Maide Suresi 12-13. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَلَقَدْ اَخَذَ اللّٰهُ مِيثَاقَ بَنِي اِسْرَٓاءِيلَ وَبَعَثْنَا مِنْهُمُ اثْنَيْ عَشَرَ نَقِيبًا وَقَالَ اللّٰهُ اِنِّي مَعَكُمْ لَئِنْ اَقَمْتُمُ الصَّلٰوةَ وَاٰتَيْتُمُ الزَّكٰوةَ وَاٰمَنْتُمْ بِرُسُلِي وَعَزَّرْتُمُوهُمْ وَاَقْرَضْتُمُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا لَاُكَفِّرَنَّ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَلَاُدْخِلَنَّكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ فَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاءَ السَّبِيلِ فَبِمَا نَقْضِهِمْ مِيثَاقَهُمْ لَعَنَّاهُمْ وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةً يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِهِ وَنَسُوا حَظًّا مِمَّا ذُكِّرُوا بِهِ وَلَا تَزَالُ تَطَّلِعُ عَلٰى خَائِنَةٍ مِنْهُمْ اِلَّا قَلِيلًا مِنْهُمْ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاصْفَحْ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ

12.

Andolsun, Allah İsrailoğullarından sağlam söz almıştı. Onlardan on iki temsilci -başkan- seçmiştik. Allah, şöyle demişti: "Sizinle beraberim. Andolsun eğer namazı kılar, zekatı verir ve elçilerime inanır, onları desteklerseniz, (fakirlere gönülden yardımda bulunarak) Allah'a güzel bir borç verirseniz, elbette sizin kötülüklerinizi örterim ve andolsun sizi, içinden ırmaklar akan cennetlere koyarım. Ama bundan sonra sizden kim inkar ederse, mutlaka o, dümdüz yoldan sapmıştır."

Diyanet İşleri

13.

İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir ki onları lanetledik, kalplerini de kaskatı kıldık. Kelimeleri yerlerinden kaydırarak (tahrif edip) değiştiriyorlar. Akıllarından çıkarmamaları istenen şeylerden önemli bir kısmını da unuttular. (Ey Muhammed!) İçlerinden pek azı hariç, onların daima bir hainliğini görüyorsun. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Çünkü Allah, iyilik yapanları sever.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

12 - And olsun ki Allah İsrâiloğullarından kesin bir söz almıştı; on­ların oniki tane ileri gelen söz sahiplerini görevlendirip göndermiştik. Al­lah onlara, «eğer namaz kılar, zekât verir, peygamberlerime inanır da ken­dilerine yeterince yardım ederseniz ve Allah’a faizsiz ödünç verirseniz, and olsun ki ben sizinle beraberim; kusur ve günahlarınızı elbette bağış­larım ve altlarından ırmaklar akan cennetlere sizi yerleştiririm, » demişti. Bu kesin sözden sonra sizden kim nankörlük edip inkâra saparsa, ger­çekten o düz ve doğru yoldan sapmış olur.

13- Verdikleri kesin sözü bozmaları sebebiyle onları lânetledik, kalb­lerini de kaskatı yaptık. Kelimeleri (asıl konuldukları) yerlerinden oynatıp değiştirirler; uyarıldıkları hususlardan nasiplerini unuttular. İçlerinden pek azı müstesnâ, onlardan sürekli olarak hâinlik görürsün. (Bununla beraber) sen onları affet ve (geçmiş kusurlarından) geç. Şüphesiz ki Allah iyilikte bulunan yararlı kişileri sever.

UYARI

Âyette, Muhammed (A. S. ) ümmetine uyarı var. Musâ Peygambere ve getirdiği Tevratʹın hükümlerine uyacaklarına dair kesin söz verdikleri hal­de yan çizen, verdikleri sözü yerine getirmeyip ahde vefasızlığın kötü ör­neklerini peşpeşe ortaya koyan İsrâîloğulları lânetlenmiştir.

Hazret-i Muhammedʹe (A. S. ) ve Kurʹânʹa inanıp bağlandıktan ve bağ­lanıp açık veya zımnen söz verdikten sonra yan çizmenin, ahde vefasız­lığın cezasız kalmıyacağı hatırlatılıyor.

TARİHÎ YÖNÜ

Firʹavn ordusuyla birlikte yok olduktan sonra Allah Beytüʹl-Makdisʹe hicret etmeleri için İsrâiloğullarıʹna emretti. O sırada Kudüs’te zorbalık­larıyla ün yapan Kenanîler bulunuyordu. İsrâîloğulları bu yüzden oraya girmeğe, daha doğrusu hicret etmeğe pek cesaret edemiyorlardı. Cenâb-ı Hak, Musâ Peygamber vasıtasıyla onlara şu vaadde bulunmuştu: «Ben orayı size vatan ve hicret yurdu seçtim; gidiniz zorbalarla savaşınız; ben elbette sizin yardımcınızım. »

Musâ Peygamber bu emir üzerine her boydan bir baş temsilci yani nakîb seçti. Böylece 12 temsilci bir araya getirilerek, Tevratʹa bağlı kala­caklarına, zorba ve mütecaviz Kenanîlerle savaşacaklarına dair kendile­rinden kesin ve sağlam söz alındı.

Baş temsilci ve söz sahipleri önce durumu yakından görüp bazı bil­giler elde etmek için Kudüs’e yaklaştılar, durumu gözden geçirdiler. Kenanîlerin güçlü bir orduya sahip bulunduklarını öğrenince moralleri bozul­du ve dönüp herbiri kendi boyuna savaşamıyacaklarını söylediler. Halbu­ki böyle yapmıyacaklarına dair Musâ Peygamber kendilerinden kesin söz almıştı. Ancak iki nakîb (söz sahibi temsilci) müstesnâ, diğerleri geri dön­dü. İki baş temsilci ise, kendi boylarıyla anlaşıp savaşa karar verdiler.

Tevratʹda bu husus şöyle belirtilmiştir:

«Ve sizinle beraber her sıbttan birer adam olacak; her biri kendi ata­ları evinin başı olacaktır. Ve sizinle beraber duracak adamların adları şun­lardır... »

Sonra böylece Tevratʹda sıbt başkanlarının adları sayılır. Levililer ge­ri hizmete ayrılır. Düşman ile savaşacak olanların 20 yaşından yukarı ol­mak üzere 603. 550 kişi olduğu belirtilir. (Tevrat/Sayılar: 5-15)

Kur’ânʹda bu olay özetlenip en önemli ve ibretli yanlarına parmak ba­sılıyor; İsrâiloğullarıʹna pek güvenilemiyeceğine dikkatler çekilip bir takım misaller veriliyor. Kendi kumandan ve Peygamberlerine itaat etmiyen, ver­dikleri sözü yerine getirmiyen, Allah emrettiği halde Kenanîlerden korkup ülkelerini düşman elinden kurtarmaya cesaret edemiyen bu insanlarla iliş­kilerde ona göre bir yol ve yöntem, bir politika ve bir strateji uygulanması emrediliyor.

ALLAH’IN EMRETTİĞİ BEŞ ÖNEMLİ HUSUS

«Eğer namaz kılar, zekât verir…»

İsrâiloğulları ahde vefasızlığın kötü örneğini ortaya koyduktan ve bu yüzden lânetlendikten sonra, çoğu pişmanlık duydu veya duyar gibi oldu. Cenâb-ı Hak, onları ikinci bir denemeye tabi’ tutarak şu beş hususun hakkiyle yerine getirilmesini emretti. İtaat ederlerse kendilerini affedeceğini haber verdi. Aslında o beş şey Tevrat’da birkaç kez tekrarlanan emirler ara­sında bulunuyor. Sonunda İsrâiloğullarıʹnın çoğunun bu emirlere de uy­madıkları anlaşılıyor. Tevratʹda bu hususa, -kelimelerin çoğu değiştirilme­sine rağmen- değinilerek, Musâ Peygamberin ölümünden birkaç gün ön­ce bu üzüntüsünü dile getirdiği, Allah emrettiği halde Kudüsʹü ele geçiremedikleri, çoğunun bu emre kayıtsız kaldığı anlatılıyor. Son olarak o gün­leri ve Allahʹın emirlerini unutmasınlar diye Musa Peygamber çok anlamlı ve duyarlı bir İlâhî hazırlayıp İsrâiloğullarıʹna okuyor.

Nitekim Musâ Peygamberden sonra büsbütün dağılıp kendilerini mad­deye veren ve âhiret havasından uzaklaşan İsrâiloğulları Allahʹın gazabına çarpılıyor. Tevrat’da bu husus şu sözlerle anlatılmıştır:

«Onlara ettiğim ahdimi bozacaklar. Ve o gün onlara karşı öfkem alevlenecek ve onları bırakacağım ve onlardan yüzümü saklıyacağım ve onlar yenilip bitecekler ve onlara çok kötülükler ve sıkıntılar erecek ve o gün diyecekler: Aramızda Allahımız olmadığı için değil midir ki bize bu kötülükler erdiler? » (Tevrat/Tesniye: 31/15 - 19)

İsrâiloğulları’na yerine getirilmesi emredilen beş husus:

1. Namazı aksatmadan kılmak,

2. Zekâtı gerektiği gibi vermek,

3-4. Bütün peygamberlere inanıp hayatta olanlarına uyup yardımcı ol­mak,

5. Faizsiz ödünç vermek ve bunun karşılığını yalnız Allahʹtan bekle­mek..

Yapılan ciddi araştırmalara göre, İsrâiloğulları bu emirlere kısmen uy­duktan bir süre sonra hiçbirine bağlı kalmamışlar, diğer emirlerle birlik­te bunları da unutmuşlardır. Tevratʹın Tesniye bölümünde buna çok geniş yer verilmiştir. Böylece doğru yol karşılarına konulmuşken ondan sapmış­lar. Allah da onları lânetleyip -ilâhî sünneti gereği-kalblerini kaskatı yap­mıştır.

Görülüyor ki, ferdin içini temizleyip toplum hayatında sosyal adâleti gerçekleştiren, sınıf farkını kaldırıp peygamber sünnetinde birleşip kar­deş olmayı gerçekleştiren namaz ve zekât gibi iki önemli ibâdet diğer üm­metlere de farz kılınmış; toplumun belli bir kesimini sömürüp cılızlaştıran fâiz yasaklanmış; peygamber sünnetindeki feyizli hayatın lüzumu belir­tilmiştir.

Bugün de ayni emirler Kurʹânʹda yer almakta ve müʹminlerden bu farzların yerine getirilmesi kesinlikle istenmektedir. Aksine bir yol tutan­lara, İsrâiloğullarıʹnın akibeti hatırlatılmakta ve böylece gereken İlâhî uya­rı yapılmaktadır

Günümüzde fertlerin ömür ve kazançlarında bir bereketsizlik, âile yu­valarında sürekli huzursuzluk, toplum yapısında güvensizlik varsa, bunun sebebini dine, dinî emirlere kayıtsız kalmamızda; namaz ve zekât gibi, biri ferdi erdemli düzeye getiren, diğeri topluma yön verip dengeyi sağla­yan iki önemli ibâdetin terkinde ve faiz ile maddeciliğin bütün hızıyla top­lumu kemirmesinde aramamız gerekir.

TEVRAT’TAKİ KELİMELERİN YERLERİNİN DEĞİŞTİRİLMESİ

«Kelimeleri (asıl konuldukları) yerlerinden oynatıp değiştirirler... »

Daha önce de bu konuya Nisâ Sûresinde değinilmiş, gerekli açıkla­mada bulunulmuş ve az da olsa -bilgi mahiyetinde- bir malzeme sunul­muştu. Mâide Sûresinde ise, iki ayrı yerde ayni konuya yer verilmekte­dir. Gerçi tekrar, hem konunun önemine dikkatleri çekmek, hem idrâki­mizi uyanık tutmak amacına yöneliktir. Ama bunun da ötesinde, her tek­rar bize yeni bir malzeme sunmakta, yeni bir ufuk açıp ayrı bir hususu ha­tırlatmaktadır.

Nisâ Sûresinde, Yahudîlerden bir kısmının, daha doğrusu Tevrat’la meşgul bulunan din adamlarının, Hazret-i Muhammed’in (A. S. ) peygam­berlik göreviyle ortaya çıkmasına dayanamıyarak Tevratʹtaki bazı belge­lerin delâlet ettiği mânayı değiştirmek maksadiyle kelimelerin konulduğu yerleri değiştirdikleri açıklanıyor. Çünkü sırası geldikçe inen Kurʹân âyet­leri, Tevrat’taki belgeleri hatırlatıyor ve tashîh ediyordu. Yahudî ilim adam­ları bilhassa son peygamberle ilgili birkaç belgeyi önemli biçimde, -keli­melerin yerlerini değiştirerek- aslından uzaklaştırdılar. Hz. Muhammed’in (A. S. ) dâvasını çürütmeyi, doğruyu söylemediğini ortaya koymayı amaçlı­yorlardı. Ayni zamanda Peygamberimizden işittikleri sözleri de değişti­rerek etrafa yaymaya çalışıyorlardı. «Yahudîlerden bir kısmı, kelimeleri ko­nulduğu yerden değiştirirler; dillerini eğip bükerek dine de saldırarak.. » (Nisâ Sûresi: 16) meâlindeki âyet bilhassa belirttiğimiz hususlara işâret etmektedir.

Mâide Sûresindeki iki âyetten birincisi, -ki konumuzu oluşturuyor- İs­râiloğulları’nın Musâ Peygamberin ölümünden sonra Allahʹı unutup kendi zevklerinden yana Tevrat’ta bir takım değişiklikler yaptıklarını haber ve­riyor.

Nitekim Tevrat’da Musâ Peygambere gelen son İlâhî haberde bu hu­sus şöyle açıklanıyor:

«Rab, Mûsâ’ya dedi: İşte öleceğin günlerin yaklaşıyor. Rab Mûsâ’ya dedi: İşte sen atalarınla (ölüp) uyuyacaksın ve bu kavm (İsrâiloğulları) kal­kacak aralarında bulunmak üzere gitmekte oldukları diyarın yalancı ilâh­larına uyup zinâ edecekler ve beni bırakacaklar ve onlarla ettiğim ahdi bozacaklar. » (Tevrat-Tesniye: 31/14)

Mâide Sûresindeki ikinci âyette: «Kelimeleri, yerlerine konulduktan sonra değiştirirler.. » buyurulması, Allah tarafından bir hüküm ifade etmek üzere indirilen sözlerin sonradan değiştirildiğini hatırlatıyor. Nitekim zinâ cezasıyla ilgili belgeyi kendi iddialarına göre değiştirmeye kalkışmaları bunun örneklerinden biridir.

Bakara Sûresi 75. âyetle de onların bu tür aşırılıkları açıklanarak, Kur’ânʹı indirildiği şekilde aynen korumamız için işaretlerde bulunulur.

SON DİNİN YÜCELİĞİNİ GÖSTERMEK

«Sen onları affet (geçmiş kusurlarından) geç. Şüphesiz ki, Allah İyilikte bulunan yararlı kişileri sever. »

İslâm tek kelimeyle Cenâb-ı Hakk’a teslimiyet, canlılara rahmet dini­dir. Kötülüğe kötülükle, düşmanlığa kin ve öfkeyle karşılık vermez. Cezâ son çaredir, bu dinde. Islâh yararlı olduğu sürece geçerlidir.

İlgili âyetin gerek iniş sebebinden, gerekse tefsîr ve yorumlarından anlıyoruz ki, Yahudîler birçok defa verdikleri sözü bozmuş; Hazret-i Mu­hammed’i (A. S. ) öldürmeyi planlamış ve mü’minleri son dinden uzaklaştır­ma ve soğutma yollarını araştırmış, fiilî birçok teşebbüsleri ortaya çık­mış olmasına rağmen hep hoşgörü ile karşılık görmüşlerdir.

Tevratʹtaki son peygamberi müjdeliyen belgelerdeki kelimelerin yer­lerini değiştirmeleri ve bununla da yetinmiyerek Peygamberi öldürmeğe te­şebbüs etmeleri kesinlikle bilindiği halde Allah onlar hakkında izlenecek politikayı, takip edilecek stratejiyi şöyle açıklamıştır: «(Böyle de olsa) sen onları affet, (geçmiş kusurlarından) geç. Şüphesiz ki Allah iyilikte bulunan yararlı kişileri sever. »

Bu metodun uygulanması, dine bir zarar dokunmadığı sürece geçer­lidir. Son dinin yüceliği, Hz. Muhammed’in (A. S. ) rahmet peygamberi ola­rak gönderilmesi; insanları kahretmek için değil, onları Allah’a kul olma­nın şeref düzeyine eriştirmeyi amaçladığı içindir. Bu ancak sözü edilen davranışlarla anlaşılabilir. İslâmʹda barış esastır, savaş ârızîdir. Bu bakım­dan mecbur kalınmadıkça savaşa gidilmez. Kılıç son çaredir, onun ha­kemliğine başvurulur.

Son dinin cihan dini olduğunu göstermek, daha çok ona inanıp gönül verenlerin ilmi, irfanı ve peygamber sünnetine uygun bir hayat sürmele­riyle mümkündür. Peygamber ilmine vâris bulunan ilim adamlarının en önemli ve başta gelen görev ve hizmeti budur..

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle Yahudîlerin kin ve ihtirasları uğruna Tevratʹa sırt çevirdikleri, dünyevî saltanatlarına engel kabul ettikleri İslâm’a karşı kin besledikleri, Hz. Muhammed’in vücudunu ortadan kaldırmak için bir­çok kere su-i kast teşebbüslerinde bulundukları açıklandı. Amaçlarına eri­şebilmek için kutsal kitap Tevrat’taki bazı kelimelerin yerlerini değiştir­dikleri, bu yüzden verdikleri sözü hiç bir zaman yerine getirmedikleri, ah­de vefasızlığın nice örneklerini ortaya koydukları belirtildi.

Onların bu yanlış tutumunun kendilerine dünyada da, âhirette de çok pahalıya mal olduğu hatırlatılarak son dine uyan mü’minler uyarıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, Hıristiyanların da aşırı tutucu olmaları nedeniyle hakikati göremiyecek kadar katılaştıkları hatırlatılıyor. İncil’in birkaç ye­rinde -az değişikliğe uğratılmasına rağmen- Hazreti Muhammedʹin (A. S. ) geleceğinden bahsedildiği ve onların da bunu sabırsızlıkla bekledikleri ve herkesten ziyade o rahmetten paylarını almaları gerektiği halde, sözlerin­de durmadıkları açıklanıyor. Son dine karşı besledikleri kin ve nefretin onları İsâ Peygamberi ilâhlaştırmaya kadar sürüklediği, çok duyarlı bi­çimde anlatılıyor. Ayni hataya mü’minlerin düşmemesi için gereken bütün uyarılar yapılıyor.