MEÂLİ:
13- Ey insanlar! Hakikat biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki, sizin Allah yanında en şerefli ve itibarlınız, (Oʹndan saygı ile en çok) korkup (fenalıklardan) sakınanınızdır. Muhakkak Allah bilir ve haberlidir.
14- Bedeviler, «imân ettik» dediler. De ki: «Siz imân etmediniz, belki İslâmʹa girdik (zâhiren teslimiyet gösterdik) deyin. İmân henüz kalplerinize girmedi. Eğer Allahʹa ve Peygamberine itaât ederseniz, amellerinizden (iyi işlerinizin karşılığında) hiçbir şey eksiltmez. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. »
15- Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Peygamberine imân etmişler, sonra da (imânlarında) şüpheye düşmemişler ve mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihâd etmişlerdir. İşte onlar doğrulardır.
16- De ki: «Siz, dininizi, dindarlığınızı Allahʹa mı öğretmek istiyorsunuz?! Allah, göklerde olanı da, yerde olanı da bilir. Allah her şeyi (en iyi) bilendir.
17- İslâmʹa girmelerini senin başına kakıyorlar. De ki: «İslâmʹa girmenizi benim başıma kakmayın, ama eğer doğru kimselerseniz Allah, sizi doğru yola eriştirdiği için sizi minnet altında tutar. »
18- Şüphesiz ki, Allah, göklerin ve yerin gaybını (görünmeyen her şeyini) bilir. Allah, yapageldiğiniz şeyleri görüp bilendir.
İNİŞ SEBEBİ
İbn Abbas (R. A. ) diyor ki:
- Ashabdan Sâbit b. Kays (R. A. ), mecliste kendisine yer vermiyen adamı anasıyla ayıplamıştı. Bunu işiten Resûlüllâh (A. S. ): «Falanca kadından söz eden kimdi? » diye sordu. Sâbit (R. A. ): «Ben idim» deyince, Resûlüllâh (A. S. ) ona: «Şu cemaatin yüzüne dön de bak, neler görebileceksin? » buyurdu. O da baktı ve: «Beyaz, siyah, kızıl, esmer renkte insanlar görüyorum» dedi. Efendimiz (A. S. ) ona: «O gördüklerinden ancak diyanet ve takvâ ile üstün tutulabilirsin» buyurdu. O sebeple ilgili âyetler indi. (Lübabu’t-te’vîl Fi Maani’t-Tenzîl: 4/172)
Ayrıca bulunduğu mecliste içeri giren din kardeşine yer açmayan kişi hakkında da şu âyet indi: «Ey imân edenler! Bulunduğunuz toplantılarda size «yer açın» denildiği zaman yer açın ki Allah da size genişlik versin.. » (Mücadele Sûresi: 11)
Diğer bir rivâyete göre:
Mekke fethedildiği gün, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Bilâl’e, Kâbe’nin damına çıkıp ezan okumasını emretti. Bilâl (R. A. ) çıkıp ezan okumaya başlayınca, Mekkeʹnin ileri gelenlerinden Itâb b. Useyd (veya Esîd): «Allah’a hamd olsun ki, babam daha önce öldü de bugünleri görmedi? » diye mırıldandı. Hars b. Hişâm de: «Muhammed bu siyah kargadan başkasını bulamadı mı? » diyerek öfkesini belirtti. Ebû Süfyân ise: «Bu hususta bir şey söylemek istemem. Çünkü göklerin ilâhının hemen Muhammedʹe haber vereceğinden korkarım» dedi. Bunun üzerine Melek Cebrâîl yukarıdaki âyetleri indirdi. (Lübabu’t-te’vîl Fi Maani’t-tenzil: 4/172)
İLGİLİ HADÎSLER
Peygamber (A. S. ) Efendimiz’den soruldu:
- İnsanların hangisi daha hayırlıdır? Cevap verdi:
- Allah yanında insanların en iyileri ve hayırlıları, Allahʹtan en çok korkup fenalıklardan en çok sakınanlarıdır.
- Biz bunu sormuyoruz.
- O halde insanların en iyisi, peygamber oğlu peygamber, Peygamber İbrahim Halil torunu Yusuf Peygamberidir.
- Biz ondan da sormuyoruz.
- Siz Arap madenlerinden mi soruyorsunuz?
- Evet...
- Sizin cahiliyet devrinde iyi ve seçkin olanlarınız, -şeriât ahkâmını bildikleri takdirde- İslâmʹda da iyi ve seçkinlerinizdirler. (Buharî/enbiyâ: 8, 14, 19, menâkıb: 20, tefsîr: 12- Müslim/fezâil: 168- Ahmed: 2/431)
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Ebû Zerrʹe (R. A. ) hitapla şöyle buyurdu:
«Ya Ebâ Zer! Dikkat et ki sen ne kızıldan, ne de siyahtan hayırlısın. Ancak Allah’tan korkup kötülüklerden sakınmanla üstünlük sağlamış olursun. » (Müsned-i Ahmed: 5/158)
«Müslümanlar kardeştirler. Takvâ dışında birinin diğerine üstünlüğü yoktur. » (Ebû Dâvud/eymân: 7, imaret: 36, edeb: 38- Tirmizî/hudud: 3, birr: 18, tefsîr: 9- İbn Mâce/ticarat: 45- Ahmed: 2/6, 8, 91, 311, 360 - 3/491 - 4/66, 69, 79)
«Hepiniz Ademʹin oğullarısınız. Adem ise topraktan yaratılmıştır. Bir kavim ya atalarıyla böbürlenmekten vaz geçer, ya da Allah yanında kara böcekten daha basit kalır. » (Hafız Bezzâr: Huzeyfe (R. A. ) den)
«İnsanların en hayırlısı, en çok okuyup, Azîz ve Celîl olan Allahʹtan en çok korkan ve en çok iyilikle emredip kötülükten menʹeden ve yakınlarıyla en çok ilgi kurandır. » (Müsned-i Ahmed: 6/432)
İSLÂM’DA SOYLU SINIF YOKTUR
«Ey insanlar! Hakikat biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık.. »
İslâm, sınıf, milliyet, dil ve renk farkını kaldırıp cihan kardeşliğinin temelini atan son dindir. Baba ve dedelerle; şu veya bu aile veya kabile ve aşiretle övünmeyi, böbürlenmeyi ve bu sebeple imtiyazlı bir sınıf haline gelmeyi hoş karşılamamış ve bunu yasaklamıştır.
Zira İslâm, kişiyi, sahip olduğu imân, irfan, bilgi ve takvâ derecesiyle değerlendirir; Allah’tan saygı ile korkup fenalıklardan sakınmayı üstünlük sebebi olarak gösterir.
İslâm’ın insanı bu hak terazide tarttığını unutanlar veya bilmeyenler, soyluluklarına bakarak başkalarını küçük görürler, kötü lâkap takmaktan, fena zan beslemekten zevk duyarlar. Kendilerini hep üstün tutabilmek için diğer insanların kusurlarını araştırıp teşhir etmeyi kendilerine görev sayarlar.
On üçüncü âyetle, cihan kardeşliğinin kıstası ortaya konmakta ve her türlü soylu ve imtiyazlı sınıf reddedilmektedir. Çünkü insanların hepsi Adem’in oğullarıdır, Adem ise topraktan yaratılmıştır. Bilâl el-Habeşî’nin Kâbe’nin damına çıkıp ezan okumasını emreden Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, bununla bütün dünyaya şunu ilân etmek istemiştir: «Din, renk, ırk ve soy farkı kaldırılmıştır. Allah yanında en saygıdeğer ve en mükerrem insan, Allah’tan en çok korkup, fenalıklardan en çok sakınandır. Kendini bu mânevî dereceye getiren Habeşli siyahî Bilâl elbette Kâbe’nin damına çıkmaya lâyıktır. »
Böyle olmakla beraber, neden insanlar çeşitli kavim ve kabilelere, aşîret ve milletlere ayrılmışlardır? Bu sorunun cevabını yine ilgili âyetin son bölümü vermektedir: «Birbirinizle tanışasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık.. »
Şüphesiz yeryüzünde bütün insanların tek bir millet haline gelip birarada yaşaması birçok sıkıntıları, zorlukları ve ihmalleri beraberinde getirirdi. Her şeyden önce dosdoğru tanışma imkânı kalmaz, rekabet duygusu ölür, geçimsizlik, sürtüşme, tartışma ve benzeri durumlar her geçen gün artar ve otokontrol diye bir mekanizma sağlanamazdı.
ŞUÛB VE KABÂİL
Kur’ân, bir bütün halinde olan karaparçasının zamanla parçalanıp kıtalara ayrılmasıyla, her parça üzerinde bulunan insanların birtakım şa’b ve kabilelere ayrıldıklarını dolaylı bir anlatımla haber vererek ilim adamlarına bu konuda ip ucu ve hareket noktası göstermektedir.
Öyle ki: Birçok kabilelerin birleştiği köke, «şa’b» denilmekte ve böylece «şa’b» kabilelerin başı ve aslı sayılmaktadır. Şüphesiz bu bölünmeler ve ayrılmalar, soy-sop ile böbürlenmek için değil, rahat ilgi kurmayı kolaylaştırmak ve dünyaya hareket ve canlılık kazandırmak içindir. Zira Allah her şeyi en iyi bilendir ve her konudan haberdardır.
MİLLET KAVRAMI
Bu kavram Kur’ân’da ayrı; Osmanlıca ve Türkçede ayrı anlama delâlet etmektedir. Kurʹânʹda 18 yerde geçen bu isimle din ve şeriât kasdedilmektedir. Buna, Allah’ın peygamberler vasıtasıyla insanlardan yana meşru’ kıldığı sistem de diyebiliriz. «İbrahim’in (A. S. ) milleti» Onun dini ve teblîğ ettiği şeriâtı demektir.
Osmanlıcaʹda ise, din, mezhep hakkında kullanıldığı gibi, din veya mezhepte birleşen cemaat ve zümre hakkında da kullanıldığı vakidir.
Türkçe’de, ulus ve benzer özellikleri olan topluluk demektir. O bakımdan Kurʹân’da birçok yerde geçen «kavim» ismini «millet» olarak çevirmeyi uygun gördük. Zira yeni kuşaklar daha çok Türkçeʹde çok yaygın olan «millet» kavramını bilirler.
Konumuzu oluşturan âyette ise, yeryüzüne yayılıp üzerinde gruplar halinde yaşayan insan topluluklarından her birine «şa’b» ve «kabile» denilmesinin sebebi gayet açıktır. Şöyle ki: Kur’ân bir memleket sınırları içinde yaşayan insanların tümüne «millet» demez, «şa’b» ve «kavim» der. Aynı zamanda o toplulukta yer alan her boya «kabile» adını verir. «Millet» ismini, daha çok peygambere izafe ederek kullanır ve bundan ülkede yaşayan ulusu kasdetmez, din ve şeriât ifade ettiğini belirtir. «Millete İbrahim» terkibinde olduğu gibi. Sonra bu isim Allahʹa veya başka şahsa izafe edilemez; yani «Millete’llah» veya «Millete Hasan» denilmez.
«Din» ismi ise, hem peygambere, hem Allah’a, hem de ümmetten herhangi bir ferde izâfe edilebilir. Meselâ «Dînüllah», «Dînü Muhammed», «Dînü Ali» denilebilir. Bu da ancak bir şeriatın tümü kasdedildiği zaman böyle kullanılır. Ceza ve hesap, işlenen amel karşılığı olarak kullanıldığı zaman bunlardan hiç birine izafe edilmez.
İSLÂM VE GERÇEK MÜSLÜMAN
«Bedeviler, «imân ettik» dediler. De ki: «Siz imân etmediniz, belki İslâmʹa girdik (zâhiren teslimiyet gösterdik) deyin.. »
«İslâm» ismi üzerinde hayli durulmuştur. Bunu «silm» yani barış anlamına alanlar, 14. âyetteki bedevilerin «âmennâ» demesi üzerine, Cenâb-ı Hakkʹın onların «eslemnâ» demelerini beyân buyurmasını delil gösteriyorlar. Öyle ki, ganimete erişmek için imân ettiklerini söyleyen bedeviler, o gün için «silm»e girmiş bulunuyorlardı. İmân ise, kalp ile tasdik, dil ile ikrar konusu olduğundan, onların kalplerine sözü edilen ortamda imân henüz girmiş değildi.
Bütün bu açıklama ve tesbitlerden anlıyoruz ki, İslâm, Şeriâtte iki anlama delâlet etmektedir: Birincisi, imândan sonra, ondan aşağı derecede gelen bir teslimiyettir ki, yalnız dil ile ikrar kapsamına girer. Bedevilerin sözü edilen günlerde «eslemnâ» yani «biz İslâm’a girdik, teslim olduk» demeleri gibi. Zâhir ile hükmeden din, onların mallarının ve canlarının korunmasını sağlamıştı. Diğeri ise, kalbi imânla birlikte Hakk’a teslimiyete delâlet eder ki, bu, zahirî bir teslimiyetten ibaret değil, imânla birleşen bir teslimiyettir. İbrahim Peygamber’in (A. S. ) «Eslemtü li-Rabbi’l-âlemîn», «Ben, âlemlerin Rabbına inanıp teslim oldum» demesi gibi.
ALLAH VE RESÛLÜNE MUTLAK İTAAT
«Eğer Allahʹa ve Peygamberine itaât ederseniz, amellerinizden (iyi işlerinizin karşılığında) hiçbir şey eksiltmez.. »
Hakikî müslüman, içiyle, dışıyla, kalbiyle, organlarıyla şüpheden ve gösterişten uzak anlamda itaât eden kimsedir. Kendini bu çizgiye getiren mü’minlerin iyi-yararlı amellerinden hiçbir şey karşılıksız kalmaz ve fazlasıyla mükâfatlandırılır. Zâhiren İslâm’a girenlere gelince: Öylesi hakikî müslim ve müʹmin kabul edilemiyeceğinden dolayı, iyi-yararlı amelleri Allah yanında boş ve anlamsızdır, onun için uhrevî mükâfat söz konusu değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak ancak gerçek imândan kaynaklanan amelleri kabul eder.
Böylece şüpheciler ve ikiyüzlü dönekler uyarılmakta, ölmeden önce iyi niyet ve ıhlâsa dönmeleri önerilmektedir. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz: «Şüphesiz ki Cenâb-ı Hak sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz; ama kalplerinize ve amellerinize bakar» (Müslim/birr: 32- İbn Mâce/zühd: 9- Ahmed: 2/285, 539) buyurarak zahiren iyi-yararlı görülen amellerin temelinde mutlaka samimi ve hakikî imânın bulunmasına işârette bulunmuştur.
SADIK MÜ’MİNLERİN ÖZELLİKLERİ
«Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Peygamberine imân etmişler, sonra da (imanlarında) şüpheye düşmemişlerdir.. »
Kur’ân bu âyetle, sadık mü’minlerin dört önemli vasfını, diğer bir anlatımla dört özelliğini sıralayarak, bu yüksek şerefe erişmek için birtakım külfetlere ve fedakârlıklara gerek bulunduğuna işaret etmektedir:
1- Allahʹa dosdoğru imân ve teslimiyet,
2- Şirke, inkâra yol açacak her türlü şüpheden kalbi uzak tutup buna özen göstermek,
3- Mal ve can ile Allah yolunda (İslâm’ın ve insanlığın selâmeti için) kutsal savaşa katılmak,
4- Resûlüllah’a (A. S. ) dosdoğru inanmak ve uymak..
Böylece Kur’ân, kalbî ve bedenî ibâdetle, malî ibâdeti birleştirmektedir. İmân kalbe dayalı bir mânadır; iyi-yararlı ameller onun en tabii mahsulüdür ve aynı zamanda kulun imân sadakatinin başlıca belirtilerinden biridir.
İSLÂM’I DİN SEÇENLERDEN, BUNU MİNNET DUYGUSU HALİNE GETİRENLER UYARILIYOR
«İslâm’a girmelerini senin başına kakıyorlar. De ki: «İslâmʹa girmenizi benim başıma kakmayın; ama eğer doğru kimselerseniz Allah sizi doğru yola eriştirdiği için sizi minnet altında tutar. »
Özellikle bedeviler, Peygamber’e (A. S. ) karşı savaşmayıp İslâmiyeti din olarak seçmelerini zaman zaman başa kakıyorlardı. Bu tutumları onların henüz hakiki imânın zevkini duymadıklarını; İslâmʹa intisaplarının birtakım sosyal ve ekonomik meselelere dayandığını gösteriyordu. 14. âyet ile 17. âyetler inince, İlâhî beyân bedeviler üzerinde geniş tesir meydana getirdi. Allahʹın kalplerde ve kafalarda dönüp dolaşan niyet ve düşünceleri de bildiğini anlamakta gecikmediler. O bakımdan çoğu kalbindeki şüphe ve tereddüdü attı. Ancak onlar henüz yeterince İslâm kültürünü alma imkânı bulamadıkları için ara-sıra Peygamber’e (A. S. ) serzenişte bulunurlardı. Hz. Peygamber (A. S. ) terbiye ve nezaketi gereği onların bu gibi söz ve davranışlarını hoş karşılar ve kısa zamanda onları eğitip olgunlaşma çizgisine getirmeye gayret ederdi. Cenâb-ı Hak, onları sadakate ve imân zevkine dâvet ederek, uyanmalarını dilemekten ve yol göstermekten elbetteki çekinmezdi. İşte ilgili âyetler bu amaca yönelik olarak indirilmiştir.
Hucurat Sûresi’ne «Allah ve Resûlünün huzurunda ileri gitmeyin, onların buyruklarını aşmayın.. » emriyle başlandı. İlâhî hidâyete lâyık görülenlerin bundan böyle şükretmelerinin gereği üzerinde durularak, Cenâb-ı Hakk’ın insanların işleyegeldikleri her şeyi hakkıyla görüp bildiği belirtilerek sûre noktalandı.
Bizi bu sûrenin de tefsirine muvaffak eyleyen Rabbımıza hamd-u senâlar; Allahʹın muradını bize en güzel şekilde açıklayan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize salât-ü selâmlar olsun.