A'raf Suresi 130-137. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَلَقَدْ اَخَذْنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَ بِالسِّنِينَ وَنَقْصٍ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ فَاِذَا جَاءَتْهُمُ الْحَسَنَةُ قَالُوا لَنَا هٰذِهِ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَطَّيَّرُوا بِمُوسٰى وَمَنْ مَعَهُ اَلَٓا اِنَّمَا طَائِرُهُمْ عِنْدَ اللّٰهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ وَقَالُوا مَهْمَا تَأْتِنَا بِهِ مِنْ اٰيَةٍ لِتَسْحَرَنَا بِهَا فَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنِينَ فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفَانَ وَالْجَرَادَ وَالْقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ اٰيَاتٍ مُفَصَّلَاتٍ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا مُجْرِمِينَ وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيْهِمُ الرِّجْزُ قَالُوا يَامُوسَىٰ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَ لَئِنْ كَشَفْتَ عَنَّا الرِّجْزَ لَنُؤْمِنَنَّ لَكَ وَلَنُرْسِلَنَّ مَعَكَ بَنِي اِسْرَٓاءِيلَ فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الرِّجْزَ اِلٰٓى اَجَلٍ هُمْ بَالِغُوهُ اِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَاَغْرَقْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِلِينَ وَاَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذِينَ كَانُوا يُسْتَضْعَفُونَ مَشَارِقَ الْاَرْضِ وَمَغَارِبَهَا الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ الْحُسْنٰى عَلٰى بَنِي اِسْرَٓاءِيلَ بِمَا صَبَرُوا وَدَمَّرْنَا مَا كَانَ يَصْنَعُ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ وَمَا كَانُوا يَعْرِشُونَ

137.

Andolsun biz, Firavun ailesini, öğüt alsınlar diye yıllarca süren kıtlık ve ürün eksikliği ile cezalandırdık.

Diyanet İşleri

131.

Fakat onlara iyilik geldiği zaman, "Bu bizimdir, (biz çalışıp kazandık)" derler. Eğer başlarına bir kötülük gelirse, Musa ve beraberindekilerin uğursuzluğuna yorarlardı. İyi bilin ki, onların uğursuzluk sebebi ancak Allah katında (yazılı)dır. Fakat çokları bilmezler.

132.

Dediler ki: "Bizi büyülemek için her ne getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz."

133.

Biz de, her biri ayrı ayrı birer mucize olmak üzere başlarına tufan, çekirge, ürün güvesi (haşarat), kurbağalar ve kan gönderdik. (Hiçbirinden ders almadılar.) Büyüklük tasladılar ve suçlu bir kavim oldular.

134.

Üzerlerine azap çökünce, "Ey Musa! Rabbinin sana verdiği söz uyarınca bizim için dua et. Eğer azabı üzerimizden kaldırırsan, mutlaka sana inanacağız ve İsrailoğullarını seninle birlikte elbette göndereceğiz" dediler.

135.

Fakat erişecekleri bir süreye kadar biz azabı üzerlerinden kaldırınca hemen yeminlerini bozarlar.

136.

Bu yüzden onlardan intikam aldık. Ayetlerimizi yalanlamaları ve onları umursamamaları sebebiyle kendilerini denizde boğduk.

137.

Hor görülüp ezilmekte olan kavmi (İsrailoğullarını), toprağına bolluk ve bereket verdiğimiz yerin doğu ve batı taraflarına mirasçı kıldık. Rabbinin İsrailoğullarına verdiği güzel söz, onların sabretmeleri karşılığında gerçekleşti. Firavun ve kavminin yaptıklarını ve (özenle kurup) yükselttiklerini yerle bir ettik.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

130- And olsun ki Fir’avn taraftarlarını, öğüt ve ibret alsınlar diye kıtlık yıllarıyla ve ürünlerinin noksanlığıyla tutup (sıkıntıya uğrattık).

131- Kendilerine iyilik geldiği zaman, «bu bize lâyıktır» derlerdi. Bir kötülük dokununca, Musâ ve onunla beraber olanların uğursuzluğuna yo­rarlardı. Haberiniz olsun ki, onların uğursuzlukları Allah katindadır, ne var ki çoğu bunu bilmezler.

132- Mûsâʹya dediler ki: «Bizi büyülemek için ne kadar âyet (muʹ­cize) getirirsen getir, sana inanıcılar değiliz! »

133- O nedenle (kudretimizin yüceliğinin) ayrı ayrı belgeleri olmak üzere başlarına tufân (sel baskını), çekirge, haşere, kurbağa ve kan gön­derdik; buna rağmen gurur ve kibir gösterdiler. Zaten onlar suçlu günah­kâr bir kavim idiler.

134- Üzerlerine (bu gibi) azâp ve murdarlık çökünce, «Ey Musa, de­diler, sana verdiği söze karşılık Rabbine bizim için duâ et. Eğer bizden bu azâp ve murdarlığı kaldırırsan and olsun ki sana kesinlikle inanırız ve İsrâiloğullarıʹnı seninle beraber (serbest bırakıp) göndeririz. »

135- Ne vakit ki, erişecekleri (mukadder) süreye kadar azâbı ken­dilerinden kaldırdık, bir de ne bakarsın yeminlerini yerine getirmiyorlardı.

136- Biz de âyetlerimizi yalanladıkları ve onlardan, gaflet içinde bu­lundukları sebebiyle intikam aldık da denizde boğduk onları.

137- Ve küçümsenip hırpalanan kavmi de feyiz ve bereketli kıldığı­mız yerin (arz-ı mevʹûdʹun) doğularına, batılarına vâris kıldık. Rabbin, İs­râiloğullarıʹna olan o güzel sözü, sabretmelerine karşılık tam anlamıyla gerçekleştirdi. Firʹavn ile kavminin yapageldikleri eserlerini ve yükselttik­leri köşklerini yıkıp yok ettik.

İLGİLİ HADÎSLER

«Tâûn (veba-kolera) bir azâbdır ki, İsrâiloğullarıʹndan bir topluluk üze­rine ve sizden öncekiler üzerine gönderilmiştir. Bunun (salgın, bulaşıcı hastalığın) bir yerde bulunduğunu duyduğunuzda sakın oraya gitmeyin; sizin bulunduğunuz yerde ortaya çıkarsa, sakın oradan kaçmak suretiyle başka bir tarafa çıkmayın! » (Buharî/enbiyâ: 54. Müslim/selâm: 92, 94, 95 - Taberânî/Medîne: 23. Ahmed: 1/182-5/213)

Hz. Câbir (R. A. ) diyor ki: Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, çekirgeye bedduâ ederken şöyle dedi: «Allahım! Onların büyüklerini yok et, küçüklerini öldür, yumurtalarını boz, köklerini kes, ağızlarını bizim geçimliğimize ve rızkımıza uzanmaktan alıkoy. Şüphesiz ki sen duâları işitip kabul eden­sin. » (Tirmizî/et’ime: 23 - İbn Mâce/sayd: 9)

MUSÎBET VE HASTALIK ALLAHʹI HATIRLATIR

«Üzerlerine (bu gibi) azap ve murdarlık çökünce, Ey Musâ! dediler, sana verdiği söze karşılık Rabbına bizim için duâ et.. »

Allah insan hayatını harekete geçirmek, İlmî araştırmalara ağırlık ka­zandırmak ve insanın hayat ile mücadelesini devam ettirmek için itici ve zorlayıcı birtakım sünnetler ve sebepler koymuştur. Felâket, musîbet, has­talık, sıkıntı, kıtlık, kuraklık ve benzeri şeyler o sebeplerden bir kısmıdır. Yeterince her tarafa yağmur yağdırsaydı, yeraltı ve yerüstü sularından ya­rarlanma yolları ve çareleri düşünülmezdi. Her toprağı, her çeşit ürün elde etmeye uygun kalite ve evsafta kılsaydı, araştırma, inceleme, lüzumlu gübreleme konuları olmazdı. Hastalık ve sıkıntılar olmasaydı, tıbbî araş­tırma olmazdı. Böylece birçok ilim dalları ortaya çıkmaz, araştırma olmaz, buluş ve keşifler yapılmazdı. O nedenle de atalet başlar, (nîmet, külfet kar­şılığı) hikmeti ortadan kalkardı. Sonra da insanoğlu derin bir gaflet içinde Allah’ı hatırlamaz ve aslında çoğu bu ihtiyacı duymazdı.

İnsanoğlu fıtratındaki maya gereği, bencildir, acelecidir; kendinden yana yontucu, mal ve makama karşı oldukça hırslıdır. Yukarıda sözünü ettiğimiz musîbet ve sıkıntılar onun bu aşırılıklarını kısmen olsun frenler. Din ve ahlâk; ciddi ve seviyeli bir öğretim ve eğitim onun bu eğilimlerini belli ve meşru sınırlar içine almayı öğütler ve öğretir. Allah sevgisi ve kor­kusu, Âhiretteki hesap, cezâ ve mükâfat inancı onu yönlendirir.

Köklü, sağlam millî kültür de bu hususlarda dinin ve ahlâkın en yakın yardımcılarıdır. Nitekim İslâm dini teblîğe başlanırken, iyi-yararlı örf ve âdetlere dokunulmamış, aile ve toplumun dengeli ve düzenli ayakta dur­masına yardımcı olan millî ve mânevî değerlere lâyık olduğu yer verilmiş­tir.

Mısır firʹavnlarının o günkü durumu dikkate alınınca, her yönüyle bu değerlerin çok gerisinde bulundukları anlaşılır. Üstelik kendi kanlarından saymadıkları İsrâiloğulları’na tam köle ve esir muamelesi yaptıkları, her türlü düşünce ve inanç hürriyetini kıstıkları bir gerçektir. Bâtılın peşinde koşup kendi ideal ve inancının ötesinde ve üstünde başka hiçbir ideal ve inanca saygı duymayan, üstelik beşerin hakkı olan din ve vicdan hürriye­tini kökünden yasaklayıp kaldıran kadroların ömrü çok uzun olmamıştır ve olamaz. Korktukları eninde sonunda başlarına gelmiş ve yaptıkları zul­mün cezâsını en ağır şekilde ödemişlerdir. Firʹavn (II. Ramses) bunun sa­dece misallerinden biridir.

O halde kitleleri sürükleyip güden Fir’avn ve yandaşlarını doğru yola çağırmak ve işleyegeldikleri kötülüklerden, zulüm ve azgınlıktan kendile­rini alıkoymak için İlâhî vahye gerek vardı. İşte Musa Peygamberʹin gön­derilmesi bu gereğin tabii neticesidir.

Ne var ki, büyük bir peygamberin getirdiği hayat düzeni, yozup sapıt­mış inkârcılara ters gelmekte idi. O yüzden çetin mücadeleler, bir takım deneme ve imtihanlar sürüp giderken, Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve inâyeti doğrultusundaki Sünnetullah’ı tecelli etti; öğüt ve ibret alıp hakkı kabul­lenirler hikmetiyle kıtlık ve sıkıntı yılları başlatıldı; ürünlerde noksanlık en­dişe verecek boyutlara ulaştı. Allah bu husustaki sebepleri ve kanunları harekete geçirip olayları hazırladı. Darlık, açlık, sıkıntı ve ıstıraplar birbiri­ni izledi. Ülke insanının azı Hakk’a yöneldiyse de çoğu inkâr ve murdar­lığını sürdürdü. Sünnetullah farklı görüntülerle perde perde aksetmeye de­vam etti. Derken o sıkıntılar arasında zaman zaman uyanırlar umuduyla ferahlatıcı bazı ortamlar oluşturuldu, ama inkârcıların yorumu hiç de müsbet olmadı. Kendilerine iyilik geldiği zaman, biz zaten buna lâyığız, dedi­ler. Bir fenalık veya musîbet başlarına inince, Musaʹnın ve ona inanan­ların uğursuzluğunun neticesidir, diyerek hatalı yorumlarda bulundular.

Oysa uğursuzluklarını kendileri hazırlamışlardı. Aralıksız işler halde olan İlâhî proğrama sırt çevirmeleri sebebiyle yaratıldıkları hikmete ters düşmüşler, yöneltilmek istendikleri amaçtan sapmışlardı. Bir insan için bundan daha büyük uğursuzluk düşünülebilir mi? Hırslarıyla yetenekleri; arzularıyla akılları arasında denge sağlayamamanın sıkıntısı içinde bulu­nuyorlardı.

Bilmiyorlardı ki, tarihin haktan yana büyük olayları, çoğu defa imân­larından başka dayanakları olmayan isimsiz müʹminler tarafından aksiyon alanına çıkarılmıştır. Küçümsedikleri yabancı ırkın bir gün üstünlük sağ­layacağı, kaderin cilvelerinden biridir. Yine düşünemiyorlardı ki, halk ta­bakası, kuvvetli irâde ve azim sahibi kişileri hayranlıkla dinler. Musa Pey­gamber, irade ve azmin doruğuna yükselmişti.

Böylece uğursuzluk damgasını kendileri hazırlayıp kendi kalb ve di­mağlarına vurmuşlardı. Çünkü her fert ve toplum, ya da millet kendi ka­derini, uğurlu veya uğursuz geleceğini hazırlar. O bakımdan Allah’ın ilmi önceden onların neler yapacağını, nasıl bir yolda yürüyeceklerini ve ka­derlerini nasıl çizeceklerini tesbit edip belirlemiştir. Artık Oʹnun ilminin ve tesbitinin yanılması söz konusu olamaz..

Beşer hayatı için ezelde hazırlanan bir plân vardır. Her fert ve her millet o plâna uyduğu ölçüde mutlu, uymadığı ölçüde mutsuz ve uğursuz olur. Ama hiçbir zaman o plân değişmez ve hedefinden şaşmaz. İşte o plân gereği, azgınlık gösterip hakkı yalanlamaya devam edenler önce uyarılır, akıllarına ışık tutularak doğru yol gösterilir. Kulak vermedikleri takdirde, başlarına, gafletten uyansınlar diye dert ve musîbet çöker. Felâketler peş­peşe sıralanır. Bu arada kendilerini biraz olsun toparlayanlar görülür ve pişmanlık alâmetleri zaman zaman kendini hissettirir, derken geçici olarak dert ve musîbet ya kaldırılır, ya da hafifletilir. Geçen günler unutulur da yine inkâr ve zulümde ısrar edilir ve felâketin tekrar dönmesiyle ciddi bir uyanma olmazsa, İlâhî emir iner, inince de onu geri çevirecek bir kuvvet bulunmaz.

Fir’avn ve yandaşları bu kademelerden geçtiler; çetin sınavlarla kar­şılaştırıldılar ama her defasında kaybettiler ve sonunda inkârlarını büs­bütün artırıp İsrâîloğulları’nı, din ve vicdan hürriyeti istediklerinden, Fir’avn’ın gayr-i âdil sistemine uymayıp başka bir ülkeye göçetmeye karar verdiklerinden dolayı topyekûn imhaya yöneldiler. Başlarına gelen felâket ve musîbetleri çarçabuk unuttular, istemedikleri, sevmedikleri halde Mu­sa’nın duâ etmesini talep edecek noktaya gelip dayandılar. Felâket ve mu­sîbet hafifleyince verdikleri sözü yerine getirmediler; böylece ilâhî plâna uymamanın cezasını canlarıyla, mülk ve saltanatlarıyla ödediler..

Musa Peygamber ise, onları yeri ve zamanı gelince uyarmış, Allah’ın buyruğuna dönmedikleri takdirde kendilerini büyük bir azâbın beklediğini haber vererek görevini lâyıkıyla yapmıştı. Çünkü Cenâb-ı Hakkʹın âdetle­rinden biri de, bir kavmi veya milleti uyarmadıkça, uyarıcı peygamber ve mürşit göndermedikçe azâp etmemektir. Çünkü beşer aklı, Peygamberle­rin getirdiği esasları bilip anlamaya yeterli değildir, mutlaka yol göstere­ne, ışık tutana muhtaçtır.

AZAPTAN ÖNCE UYARI

«Ne vakit ki, erişe­cekleri (mukadder) süreye kadar azâbı kendilerinden kaldırdık, bir de ne bakarsın yeminlerini yerine getirmiyorlar! »

Genel bir ölçü vardır: Acı ve ıstırap çeken, iyice düşünür. İyice düşü­nen de aklını en iyi şekilde kullanmanın yolunu ve yöntemini bulur. Hem insanın ruhuna ve mayasına Allah ve din duygusu enjekte edilmiştir. Fe­lâket ve sıkıntılı anlarda, bütün dallar bir bir kopup umutlar kesilince, o duygu harekete geçer, kişi daha önceleri inanmadığı, ret ve inkâr ettiği O Yüce Kudret’e el açıp yardım ister.

O bakımdan bir toplum ya da kavim ve millete yok edici azâp gelme­den önce, uyarıcılar, irşat ediciler gönderilir. Sonra da ruhlarındaki Allah duygusunu harekete geçirecek felâket ve musibetler indirilir.

Fir’avn ile milleti hakkında Allah’ın bu sünneti aynen uygulanmıştır. Önce Musa Peygamber’le kardeşi Harun Peygamber onları Hakk’a dâvet için gönderilmiş ve onlar da teblîğ ve irşadı, uyarı ve inzarı şartlar elver­diği nisbette yerine getirmişlerdir. Ayrıca akıl ve vicdanlarının doğruyu bu­labilmesi, hakkın sesini işitebilmesi için de mu’cizeler göstermişlerdir. Bu­nunla da yetinmeyip, inkâr ve azgınlıkta ısrar ederlerse, başlarına bir sürü felâketlerin geleceğini de en duyarlı sözlerle önceden haber vermişler ve Allahʹın verdiği sözün mutlaka gerçekleşeceğine dikkatlerini çekmişlerdir.

Uyarı ve irşât gereği, bütün bu yollara baş vurulup peygambere dü­şen görev kusursuz yerine getirilince, uyarılanlar yine de küfürlerinde ıs­rarlı olup Hakk’ın sesine kulak vermezlerse, söz yerine gelir ve çok geçme­den kıtlık, hastalık ve benzeri musîbetler başgösterir. Bununla da olumlu bir sonuç alınmadığı takdirde felâket ve azâbın şiddetleneceği haber ve­rilir ve yine gereken uyarı yapılır. Hiç biri kâr etmeyince yok edici azâp iner, İlâhî emir yerini bulur.

Artık bu durumda Allahʹın insanlara zulmettiği aslâ söylenemez. An­cak insanın kendine zulmettiği gerçeği ortaya çıkar. Peygamber, kitap, uyarı, teblîğ, irşât, inzar ve müjde hepsi Allahʹın insanlardan yana olan rahmetinin birer tezahürüdür.

İNEN AZAP ÇOK ÇEŞİTLİDİR

Ortaya çıkan felâket ve musîbetlerin herbiri görünürde tabii birer olaydır; birtakım zahirî sebeplere dayandığı kesindir. Ancak bildiğimiz se­bepleri o ölçüde oluşturan veya harekete geçiren bir kudret vardır; işte onu görmemiz mümkün değildir. Nuh tufanının zahirî sebepleri, şiddetli ve aralıksız yağmurun kırk gün, kırk gece testiden boşalırcasına yağması ve bazı yeraltı su kaynaklarının yerüstüne çıkması ve bir kısmının mecra de­ğiştirmesidir. Ama bulutları böylesine yağmur yüklü hale getiren ve onu kırk gün gibi uzun bir süre aralıksız devam ettiren ve ayrıca yeraltı sula­rını harekete geçiren bir kudret söz konusudur. Biz ancak olayın dış gö­rünümünü ve zahirî sebeplerini bilebiliyor ve görebiliyoruz. Perde arkasın­da İlâhî proğram gereği görevli melekler bulunmaktadır.

O halde bir azâp şeklinde ortaya çıkan felâket hep aynı değildir; çok çeşitlidir; ona müstahik olan kavim veya milletin küfür, günah, azgınlık ve zulümlerine göre tezahür eder. Bunu Kurʹân’da belirtildiği şekilde şöyle sıralayabiliriz:

1- Ürünlerde verimsizliğin başgöstermesi ve uzun bir kuraklık neti­cesinde kıtlık ve sıkıntının ortaya çıkması.

Bu, ürün yetişmesini engelleyen sebeplerin bir dizi halinde oluşturul­masıyla gerçekleşir.

2- Aralıksız şiddetli yağmurlar neticesinde yağan yağmurun sel fe­lâketi haline gelmesi. Nuh Tufanʹı gibi.. Tevrat’ta, «müthiş ve aralıksız dolu yağmasıyla tufan başlamıştır, » yazılıysa da, Kur’ân onun bu kısmını da tashîh edip en doğru bilgiyi verir.

Araplar, veba gibi öldürücü niteliği olan salgın hastalıklara da «tufan» derler. Ancak Nuh Tufan’ı yukarıda belirttiğimiz gibi kırk gün aralıksız ya­ğan yağmurlar neticesi oluşmuştur.

Tufan ve veba gibi, büyük zararlara, kitle ölümüne sebebiyet veren afetler ikiye ayrılır: Biri tabii, diğeri istisnaî... Birincisine sık sık rastlanır. İkincisi ise, bir İlâhî uyarı özelliğini taşıyarak zalim ve azgın kavimlerin ve­ya milletlerin başına gelir.

Unutmamak gerekir ki, bu istisnaî afete sebep olan zulüm ve azgın­lığın belli bir kerteye gelip dayanması gerekir.

3- Ekin kıran çekirgenin bulut misali bir bölge veya yörenin ekinleri­ni istila etmesi. Bunların sayısı milyarları aşar ve toplu halde, ilâhî sünnet gereği sevkedildiği yerin ürünlerini yiyip bitirirler. Bu afetin de biri tabii, diğeri istisnaî olmak üzere iki ayrı türü vardır.

4- Kummel istilası.

Kummel, çekirgeden küçük, uğur böceği şeklinde fakat ondan biraz büyükçe bir böcektir. Bunlar da istisnaî olarak sayıları milyarları aşar şe­kilde gelip bir yörenin ekinlerini mahveder.

Bundan başka «kummel»in birkaç ayrı haşere hakkında da kullanıldı­ğı olmuştur:

a) Buğday ve diğer tahıla musallat olan güve.

b) Yumurtasından yeni çıkmış çekirge veya keneye benzer küçük si­nek.

c) Ekine zarar veren her türlü haşere.

Bu ve benzeri haşerenin sürüler halinde büyük bir bulut parçası gö­rünümünde bazan umulmadık anda ortaya çıkması ve belli bir kesimin eki­nini mahvetmesi, istisnaî anlamdadır. Âyette bilhassa buna işâret ediliyor.

d) Tevratʹa göre, küçük sinek, sivrisinek, demektir.

5- Kurbağa yağması.

Bu, büyük bir kasırganın kurbağaların çok ürediği bir gölden geçmesi veya bir hortumun o gibi bir göle uzanması neticesi ortaya çıkan bir olay­dır. Fazla zararlı değilse de, bir ihtar mahiyetindedir. Çok şiddetli bir ka­sırga gelebilir veya hortum o kesime de uzanabilir imajını taşır.

6- Kan zuhur etmesi.

Bu, birkaç şekilde yorumlanabilir: Büyük bir savaşın ortaya çıkması, Nil nehrindeki canlıların bir sebepten dolayı ölmesiyle suyun bulanıp kan rengini alması, salgın bir hastalık şeklinde bir bölge halkının vücudunda kanlı çıbanların meydana gelmesi bu cümledendir.

Aynı konuyla ilgili Tevrat’ta geçen sözlerin özeti şöyledir:

1- Ve Rab Musaʹya dedi: Fir’avn’ın yanına gir ve ona de ki; Rab şöyle diyor: Kavmimi salıver ki bana ibâdet etsinler. Ve eğer salıvermek istemezsen işte ben senin bütün sınırlarını kurbağalarla vuracağım ve ır­mak kurbağalarla kaynayacak..

2- Ve Rab, Musaʹya dedi ki: Harun’a söyle, değneğini uzat ve yerin tozuna vur, tâki bütün Mısır diyarında tatarcık olsun..

3- Ve Rab, Musa’ya dedi: Sabahleyin erken kalk ve Fir’avn’ın önün­de dur; işte o suya çıkıyor ve ona de: Rab şöyle diyor: Kavmimi salıver ki bana ibâdet etsinler. Yoksa kavmimi salıvermezsen işte ben senin üze­rine ve kullarımın üzerine ve kavminin üzerine ve senin evlerinin içine at sinekleri göndereceğim..

4- Ve Rab, Musaʹya dedi: Firʹavnʹın yanına gir ve ona söyle: İbranîlerin Allahʹı Rab şöyle diyor: Kavmimi salıver ki bana ibâdet etsinler, yok­sa işte Rabbin eli kırda olan hayvanların üzerinde... çok ağır kırgın ola­cak..

5- Ve Rab, Musa ile Harunʹa dedi. Yanınıza avuçlarınızın dolusu ocak külü alın ve Musa, Fir’avnʹın gözü önünde göğe doğru saçsın ve bü­tün Mısır diyarı üzerine ince bir toz olacak ve bütün Mısır diyarında in­san ve hayvan üzerine irin çıkaran çiban olacak..

6- Çünkü şimdi elimi uzatmış olsa idim ve seni ve kavmini veba (kolera) ile vurmuş olsa idim...

7- Ve dolu Mısır diyarında olan her şeyi vurdu ve kırın bütün otunu vurdu ve kırda olan her ağacı kırdı.

8- … Kavmimi salıvermezsen, işte senin hududuna ben yarın çe­kirgeler getireceğim ve yeryüzünü örtecekler. (Tevrat/çıkış: 9/8-26)

Tevratʹın Çıkış bölümünde bu sekiz maddeden çok uzun söz edilmek­tedir. Dikkatle incelendiğinde Allah sözüyle insan sözünün birbirine karış­tığı rahatlıkla anlaşılır. Kurʹân, Tevrat’ın bu kısmını da tashîh edip en özlü ve anlamlı bilgiyi veriyor.

PİŞMANLIK DUYGUSU

«Üzerlerine (bu gibi) azâp ve murdarlık çökünce, ey Musa, dediler, sana verdiği söze kar­şılık Rabbına bizim için duâ et.. »

Böylece âyette belirtildiği gibi, bütün âyet, muʹcize ve sonra da baş­larına gelen afet ve sıkıntılardan sonra bunalan Firʹavn ve kavmi pişman­lık duydular; üzerlerine çöken belâ ve sıkıntı kalktığı takdirde Musa’ya inanacaklarına ve İsrâîloğullarıʹnı salıvereceklerine söz verdiler. Belâ kal­kınca döneklik yaptılar.

Tevratʹta da bu husus şöyle açıklanmıştır:

«Firʹavn gönderip Musa’yı ve Harunʹu çağırdı ve onlara dedi ki: Bu defa suç ettim; Rab âdildir ve ben ve kavmim kötüyüz. Rabbe yalvarın bu kuvvetli gök gürlemesi ve dolu yeter ve sizi salıvereceğim... » (Tevrat/çıkış: 9/27-29)

ERİŞECEKLERİ MUKADDER ÇİZGİ

«Ne vakit ki, erişe­cekleri (mukadder) süreye kadar azâbı kendilerinden kaldırdık, bir de ba­karsın yeminlerini yerine getirmiyorlardı. »

Fir’avn ve kavmi verdikleri sözü tutmadılar, döneklik yaptılar. Böyle­ce mukadder sonuca gelmiş oldular. Âdil olan Allah, onlardan mazlumların intikamını aldı, hepsini denizde boğdu. Medeniyetleri de yerlebir edildi. İbret alınsın diye Fir’avn’ın cesedi bir kenara atıldı ve geriye bazı kalıntı­ları kaldı..

Tevrat’ta bu konu şöyle belirtilmiştir:

- Musa, Fir’avn’a dedi ki: Şehirden çıkınca ellerimi Rabbe uzataca­ğım; dünya Rabbin olduğunu bilesin diye bu gök gürlemeleri duracak ve artık dolu yağmayacak. Fakat sana ve senin kullarına gelince, Rab Al­lah’tan daha korkmayacağınızı bilirim. (Tevrat-Çıkış: 9/30, 31)

- Ve İsrâîloğulları, Allah’ın o güzel va’dı olarak Arz-ı Mevûdʹa gelip yerleşme lütfu doğdu....

Yine Tevratʹta Allah’ın güzel va’di şöyle açıklanmıştır:

- Allah, İbrahim Peygamber’e dedi ki: Ve senin gurbet diyarını, bü­tün Kenan diyarını, sana ve senden sonra zürriyetine ebedî mülk olarak vereceğim.. (Tevrat - Tekvin: 17/8)

İşte İbranî’lere vaadedilen «Arz-ı Mev’ûd» budur. Kenan diyarı, yani Filistin ve çevresi.. Bu, Nuh Peygamberʹin dört oğlundan biri olan Kenanʹa izafe edilir.