A'la Suresi 14-19. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلّٰى بَلْ تُؤْثِرُونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةُ خَيْرٌ وَاَبْقٰى اِنَّ هٰذَا لَفِي الصُّحُفِ الْاُو۫لٰى صُحُفِ اِبْرٰهِيمَ وَمُوسٰى

14-15.

(14-15) Arınan ve Rabbinin adını anıp, namaz kılan kimse mutlaka kurtuluşa erer.

Diyanet İşleri

16.

Fakat sizler dünya hayatını tercih ediyorsunuz.

17.

Oysa ahiret, daha hayırlı ve süreklidir.

18-19.

(18-19) Şüphesiz bu hükümler ilk sayfalarda, İbrahim ve Musa'nın sayfalarında da vardır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

14-15- Kendini (inkâr, inât ve kötülüklerden) arındıran, Rabbinin adı­nı anıp namaz kılan kimse, cidden korktuğundan kurtulup umduğuna ka­vuşmuştur.

16- Ama siz dünyâ hayatını (Âhiret’e) tercîh ediyorsunuz.

17- Halbuki Âhiret, hem daha hayırlı, hem de devamlı ve sonsuzdur.

18-19- Şüpheniz olmasın ki, bu (öğütler) önceki sahifelerde, İbrâ­him ve Musa’nın sahifelerinde de vardı.

İNİŞ SEBEBİ

Rivâyete göre, Medine’de bir münafığa ait hurma ağacının dalları Ensar’dan bir adamın evinin avlusuna sarkmış vaziyetteydi. Rüzgâr esince olgunlaşan hurmalar o avluya düşüyor ve onlardan ev halkı yararlanmak istiyordu. Münafık ise buna rıza göstermiyor, bir sürü sebepler sıralayıp onları zor duruma sokuyordu. Avlu sâhibi buna bir çözüm bulmak umu­duyla Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e gelip dert yandı. Peygamber (A. S. ) Efendimiz o münafığı çağırdı ve şöyle teklîfte bulundu:

«Şüphesiz Ensar’dan olan şu kardeşin sana ait hurmadan avlusuna düşen hurmalardan hem kendisinin, hem ev halkının yararlanmasını arzu ediyor. Buna rıza gösterecek olursan Cennetʹte seni memnun edecek bir hurma ağacına kavuşmana ne dersin? »

Münafık şu cevabı verdi:

«Ben peşin satarım, veresi değil.. »

Durumu öğrenen Hz. Osman (R. A. ) üzüldü ve Ensar’dan olan o mü’mini sıkıntıdan kurtarmak için o münafığa hurma ağacına karşılık etrafı duvarla çevrili küçük bir hurma bahçesi verdi.

Bunun üzerine «KAD EFLAHA MEN TEZEKKA» âyeti; o münafık hak­kında ise «VE YETECENNEBUHE’LEŞKAʹLLEZİ.. » âyeti indi. (el-Câmi’u li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 20/22’den özetlenerek)

Tabiînden Dahhak’e göre, 14, 15. âyetler Ebû Bekir Sıddîk (R. A. ) hak­kında inmiştir. (el-Câmi’u li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 20/22’den özetlenerek)

İLGİLİ HADÎSLER

«Kad efleha men tezekkâ»dan maksat, Allahʹtan başka ilâh olmadı­ğına şehadette bulunan; her türlü şirki (Allahʹa eş, ortak, benzer ve denk koşmayı) kalbinden çıkarıp atan ve benim de Allahʹın Peygamberi oldu­ğuma şehâdet eden kimsedir. «Ve zekere isme Rabbihi fe-sallâ»dan mak­sat, beş vakit namazdır; onları vaktinde kılıp korumak ve gereken ihtimamı göstermektir. » (Müsned-i Bezzar)

«Kim dünyasını çok severse, âhiretine zarar verir; âhiretini çok se­verse dünyasına zarar verir. Artık (siz bu ikisi arasında denge kurup) ba­ki olanı fânî üzerine tercîh edin! » (Müsned-İ Ahmed: 4/412)

MÂNEVÎ KİRLERDEN ARINMAK VE NAMAZ KILMAK

«Kendini (inkâr, inat ve kötülüklerden) arındıran, Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse, cidden korktuğundan kurtulup umduğuna kavuşmuştur. »

Cenâb-ı Hak bu âyetle arınmayı mutlak anlamda zikredip nelerden arınmamızı açıklamamıştır. Ancak ilgili âyeti gerek sûrenin, gerekse Kur’ân’ın bütünlüğü içinde tefsîr ettiğimizde, bunun kapsamının hayli geniş olduğunu görür ve öylece İlâhî muradı anlama şansına erişebiliriz. Nite­kim gerek Ashab-ı Kirâm’dan bazı zatlar, gerekse Tabiîn’den bir kısım ki­şiler bu düzeyde âyeti yorumlayarak aydınlatıcı bilgiler vermişlerdir. Ön­ce onların görüş ve yorumlarını özetleyip sıralamamızda fayda görüyoruz:

a) İbn Abbas (R. A. ) ile Atâ’ ve İkrime’ye göre: Küfür ve şirkten arın­maktır.

b) el-Hasan ve Rebi’a göre: Güzel, iyi ve yararlı amelleri artırıp ge­liştirmektir.

c) Maʹmer’in Katade’den yaptığı rivâyete göre: Sâlih (iyi, yararlı ve feyizli) amellerdir.

d) Ebû Âliye’ye göre: Vaktinde fıtr sadakası (fitre) vermektir.

Nitekim ashab-ı kirâmdan Ebû Saîd el-Hudrî (R. A. ) ile İbn Ömer (R. A. ) dan da bu anlamda sahîh bir rivâyet yapılmıştır. Böylece âyetteki «tezekkâ»dan maksat, sadaka-i fitrdır, «men sallâ»dan maksat ise bayram namazını kılan kimsedir.

Bu yoruma dayanan ilim adamlarının önemli bir kısmı âyetin fitre ve bayram namazıyla ilgili bulunduğunu söylemişlerdir.

e) Diğer bazı ilim adamlarına göre: «tezekkî»den maksat, maldan ve nakitten verilen zekât değil, amelleri riyâdan, lâubalilikten ve gafletten; noksanlık ve ciddiyetsizlikten tertemiz tutmaktır. Böylece «Tezekkâ» fii­liyle amelini bu mertebede tutan olgun mü’minlere işârette bulunuluyor.

f) Yapılan zayıf bir rivâyete göre: «Kad eflaha men tezekkâ.. » âyetini Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle açıklamıştır: «Allahʹtan başka ilâh ol­madığına ve benim de Allahʹın peygamberi bulunduğuma şehadet eden kimse felâh bulmuştur. »

Ancak ilim adamlarından bir kısmı, (d) maddesindeki yoruma itiraz etmişlerdir. Çünkü A’lâ Sûresi Mekke’de inmiştir. Zekât, Sadaka-i Fitr ve Bayram namazı ise Medineʹde meşru kılınmıştır.

Şüphesiz ki, gerçek arınma, her türlü maddî ve mânevî kirlerden, le­kelerden sıyrılıp kalbi ve vicdanı, duygu ve düşünceyi berraklaştırıp ter­temiz tutmaktır. Böylesine kapsamlı ve anlamlı bir arınmanın mükâfatı ise, Cennetʹte sonsuz mutluluğa erişmektir.

Hakikî imân, kalbi her türlü şirkten, inkârdan, şüphe ve nifaktan bo­şaltıp arındırır ve orayı İlâhî tecellinin aynası haline getirip feyiz ve rah­met kaynağı kılar.

İmân temeli üzerine bina edilip işlenen sâlih ameller ise, günah ve hatâ kirlerini temizler ve âdeta bunlar kalp üzerinde, devamlı temizlikle meşgul olan görevlilere benzerler.

Niyeti, duygu ve düşünceyi hâlis (katıksız, gösterişten uzak) kılmak ise, insanı diğer mânevî kirlerden arındırıp kemal mertebesine yükselme­sine vesîle olur. Çünkü varlıkta ne varsa hepsi Allah’a aittir ve O’nun kud­retinin tezahürüdür. Aynı zamanda görebildiğimiz ve göremediğimiz sa­yısı belirsiz eşya, sistem ve düzenler sadece insanoğlu için yaratılıp vü­cuda getirilmiştir. İnsan da en şerefli ve aziz varlık olarak Allah’a ibâdet edip kulluğunu isbât için yaratılmış ve mükâfat olarak da önüne sonsuz bir hayat düzeni plânlanıp konulmuştur. O bakımdan insanın yapacağı her amel münhasıran Allah için olduğu takdirde değer, anlam ve mükâfat ka­zanır. Aksi halde niyet ve amaç bakımından sırf dünya hayatıyla bağlı olan ameller, ölüm olayıyla sabun köpüğü gibi sönüp gider ve ikinci ha­yatta sadece onların vebalıyla karşılaşılır.

Bunun için Cenâb-ı Hak, zât-i ulûhiyetine kulluk edip ibâdette bu­lunmak üzere yarattığı insanı, tertemiz olarak dünyaya getirdiği gibi, ter­temiz yaşamasını ve o hal üzere ölmesini ve yine o hal üzere dirilip ikin­ci hayata kalkmasını dilemektedir. Farz kıldığı bedenî, kalbî ve malî ibâ­detlerle onu bu çizgi üzerinde tutmayı murad etmiştir. Günde beş vakit namaz ve namaz için alınan abdestin ruh ve beden, kalp ve dimağ üze­rindeki olumlu tesirlerini, temizleyici özelliklerini kim inkâr edebilir?

Zekât, sadaka-i fıtr (fitre), adak, keffaret ve benzeri malî ibâdetlerin toplum yapısında oluşturduğu güven, huzur, kardeşlik, sevgi ve saygı ha­vasını görmemek, anlamamak için geri zekâlı veya çok inatçı bir kâfir ol­mak gerekir.

Bütün bu feyizli ibâdetlerin sağladığı rahmet havasını hangi hareket veya davranış sağlayabilir? İmân ve ibâdetten kopuk bir toplumun madde cenderesine nasıl sıkıştığını ve paradan başka bir amaç düşünmediğini hergün görmekte ve işitmekteyiz. Böylesine kişisel çıkarlarını ön plânda tutanların estirdiği soğuk havanın aile, toplum ve ülkeleri nasıl dondurup meflûç hale getirdiğini görmemek mümkün mü? Meğer ki, kalp ve kafa gözü körelmiş olsun..

DÜNYA HAYATINI TERCÎH EDENLER

«Ama siz dünya hayatını (âhirete) ter­cîh ediyorsunuz. Halbuki âhiret hem daha hayırlı, hem de devamlı ve son­suzdur. »

Cenâb-ı Hak indirdiği son kitabında âhiret kavramına ağırlık vermek suretiyle insanları dengeli, düzenli bir hayat atmosferi içinde tutmayı murad etmiştir. Çünkü kişinin kalbinden Allah’a ve âhirete imân sökülüp alın­dığı zaman geriye sadece hayvanî duygular kalır ve böyle bu çizgide bu­lunan kimseden gerçek anlamda dostluk, vefa, yardım, hayır ve iyilik bek­lenemez. Sorumluluk taşımadığı, hesap verme inancı olmadığı için her türlü fenalığı yapmaya hazırdır. Fırsat elverdiği nisbette cebini doldurur ve hiç kimsenin gözünün yaşına bakmaz.

Ashab-ı Kirâmʹdan İbn Mes’ûd (R. A. )ın bu âyeti okuduktan sonra şöy­le dediği rivâyet edilmektedir: «Dünya hayatını âhiret hayatı üzerine ter­cîh etmemizin sebebini bilir misiniz? Dünya hazır önümüzde duruyor ve taşıdığı güzel, çekici nesnelerini bize hemen veriyor. Âhiret ise bizim ha­zır önümüzde gözle görülür durumda bulunmuyor; o bize nisbetle gayb âleminden sayılıyor. O bakımdan biz peşin olanı aldık, veresi ve vaadeli olanı bırakıverdik. »

Ancak âyette geçen «tü’sirûne» fiili «yü’sirûne» şeklinde de okunmuş­tur. Bu takdirde fiilin fâili Müslümanlar değil, doğru yoldan sapıp dünya­lığa, hiçbir ölçü ve kıstas tanımadan dalan inkârcılar ve nifakçılardır.

Birinci kıraate göre, Cenâb-ı Hak dünya hayatına ağırlık veren Müs­lümanları uyarmakta ve maddeye karşı hırslı olmamalarını istemekte ve aynı zamanda iki hayata birden yönelmelerini, sağlam bir köprü kurup denge oluşturmalarını emretmektedir.

İkinci kıraate göre ise, kâinat kitabında Cenâb-ı Hakk’ın ilim, kud­ret, plân ve proğramının belge ve izlerini görmeyip inkârda ısrar eden sapıklar uyarılmakta, enerjisinin tamamını, düşünce ve duygusunu bütü­nüyle dünya hayatına çevirip onun ötesinde başka bir değer görmeyen ve tanımayan kâfirlerin hiçbir zaman mutlu ve bahtiyar olamadıklarına, olamıyacaklarına işâretle, ölmeden önce Hakkʹa dönmeleri ve iki hayatı bir­den kucaklayıp kâinat kitabında belirlenen yerlerini almaları istenmektedir.

Zira âhiret hayatı hem gerçek amaçtır, hem de daha hayırlı ve de­vamlıdır. Nitekim bunun böyle olduğu ilk inen İlâhî kitap ve sahifelerde; Musa’ya indirilen Tevrat’ta, İbrahim’e (A. S. ) indirilen sahifelerde de açık­lanmıştır. Böylece semâvî kitapların hepsinin aynı kaynaktan indirildiği ve Allah’a, Âhiret’e imanın hepsinde yazılı bulunduğu anlaşılmakta ve se­mâvî olan bütün dinlerin esasta birleştikleri kesinlik arzetmektedir.

Sûrenin son 19. âyetinin tefsirini yapan ilim adamları, Aʹlâ Sûresi­nin tamamı mı İbrâhim’in (A. S. ) sahifelerinde ve Musa (A. S. )ın Tevrat’ında yazılı idi, yoksa âhiret hayatının daha hayırlı ve devamlı olduğu hususu mu? Bu konuda az farklı yorum ye görüşler ortaya konmuştur:

a) Hafız Bezzar’ın Nasr b. Ali tarikıyla İbn Abbas (R. A. )dan yaptığı rivâyete göre, İbn Abbas’ın şöyle dediği nakledilmiştir: «Şüpheniz olma­sın ki bu (öğütler) önceki sahifelerde, İbrahim ve Musa’nın sahifelerinde de vardı» meâlindeki âyet inince, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz: «Bunların hepsi de İbrahim ve Musaʹnın (A. S. ) sahifelerinde bulunuyordu» buyurdu. »

Nesâî de bu hadîsi Zekeriya b. Yahya tarikıyla İbn Abbasʹa (R. A. ) isnad ederek nakletmiş ve fazla olarak da şu cümlelere yer vermiştir: «Necm Sûresi’nin 36-42. âyetlerindeki sözler, İbrahimʹin (A. S. ) sahifele­rinde ve Musaʹnın (A. S. ) kitabında yazılı idi.. »

b) Tabiînʹden İkrime’ye göre A’lâ Sûresindeki âyetler o sahifelerde yazılı idi.

c) Ebû Âliyeʹye göre, bu sûrenin kıssası onlarda yazılı idi.

d) İbn Cerîr’e göre, sadece sûrenin 14-19. âyetlerinin mefhumu on­larda yazılı idi. (İbn Cerîr/Câmi’u’l-Beyân fi-Tefsîri’l-Kur’ân: 30/100, 101)

PEYGAMBERLERE İNDİRİLEN KİTAPLAR VE SAHİFELER

Cenâb-ı Hak tarafından, gerek gönderilen peygamberler, gerekse in­dirilen kitaplar hakkında birtakım görüş farkları ortaya çıkmıştır. Zira Sa­hîh kabul edilen hadîs kaynaklarında konuyla ilgili rivâyet yok denecek ka­dar az ve kısadır. Diğer kaynaklarda, özellikle akaid kitaplarında hem pey­gamberlerin, hem de kitapların sayısı belirlenmiş ve birtakım bilgiler ve­rilmiştir.

Biz önce güvenilir iki kaynakta nakledilen iki rivâyeti, sonra da İbn Hibbanʹın sahihinde naklettiği detaylı rivâyeti tefsîrimize almayı uygun gör­dük:

«İbrahimʹin (A. S. ) sahifeleri ramazanın birinci gecesinde, Tevrat al­tıncı gecesinde, İncîl onüçüncü gecesinde, Kurʹân da yirmidördüncü gecesinde indirilmiştir. » (Müsned-i Ahmed: 4/107)

«İbrahimʹin sahifeleri ramazanın ilk gecesinde; Tevrat ramazanın al­tıncı gecesinde; Zebûr onikinci gecesinde; İncil onsekizinci gecesinde; Furkan (Kur’ân) yirmi dördüncü gecesinde indirilmiştir. » (İbn Cerîr/Câmi’u’l-beyân fi-Tefsîri’l-Kur’ân: 30/101)

«Peygamber (A. S. ) Efendimiz’den peygamberlerin adedi hakkında so­ruldu. O da şu cevabi verdi: 124. 000 tanedir. Onlardan 313 tanesi resûl­dür.. » (İbn Hibbân - Seferânî/Levâmi’u’l-Envari’l-Behiyye: 2/258)

Bu konuda evlâ olan şudur ki, peygamberleri belirli bir sayıda don­durup hasretmemekdir. Çünkü ilgili hadîs zayıftır ve hem de bazı yo­rumculara göre, Allah’ın şu buyruğuna pek uymamaktadır. «And olsun ki senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan bir kısmının kıs­sasını sana anlattık, bir kısmının kıssasını anlatmadık.. » «And olsun ki, her ümmete, Allahʹa kulluk edip tapın, azdırıp saptırıcılardan kaçının! di­yerek bir peygamber göndermişizdir. » (Mü’min Sûresi: 78 - Nahl: 36)

«Peygamberlerden ulüʹl-azm olanlar ise beş tanedir: Muhammed, İbrahim, Musa, İsa ve Nûh (salât-ü selâm hepsine olsun)» (Seferânî/Levâmi’u’l-Envari’l-Behiyye: 2/258)

Ebû Zer el-Gıffarî (R. A. ) diyor ki:

«Mescid’e girdiğimde Resûlüllahʹı (A. S. ) yalnız başına oturmuş bir halde buldum. Kendisine dedim ki: «Kaç peygamber gönderilmiştir? » Bu­yurdu ki: «Yüzyirmi bin... » Ben yine: «Onlardan kaç tanesi resûldür? » diye sordum. Buyurdu ki: «Üçyüz onüç tanesi... » Ben: «Peygamberlerin ilki kimdir? » Cevap verdi: «Adem (A. S. )... » Ben: «O mürsel bir peygam­ber midir? » diye sordum. Buyurdu ki: «Evet, Allah onu kendi kudret eliyle yarattı ve kendi katından ruhunu ona üfledi ve onunla karşılıklı konuştu. »

Sonra da Resûlüllâh (A. S. ) devamla şöyle buyurdu:

«Ya Ebâ Zer! Peygamberlerden dört tanesi Süryanîdir: Adem, Şit, Ahnûn (İdris) - ki bu kalemle ilk yazan kimsedir-, Nûh.. Onlardan dört ta­nesi Araptır: Hûd, Sâlih, Şuayb ve senin peygamberin Muhammed A. S. »

Ben yine sordum, dedim ki: «Ya Resûlüllâh! Allah kaç kitap indir­miştir? » Buyurdu ki: «Yüzdört kitap indirmiştir: Şit’e elli sahife, Ahnûnʹa otuz sahife, İbrahimʹe on sahife ve Tevrat’tan önce Musaʹya on sahife indirilmiş ve (sonra da Tevrat, İncil, Zebûr ve Furkan indirilmiştir. )» (Sahîh-i İbn Hibbân/Levami’u’l-Envarü’l-Behiyye: 2/264)

İbn Hibbanʹın bu hadîsini kendi Sahihine almasından dolayı birçok hadîs hafızı onu kınayarak bu rivâyeti reddetmişlerdir. (Sahîh-i İbn Hibbân/Levami’u’l-Envarü’l-Behiyye: 2/264)

Akaid kitaplarında bu konuda meşhur olan görüş ve tesbit, peygam­berlerin sayısının 124. 000 olduğudur. Allah daha iyisini bilir.

İbn Hibbân hadîs nakletme konusunda çok titiz davranan bir ilim adamı olarak bilindiği gibi, hadîs tenkidinde de söz sahibi olduğu kabul edilir. O bakımdan Ebû Zer (R. A. ) den yaptığı rivâyet zayıf bile olsa, bu konuda delil olarak gösterilmesinde bir sakınca yoktur.

A’lâ Sûresinin sonunda âhiret hayatının imân edenler için çok daha hayırlı olduğu belirtilerek aynı konunun İbrahim ve Musa’nın (Salât-ü selâm ikisine de olsun) sahifelerinde yazılı bulunduğu açıklandı ve bu konuda mü’minler aydınlatılarak sûre noktalandı.

Bundan sonraki Ğâşiye Sûresine, kıyâmet olayına ve âhiretteki bazı uyarıcı ve yönlendirici safhalara değinilerek başlanmakta ve böylece iki sûre arasında bir bağ oluşturulmaktadır.

Bu sûrenin de tefsîrini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakk’a hamd-u senâlar; dünya ve âhiret hayatının hikmetini ümmetine en doyurucu şe­kilde anlatan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e ve âline salât-ü selâmlar olsun.