Nisa Suresi 125-126. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَمَنْ اَحْسَنُ دِينًا مِمَّنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ اِبْرٰهِيمَ حَنِيفًا وَاتَّخَذَ اللّٰهُ اِبْرٰهِيمَ خَلِيلًا وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطًا

126.

Kimin dini, iyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden ve hakka yönelen İbrahim'in dinine tabi olan kimsenin dininden daha güzeldir? Allah, İbrahim'i dost edindi.

Diyanet İşleri

126.

Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Allah, her şeyi kuşatıcıdır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

125- İyiliği kendine iş ve âdet edinerek Allahʹa yönelip yüzünü O’na teslim eden ve İbrâhimʹin Hanîf Milleti (dini)ne uyan kimseden daha güzel dinli kim vardır? Allah, İbrâhimʹi Halil (yakın dost) edinmiştir.

126- Göklerde olanlar da, yerdekiler de hep Allahʹındır. Allah her şeyi (ilmiyle, kudretiyle, kahır ve teshiriyle) kuşatmıştır.

İLGİLİ HADÎSLER

Hz. Enes (R. A. ) diyor ki: Bir adam Peygamber (A. S. ) Efendimize ge­lip: «Ey Allahʹın Peygamberi! Ey yeryüzünün en hayırlısı! » deyince, Allah Resûlü ona: «Yeryüzünün en hayırlısı, Allah’ın Halilʹi İbrahimʹdir. » diye cevap verdi. Şüphesiz ki bu cevapta derin bir tevazuʹ, köklü bir teslimiyet ve mahviyet bulunmaktadır. (Tirmizî: Enes bin Mâlik (R. A. )den)

Allah Resûlü (A. S. ) Efendimiz buyurdu:

«Eğer birini halîl (yakın dost) edinseydim, mutlaka Ebu Bekir Sıddîkʹi Halil edinirdim. » (Müslim/fezâil: 2, 7)

«Eğer birini halîl (yakın dost) edinseydim, herhalde Ebubekr Sıddîk’ı halil edinirdim. Ne var ki o benim kardeşim ve arkadaşımdır. Allah sizin arkadaşınızı (beni) halîl edinmiştir. » (Buharî/salât: 80 - menakıb: 45 - fezâil: 3, 5 - Müslim/mesacid: 28 - fezâil: 2. 7 - Tirmizî/menakıb: 14, 16 - İbn Mâce/menakıb: 11 - Ahmed: 1/270, 359 - 3/18, 478)

«Haberiniz olsun ki ben Allahʹın habibiyim, ama övünülecek (gurur­lanacak) bir şey yok.. » (Tirmizî/menakıb: 1 - Daremi/mukaddeme: 8)

«Allah İbrahim’i kendine halîl edindiği gibi, beni de halîl edinmiştir. (İbn Mace/mukaddeme: 11)

YARARLI İŞLERİN SIHHAT VE DEĞERİ İKİ ŞARTA BAĞLIDIR

«İyiliği kendine iş ve âdet edinerek Allah’a yönelip yüzünü Oʹna teslîm eden.... den daha gü­zel dinli kim vardır? »

Ameller niyetlere ve amaçlara göre değer kazanır. Niyetle amel aynı doğrultuda bulunduğu ve Allan rızasını amaçladığı oranda makbuldür. Bu­nun için ilim adamlarımız AMEL-İ SÂLİHʹin sıhhatinin iki şartı vardır, de­mişlerdir:

1. Allahʹın meşruʹ kıldığı ölçüde olması,

2. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizle gönderilen hak dine, onun esasları­na, açtığı doğru yola uyması...

İSLÂMIN ESASLARI İBRAHİM PEYGAMBERİN (A. S. ) DİNİNİ DE İÇİNE ALMAKTADIR

«İbrahimʹin Hanîf milleti (dini)ne uyan kim­se... »

İbn Abbasʹın (R. A. ) da dediği gibi: Bâtıldan uzak, tamamen Hakkʹa yönelik olan İbrahim Peygamberin dini, her haliyle TEVHÎD esasına daya­nır. Namaz, hac, zekât, oruç ve benzeri ibâdetler o dinde de yer almıştır. Böylece İbrahim Peygamberin Hanîf dinindeki esas ve prensiplerin ta­mamı son dinin evrenselliği içindedir. Bu bakımdan Hazret-i Muhammedʹin (A. S. ) teblîğ ve yayımıyla görevli bulunduğu son dine uyan kimse, dolayı­sıyla İbrahimʹin Hanîf dinine de uymuş sayılır.

Neden uyulması için yalnız İbrahim Peygamberin dini belirtilmiş de diğer hak dinlere bu konuda yer verilmemiştir? Çünkü bütün ümmetler İbrahim Peygamberi sever ve sayar; Arapların birçok kabileleri ile Yahu­dîler, Hıristiyanlar onun soyundan geldiğini iftiharla anarlar. Bu yönüyle de İbrahim Peygamber ümmetler arasında ortaklaşa bir bağ durumunda­dır. Kur’ân onun sözü edilen özelliğini dikkate alarak TEVHÎD (Allah’ı bir bilme) esası üzerine kurulu bulunan HANÎF DİNİNİ uyulmaya lâyık görü­yor. Son dine uymayanları, fakat İbrahim Peygambere bağlılıklarını her vesileyle dile getirenleri, İbrahimʹin dinini içeren İslâm’a uymaya dâvet ediyor.

HALİL SIFATI

Halîl, Arapça bir kelime olup birçok mânalara gelmektedir; zayıf bün­yeli adama denildiği gibi, fakîr ve yoksul kimselere de denir. Sadık dosta, dostluğu her türlü şüphelerden arınmış bulunana da denir.

Müfessirlerimiz bu manaları dikkate alarak sözü edilen sıfatı şöyle yorumlamışlardır:

a) Seçkin dost,

b) Safiyet ölçü ve derecesinde yakın dost,

c) Allah için seven ve yine Allah için sevmiyen dost,

d) Dostluğunda en küçük bir açıklık ve şüphe bulunmayan yakın gö­nül dostu,

e) Durumunu yalnız Allahʹa arzedip halinden şikâyetçi olmayan kim­se,

f) Muhabbet makamının en yücesinde bulunan dost,

g) İbâdet ve taat yolunda usanmadan, bıkkınlık duymadan sebat eden kimse..

Şüphesiz ki yedi maddede özetlenen bu özellikler her peygamberde mevcuttur. Ancak başta Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz olmak üzere İbrahim Peygamberde, sonra da diğer Resûllerde çok daha belirgindir. Yoksa gök­lerde ve yerde olan her şey Allahʹındır, her şey ona yakın, kudretiyle, il­miyle, varlığıyla hepsini kapsamış ve kuşatmıştır.

HANÎF SIFATI VE HANÎF DİNİ

Hanîf, Arapça bir sıfattır; hanf ve hanef kökünden türetilip birçok mânaları içermektedir. Kök mâna olarak, doğruluk, eğri yoldan doğru yola yönelmek, eğrilikten doğruluğa meyletmek demektir. Sıfat ola­rak faîl kalıbında veya ölçüsünde bir isimdir: İslâma yönelen ve bu yönelişinde son derece doğru ve iyi niyet sahibi olan, İslâm’da sebat eden, başka bir dine eğilimi olmayan mü’min ve müslim demektir. Ayrıca hacca gidip cünüplükten dolayı gusleden dindarlara da bu sıfat verilmiştir.

Müfessirlerimiz bütün bu mânaları dikkate alarak HANÎF sıfatını şu iki açıklamayla özetlemişlerdir:

1. Katıksız müslüman, gönülden ve samimi niyetle Hakk’a teslîmiyet gösterip tam bir mahviyet içinde bulunan.

2. Bütün dinlerden yüzünü İslâmʹa çeviren ve onda sebat eden.

İbrahim Peygamberin Hanîf Dini böylece övülürken, İslâm Diniyle na­sıl çağrışım yaptığına dikkatler çekilmiştir. Çünkü hak dinin özelliği, ona uyanların tam bir teslimiyet içinde Allah’a inanıp bağlanmaları, O yüce kudretin huzurunda kulluğun gerçek ölçüsünü tam bir mahviyet içinde sergilemeleri, Oʹnun emirlerine boyun eğip içtenlikle kabul etmeleridir. Hanîf Dini, İbrahim Peygamberin şahsında bu derecede açıklığa kavuş­muştu. İslâmʹda ise, bu özellikler -yukarıda da belirttiğimiz gibi- daha çok belirgin ve kemal mertebesinde bulunuyor.

Kurʹânʹda Hanîf sıfatı on yerde anılırken Zuhruf sûresinde ona şu açıklık getirilmiştir:

«Hani bir vakit İbrâhim, babasına ve kavmine dedi ki: Hakikat ben, sizin taptıklarınızdan uzağım, onlarla bir ilişiğim yoktur. Ancak beni yok­tan örneksiz yaratan (Rabbim) müstesnâ (ancak Oʹna taparım). Gerçek O, beni doğru yola eriştirecektir.

İbrâhim bunu, (hakka) dönerler diye soyu arasında bâki kalacak bir söz olarak bıraktı. » (Zuhruf sûresi âyet: 26, 27, 28)

Kur’ân onun bu vasiyetini Hanîf Dini olarak hem on yerde anmakta, hem bir teslimiyet ölçüsü olarak ümmet-i Muhammedʹe (A. S. ) sunmakta­dır.

ALLAH HER ŞEYİ KUŞATMIŞTIR

«Allah her şeyi (ilmiyle, kudretiyle, kahır ve teshiriyle) kuşatmıştır. »

Genel anlamda kuşatma dört yönlü bir anlam taşır:

1. Kahır ve teshîriyle,

2. İlim ve tedbiriyle,

3. Koymuş olduğu denge ve hayat kanunlarıyla,

4. Varlığıyla...

Açıklama:

Kâinat nizamı, bugünkü deyimiyle evren düzeni, ister istemez İlâhî buyruğa uymuş, Oʹna baş eğerek yaratıldığı amaca yönelmiştir. Allahʹın ilmi ve tedbiri her varlığa yönelmiş ve her parçaya nüfuz etmiştir; her biri için ayrı bir hayat ve denge kanunu koymuştur. Hiçbir varlık başıboş, ga­yesiz ve yararsız değildir. Allah varlığıyla da kâinatı kapsayıp kuşatmış­tır. Çünkü ondan başka varlıkların kendi kendilerine var olmaları, yokluk­tan varlık alanına çıkmaları mümkün değildir. Ama her varlık O yüce var­lığa dayanmakta, Oʹnun yaratma ve varlık alanında meydana getirme kud­retiyle vücut bulmaktadır. Bu açıdan da Allahʹın varlığı her mevcudu kuşat­mıştır.

O halde her varlık Oʹnun buyruğuna baş eğdiği gibi, insan denilen var­lığın da yaratanına baş eğip teslimiyet göstermesi gerekir. İbrahim Pey­gamber (A. S. ) ilk İslâm adını kullanan bir nebî olarak bu teslimiyet vadi­sinde örnek olarak gösterilmektedir.

TASAVVUFÎ YÖNÜ

Ruh denilen ilâhî cevher, nefsanî paslardan, şehevî kirlerden temiz­lenip yüce âleme yönelince, aslına daha çok yaklaşmış olur. Bu durumda nuraniyeti arttıkça artar ve her geçen gün bedenî lezzetlerden, cismânî hallerden ilgisi azalmaya ve bazen kesilmeye başlar. İlgisi kesildikçe yü­celmeye devam eder. İşte böylesine parlak ve kutsal bir cevhere iyi ve yararlı ameller izafe edilince, cismânî bulanıklıklardan arınma ve durulma makamına yükselir; düşünceleri berraklaşıp irfanı artar, kudsî âlemden maarif iktisap eder. Bu düzeye erişen insan belirtilen şerefli ahval içinde durmadan bir artış kaydeder; çevrenin ve hislerinin tesirinden kurtulur, öy­le ki, ancak Allah ile görür, Oʹnunla işitir, Oʹnunla hareket eder, Oʹnunla sakinleşir ve ancak Oʹnunla yürür. O halde ki İlâhî Celâl nuru, onun cis­mânî bütün kuvvet ve yeteneklerine sirayet eder, onunla tam bir ihtilat sağlar ve o da onun kudsiyet mânasına dalar. İşte bu derece ve makama yükselen insana, «Allah halîli» (dostu) demek, onu bu vasıfla anmak cid­den yaraşır. Çünkü İlâhî muhabbet, onun bütün hücrelerine sızmıştır.

Hazret-i Peygamber (A. S. ) Efendimiz buna işâretle sık sık şu duâyı yapardı!

«Allahım! kalbimde bir nur, kulağımda bir nur, gözümde bir nur, si­nirlerimde bir nur meydana getir. » Bunu şöyle de çevirmek mümkün: «Allahım! kalbimde bir nur, işitme duygumda bir nur, görme duygumda bir nur, sinir sistemimde bir nur meydana getir. » (Buhari/Daavat: 9 - Muslim/Müsafirin: 181, 187, 189 - Ebu Dâvud/ Tatavva’: 26 - Tirmizi/Daavat: 30 - Ahmed: 1/284, 343, 352, 372.)

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Geçen âyetlerle iyi ve yararlı işi kendine âdet edinenler övüldü. İbra­him Peygamberin (A. S. ), İslâm’ın mayasını kendinde taşıyan Hanîf dinine uyan müʹminlerin eriştiği üstün dereceler açıklandı ve böylesine tam tes­limiyeti gerektiren bir dindarlığın güzelliğine parmak basıldı. İbrahimʹi (A. S. ) sevdiklerini iddia eden Yahudî ve Hıristiyanların onun yolunda olma­dıklarına dolaylı biçimde işâret edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, hak dinin gereği olarak iyi ve yararlı işlere örnek teşkil edecek kadınların, yetim kızların ve bir de öksüz çocukların hak­larının korunmasına temas ediliyor, bu gibi hakların Allah tarafından farz kılındığı açıklanarak herhalde riâyet edilmesi gerektiği hatırlatılıyor.