Casiye Suresi 12-15. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اَللّٰهُ الَّذِي سَخَّرَ لَكُمُ الْبَحْرَ لِتَجْرِيَ الْفُلْكُ فِيهِ بِاَمْرِهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ جَمِيعًا مِنْهُ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ قُلْ لِلَّذِينَ اٰمَنُوا يَغْفِرُوا لِلَّذِينَ لَا يَرْجُونَ اَيَّامَ اللّٰهِ لِيَجْزِيَ قَوْمًا بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ اَسَٓاءَ فَعَلَيْهَا ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ

13.

Allah, içinde gemilerin, emriyle akıp gitmesi, O'nun lütfunu aramanız ve şükretmeniz için denizi sizin hizmetinize verendir.

Diyanet İşleri

13.

Göklerdeki ve yerdeki her şeyi kendi katından (bir nimet olarak) sizin hizmetinize verendir. Elbette bunda düşünen bir toplum için deliller vardır.

14.

İnananlara söyle, Allah'ın (ceza) günlerinin geleceğini ummayanları (şimdilik) bağışlasınlar ki Allah herhangi bir topluma (kendi) kazandığının karşılığını versin.

15.

Kim salih bir amel işlerse, kendi lehine işlemiş olur. Kim de kötülük yaparsa, kendi aleyhine yapmış olur. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

12- O Allah ki, buyruğu gereği, gemiler yüzüp yol alsın; geniş lûtfunu, bol ihsânını arayasınız ve şükredesiniz diye denize başeğdirip em­rinize vermiştir.

13- Göklerde ve yerde ne varsa, hepsini kendi tarafından sizin emri­nize vermiştir. Şüphesiz ki, bunda iyice düşünen bir millet için açık bel­geler vardır.

14- İmân edenlere de ki : Allahʹın her milleti, işleyip elde ettikleriyle cezâlandıracağı günlerin (geleceğini) ümit etmeyenleri bağışlasınlar.

15- Kim iyi-yararlı amelde bulunursa kendi lehinedir. Kim de kötü­lük işlerse kendi aleyhinedir. Sonra da (hepiniz) Rabbınıza döndürülecek­siniz.

İNİŞ SEBEBİ

«Kim Allahʹa fâizsiz güzel bir ödünç verirse.. » (Bak: Bakara Sûresi: 245- Tegâbun Sûresi: 17- Hadid Sûresi: 11- Müzzemmil Sûresi: 21) meâlindeki âyet in­diğinde, Fihnas veya Fahnas adında bir Yahudi, «Muhammed’in Rabbi muh­taç duruma düşmüştür» diyerek âyeti kendine göre yorumlamış ve bir ba­kıma alay konusu edinmişti. Onun bu sözünü duyan Ömer b. Hattab (R. A. ), fazlasıyla hiddete gelmiş ve onu öldürmek üzere kılıcını alıp dışarı fırlamış­tı. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Hz. Ömer’in (R. A. ) ne yapmak istediğini an­ladığından, onu geri çağırmıştı. Gelince, Hz. Peygamber ona: «Ya Ömer! kılıcını bırak» buyurmuştu. Bunun üzerine Hz. Ömer (R. A. ): «Ya Resûlel­lah! çok doğru buyurdunuz. Sizin hak peygamber olduğunuza bir defa da­ha şehadet ederim. Çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: «İman eden­lere de ki: Allahʹın her milleti, işleyip elde ettikleriyle cezalandıracağı gün­lerin (geleceğini) ümit etmiyenleri bağışlasınlar. »( Tefsîr-i Kurtubî: 16/161)

ALLAHʹIN VARLIĞINA VE BİRLİĞİNE, İNSANIN DA EN ŞEREFLİ CANLI OLDUĞUNA DELÂLET EDEN BELGELER

«O Allah ki, buyruğu gereği, gemiler yüzüp yol alsın; geniş lûtfunu, bol ihsanını araya­sınız ve şükredesiniz diye denize baş eğdirip emrinize vermiştir.. »

Bu, cisimlerin su üzerinde yüzme prensibine işârettir. İlk mucidinin (M. Ö. 287-212) Arşimet olduğu kabul edilirse de, ondan asırlarca önce Hz. Nuhʹa bu bilginin verildiğini ve dünyada ilk büyük çapta ve dengede gemi yapanın o olduğunu hem Kur’ân, hem de Tevrat açıklamaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm birkaç yerde farklı cümlelerle bu kanuna dikkatleri çe­kerek ana fikir vermekte ve yüzmekte olan cisimle su arasındaki fiziksel kanuna işâret etmektedir.

Şüphesiz suyun belirtilen özellikte yaratılması büyük bir nîmettir ve münhasıran insandan yanadır. Sonra da denizin iki önemli yararına deği­nilerek mü’minler aydınlatılmakta ve dikkatlerini deniz nimetleri üzerinde toplamalarına atıf yapılmaktadır:

1- Deniz ticareti ve taşımacılığı,

2- Cenâb-ı Hakkʹın denizlerde vücuda getirdiği geniş ve bol nîmetler..

Böylece Kur’ân, hem gemilerin su üzerinde yüzmesiyle ilgili fiziksel ka­nuna, hem de denizdeki besin kaynaklarına ve diğer nimetlere atıfta bu­lunarak mü’minlerin geniş çapta denizlere sâhip olmalarını ilhâm etmek­tedir. Ayrıca bu düzenlemeyi, Allah’ın varlığına, birliğine ve insanın en şerefli canlı olduğuna delil göstermektedir.

GÖKLERDE VE YERDE NE VARSA, HEPSİ İNSAN OĞLUNUN EMRİNE VERİLMİŞTİR

«Göklerde ve yerde ne varsa, hepsini kendi tarafından sizin emrinize vermiştir.. »

Bu âyet, kâinatın insan için, insanın da Allah’a ibâdet ve şükürde bu­lunması için yaratıldığını hikmet ve felsefesiyle belirtmektedir. Gerçekten varlık âlemine baktığımızda her şeyin insan için yaratılıp onun hizmetine verildiğini görmekteyiz. O halde insan denilen varlık varsa, kâinatın anla­mı, hikmeti ve değeri vardır; o yoksa, kâinat anlamsız ve hikmetsiz kalır. O bakımdan insan türünün dünyada yaşama süresi sona erince, yani ruh­lar âlemindeki en son insan ruhu da gelip yeryüzüne inince, mevcut dü­zenin anlam ve hikmeti de sona ermiş olur ve o bakımdan bozulması ge­rekir. İşte kıyâmetin bir bakıma anlamı budur. Sonra insan asıl amaç olan ikinci hayata kaldırılacağı için, bozulan düzenin yerine kalıcı yeni bir dü­zenin kurulması gerçeği ortaya çıkıyor.

Sonuç olarak kâinat bir saat gibidir. Her parçası diğerleriyle birleşip bütünleşerek çalışmakta ve varlığını sürdürmektedir. Parçalardan birinin bozulması, diğerlerine de olumsuz yönde tesir eder. O bakımdan kıyâmet olayının, önemli bir sistemin bozulmasıyla başlayacağı söz konusu olabilir.

KÜFÜR VE AZGINLIKLA SİSTEMLİ MÜCADELE ETMEK

«İmân eden­lere de ki: Allahʹın her milleti, işleyip elde ettikleriyle cezalandıracağı gün­lerin (geleceğini) ümit etmeyenleri bağışlasınlar.. »

İslâm, insan oğlunun hayat yolunu çizen, onun umutsuzluğunu gideren, önünü aydınlatıp hem ruhuna, hem de bedenine yönelip denge kurmasını sağlayan; iki hayatın amaç ve hikmetini öğreten ve yaratan ile yaratılan arasında en sağlam ve köklü irtibat kuran son dindir.

O, insana bu açıdan bakıp yaklaşırken, günün şartlarını, imkânlarını göz önünde bulundurmayı ve öylece seviyeli, sistemli ve kademeli bir me­totla teblîğ ve irşadı eğitim ve öğretim düzeyinde sürdürmeyi emreder.

Nitekim bu metodu en iyi bilen Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz on üç yıl­lık Mekke döneminde saldırgan inkârcı zorbalara karşı silahlı bir mücade­leye kesinlikle kapı açmamış; kâfirleri insaf ve iz’ana dâvet ederken onların saldırı ve sataşmalarını müsamaha ile karşılamıştır. Şüphesiz ki 14. âyet İslâm’ın uygulamada izlediği bu yolu açıklamaktadır.

İYİLİK VE KÖTÜLÜK İZAFÎDİR

«Kim iyi-yararlı amelde bulunursa kendi lehi­nedir.. »

İyilik ve kötülük kavramları nisbî ve İzafîdir. İnsan hayatını dengede, meşru sınırlar içinde tutmaya yönelik İlâhî düzenlemenin bir uzantısıdır. Hayat kanunları, diğer bir anlatımla, sünnettullah bu düzenlemeyi korur ve yaşatır. Bilerek, inanarak uyanlar iki hayatta da mutlu olurlar; uyma­yanlar kendi aleyhlerine bir sonuç hazırlama haksızlığında bulunurlar. Ama unutmamak gerekir ki, Sünnetullah’a uyanların da, uymayanların da so­nunda dönüşleri Allah’adır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, göklerde ve yerde olan her şeyin insan için ya­ratıldığı açıklanarak, onun Allah yanındaki yerine ve önemine işârette bu­lunuldu ve bu arada denizlerin taşıdığı kaynaklara dikkatler çekildi. Sonra da iyilik ve kötülüğün nisbî ve İzafî olduğuna değinilerek, sünnetullahın şaş­madan hedefine ilerlediği dolaylı şekilde hatırlatıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, İsrâil oğullarıʹna, başta Tevrat olmak üzere bir­çok yüksek nîmetlerin verildiği; fakat, son peygamber hakkındaki bilgi kendilerine ulaşınca ihtilâfa düştükleri, ilâhî sınırları aştıkları konu ediliyor. Hz. Muhammed’in (A. S. ) ve Onun izinde olan ilim adamlarının, gerçeği bil­meyen sapıkların heveslerine uymamaları tenbih edilerek, İsrâil oğulları’nın düştüğü bataklığa düşmekten sakınmaları emrediliyor. Sonra da Kur’ânʹın üç ana vasfına yer veriliyor.