MEALİ:
127- Hani İbrâhim ve İsmâil, Beyt-i Şerifin temellerini yükseltiyordular da birlikte (şöyle duâ ediyorlardı): «Ey Rabbimiz! Bunu bizden kabul buyur, şüphesiz ki daima işiten, hakkıyla bilen ancak Sensin.
128- Ey Rabbimiz! İkimizi Müslüman olarak Sana boyun eğmekte sâbit kıl, soyumuzdan da yalnız Sana teslimiyet gösterip boyun eğen bir ümmet meydana getir. Bize hac ibâdetimizi göster. Tevbelerimizi de kabul buyur. Şüphesiz ki tevbeyi en çok kabul eden, en çok merhametli olan Sensin Sen!.
129- Ey Rabbimiz! Onlara kendilerinden bir peygamber gönder ki, üzerlerine Senin âyetlerini okusun, kendilerine kitabı ve hikmeti öğretsin, onları (her türlü şirk ve isyândan) temizlesin. Şüphesiz ki Sen çok üstün, çok güçlü ve yegâne hikmet sâhibisin.
İLGİLİ HADÎSLER
«Ben, Allah katında peygamberlerin sonuncusu olarak yazılıydım ve işte o devrede Âdem henüz çamurdan bir suret olarak bulunuyordu. Ben ilk durumumu da size bildireyim: Ben, İbrahimʹin duâsı, İsaʹnın müjdesi, annemin ben doğunca gördüğü rü’yayım; doğduğum esnada parlak bir nûr annem için meydana gelmiş de ona Şam saraylarını aydınlatıp göstermişti. » (Bağavî: İrbad b. Sâriye’den.. / Lübabü’t-Te’vîl: C. 1, S. 841 Kahire - 1955-1374).
AHLÂKÎ YÖNÜ
«Hani İbrâhim ve İsmâil, Beyt-i Şerifin temellerini yükseltiyordular da birlikte (şöyle dua ediyorlardı).... »
Meâlindeki âyetle, ifâde kudretinin bütün yüksekliği ve derin teʹsiriyle âile yuvasında yetişmekte olan yarının büyüklerini nasıl eğitmenin yollarını gösteren Kurân, bu konuda Müslümanlara ışık tutar mahiyette ana fikirler veriyor:
a) Âile reisi olan baba ayni zamanda bilgili ve çocuk psikolojisinden, onun eğitiminden anlayan bir kişi olmalıdır. Bununla beraber Allahʹı tanıyan, gönülden Oʹna teslîm olan ve bu anlayış içinde mânevî değerlere saygı gösteren; sadece saygı göstermekle de kalmayıp bu değerlerin gönüllerde yer etmesine hizmeti cana minnet bilen olmalıdır.
b) Baba belirtilen yolda kendisine en iyi arkadaş ve dost olarak evlâdını seçmeli, onu zorlayarak değil, fakat inandırarak, hevesini artırarak mânevî değerlere ısındırmalıdır. Nitekim İbrahim Peygamber böyle yapmış, oğlu İsmailʹi de, İshakʹı da sistemli bir şekilde eğiterek kendisine en iyi vâris yapmıştır.
c) Baba evlâdını mâbede alıştırmalı, kutsal yerlere hizmetin aşk ve imânını ona enjekte etmesini bilmelidir. Ayette bu husus açık bir ifâdeyle beyân edilerek: «Hani İbrâhim ve İsmâil, Beyt-i Şerifʹin temellerini yükseltiyordular... » deniliyor ve âdeta bu manzara geçmişin derinliklerinden alınıp bugünkü neslin gözleri önüne seriliyor. Böylece İsmailʹe, mâbede hizmetin en derin zevki aşılanmış oluyordu.
d) İnsanla Allah arasında mânevî köprü olan ve beşer kalbini ümit ışıklarıyla doldurup ona hayat ve hareket veren duâ, âilenin günlük prensipleri arasında bulunmalıdır. İşte İbrahim Peygamber (A. S. ) bu hususta da bizlere örnek olarak gösteriliyor; o, İsmail ile birlikte Kâbe’nin yanı başında başını göklere kaldırıp âlemlerin Rabbine en içli duâsını sunuyordu. Gelecek neslin iman nîmetiyle yeryüzünde başarılı bir hayat sürmesini, insan ruhunda yalnız Tek olan Allah kavramının yerleşip hâkim olmasını gönülden yalvararak istiyordu.
O halde her âile reisi, bir taraftan kendi çocuklarına yön verirken, diğer taraftan gelecek olan nesillerin sağlam temeller üzerinde gelişebilmelerini sağlamak için ciddi mesailer sarf etmelidir.
SOSYAL YÖNÜ
«Ey Rabbimiz! İkimizi Müslüman olarak Sana boyun eğmekte sâbit kıl, soyumuzdan da Sana teslimiyet gösterip boyun eğen bir ümmet meydana getir. »
İşte milletlerin ayakta durmasının; varlıklarını tam bir huzur, refah ve kardeşlik havası içinde hür ve bağımsız olarak devam ettirebilmelerinin iki önemli temel prensibi: Yaşamakta olan kuşağın ve onları idare eden kadronun Allah’a boyun eğmesinin ve bu teslimiyette şuurlu hareket etmesinin gerekliliği.. Âyette geçen «Müslimeyn» kelimesi «lâm» harfiyle gelince olgun bir boyun eğmeyi, içten gelen bir arzu ile Hakka teslim olmayı ifâde eder. Kendi milletlerini sevk ve idare etmekle emrolunan İbrahim Peygamber ile İsmail Peygamber, yüklenmiş oldukları bu ağır ve o nisbette mesuliyetli hizmeti başarıya ulaştırmak için önce kâinatın yegâne sahibi olan ve asıl mülkün tasarrufunu kudret elinde bulunduran Allah’a arz-ı teslimiyette bulundular; sonra da gelecek nesillere en iyi ölçü ve mânada örnek olma yollarını araştırdılar ve gerekli sebeplere başvurarak duâlarını şu cümlelerle arz ettiler: «Soyumuzdan da Sana teslimiyet gösterip boyun eğen bir ümmet meydana getir! » dediler. İşte bu düşünce ve davranışlar da memleketin geleceğini güvene almanın, başarıya ulaştırmanın ikinci yolu ve esasıdır.
Ayrıca İlâhî tecellinin merkezi, tevhîd akidesinin odakı olan Kâbe-i muazzamanın ebediyen Müslümanların kıblesi ve tavaf yeri olarak kalmasını Hazret-i Adem’den İbrahim Peygambere kadar birçok devirler geçiren, putperestlerin istilasına uğrayan bu kutsal yerlerin, insanlığın sulh-u selâmetinden yana tek teslimiyet merkezi olarak devamını gönül dolusu imanla isteyen o büyük peygamber; İlâhî belgeleri okuyacak, onlara Kitap ve hikmeti öğretecek ve onları her türlü şirk ve putperestlik kirlerinden temizleyecek bir Resul gönderilmesini niyaz etmişti.
Onun bu duâsına işâretle Peygamber (A. S. ) Efendimiz: «Ben babam İbrâhimʹin duâsıyım! » buyurmuştur.
İbrahim peygamberin, gençliğinin henüz baharında bulunan oğlu İsmail peygamber ile birlikte bu mukaddes mâbedin temellerini yükseltip önce kendileri, sonra gelecek nesil için duâ etmelerinin diğer önemli bir hususiyeti de, sağlam karakterli, milletini içten seven, âile yuvasının kutsaltığını bilen ve bu anlamda milletinin belkemiğini teşkil eden genç kuşağa dikkatleri çevirmek, onların bu ölçü ve imân atmosferi içinde yetişmelerini sağlamaktır. Çünkü millet yapısında önemli yeri olan âile ve evlilik kurumlarını yıkmak için iki yoldan hareket edilir: 1. Burjuva ailelerin dayandığı esasları ve mânevî değerleri yıkmak; 2. Aile müessesesinden uzak, dinî ve millî değerlerden kopuk genç bir nesil yetiştirmek.. Tıpkı bugün komünistlerin yaptığı ve komünist manifestoda yer aldığı gibi..
Bu iki yol nerede işlek hale getirilmişse orada cemiyet ve âile soysuzlaştırılmış, millet tarihinden kopmuş, insan denilen varlık et, kan ve kemikten ibaret bir canlı sayılmıştır.
Yukarıda meâlini yazdığımız İbrahim Peygamberle ilgili âyette bu ve benzeri ideolojilere karşı uyanık bulunmamıza işâretler vardır.
TARİHÎ YÖNÜ
Kâbe-i muazzama ne zaman, kim tarafından yapılmıştır? Bu konudaki rivâyetler çok farklıdır. Câfer bin Muhammed’in rivâyetine göre, Allah, Adem peygamberi yaratmak istediğinde melekler O’na «Biz seni hamdinle tesbîh ve seni takdîs edip dururken yeryüzünde bozgunculuk edecek, kan dökecek olanı mı yaratacaksın? » demeleri üzerine Allah: «Sizin bilemiyeceğinizi elbette ben bilirim! » buyurmuştu.
Melekler ilâhî gazabdan korkmuş, O’nun Arş’ına sığınarak orayı yedi defa tavaf etmişlerdi. Böylece Allah onlardan hoşnud olmuş ve onlara şöyle buyurmuştu: «Yeryüzünde benim için bir mâbed yapın; tâki gazab edeceğim kimseler oraya sığınıp yedi defa tavafta bulunacak olurlarsa, onları da bağışlıyayım. » İşte bu emir üzerine ilk önce Kâbe melekler tarafından yapılmıştır.
İbn İshâk’ın rivâyetine göre, Kureyşliler Kâbe’nin bulunduğu yeri kazdıklarında, üzerinde «Ben ki Allah’ım, Bakke (Mekke)nin sahibiyim. Burayı, gökleri ve yeri yarattığım; güneş ve ayʹı tasvir ettiğim gün yarattım! » anlamında Süryanice bir kitabeye rastlıyorlar. Ayni ibâreyi şu cümleler takip ediyordu: «Burayı hakka yönelmiş yedi melekle kuşatıp onlara tavaf ettirdim. Burası, iki dağı olan (Ebû Kubeys ile el-Ahmer) yerlerinden ayrılıp gitmedikçe yok olmaz. Burası su ve süt konusunda ehline mübârektir. » (Tefsîr-i Kurtubî: C. 2, S. 123 / Mısır: 1967-1387).
Bu rivâyetten, Kâbe’nin çok önceleri yani Adem peygamber ile başladığını, zaman zaman tahribat görerek Hazret-i İbrahim (A. S. ) devrinde yerle bir olduğunu ve ilâhî emir üzerine İbrahim peygamber tarafından ilk temelinin izlerine rastlandığını ve bu temeller yükseltilerek yeniden inşâ edildiğini anlıyoruz. Nitekim Hac sûresinde buna temasla: «Hani bir vakit Beytü’l-Haramʹın yerini İbrâhimʹe hatırlattık... » buyuruluyor. (Hac Sûresi âyet: 26).
Asr-i Saadete tekaddüm eden yıllarda çeşitli sebeplerle yıkılan Kâbeʹnin Kureyş ileri gelenleri tarafından yapıldığını ise şu hadîsten öğreniyoruz:
«Ya Âişe! Eğer senin kabilenin şirkten kurtulmaları yakın zamanda olmamış olsaydı Kâbeʹyi yıkar yerle bir ederdim; biri doğusunda, diğeri batısında olmak üzere iki kapılı yapar ve Hicir’den yana altı zirâ’ bir fazlalık ilâve ederdim. Çünkü Kureyş Kâʹbeʹyi inşâ ettiği zaman onu küçültmüştür. » (Sahîh-i Müslim ve diğer muteber hadîs kitapları).
Kâbe tarihi hakkında ileride daha geniş bilgi verilecektir,
TAHLÎLLER
K a v a i d : Kaide’nin çoğul şeklidir. Ferrâ’ ve Ebû Ubeyde göre, «temeller» demektir. Kissaî’ye göre, «duvarlar» demektir.
Hikmet:
a) Söz ve fiilde doğruyu bulma, gerçeği anlama ve hakikate isâbet etme bilgisi,
b) Bilgisizlik ve hatâya kapı açmayan bilgi,
c) Eşyayı hakikatıyla bilmek gibi mânalara gelir. Âyette geçen «hikmet» kelimesi bunlarla beraber, dinî buyrukları esrar ve hikmetiyle bilmek anlamında daha meşhurdur.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yahudi ve Hıristiyanlar, İbrahim Peygamberin soyundan geldikleri ve onu bir peygamber kabul ettikleri halde Hanîf Diniʹnden ve İbrahim’in Hakka olan teslimiyetinden yüz çevirirler de yanlış yolda inatla yürümeye devam ederler. Aşağıdaki âyetlerle, bu husus her iki millete de hatırlatılıyor; ayrıca Yahudilerin daha çok bağlandıkları Yakub Peygamberin de kendi oğullarına dedesi İbrahim’in dinini ve teslimiyetini tavsiye ettiğine parmak basılıyor. Böylece bilhassa Yahudilerin bu tavsiyeye hiç de uymadıkları bir defa daha gözleri önüne serilerek gerekli uyarma yapılıyor.