mükemmel kitap yoktur. Tevrat ve İncil yürürlükten kaldırılmıştır. Elimizdeki mevcut nüshaların da Allah sözünün önemli bir kısmı değiştirilmiştir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle Allah’ın buyruklarının aynen tebliğinin gereği üzerinde duruldu ve Hz. Peygamber’in (A. S. ) hayatından bizlere, yönlendirici bir misal verildi. Sonra da Kurʹânʹın bütünüyle Allah sözü olduğu konu edinilerek bir benzerinin insanlar tarafından meydana getirilmesinin mümkün olmadığı belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle küfür ve azgınlık ahlâksızlıkla, zulüm ve haksızlıkla birleşmedikçe cezâsının âhirete bırakılacağına işâret ediliyor, aynı zamanda dünyada kim daha bilerek ve sistemli çalışırsa, onun daha başarılı olabileceği hatırlatılıyor. Böylece müʹminlerin dünya hayatını meşru sınırlar içinde yeterince değerlendirmeleri dolaylı şekilde isteniliyor.