MEÂLİ:
115- And olsun ki daha önce Âdemʹe de emrimizi vermiştik, ama o unuttu, onda bir azim de görmedik.
116- Hani biz meleklere: «Âdemʹe secde edin» demiştik de onlar secde etmişlerdi; ancak İblis dayatmış, secde etmemişti.
117- O sebeple, «Ya Âdem, dedik, şüphesiz ki bu hem sana hem de eşine düşmandır; sakın sizi Cennetʹten çıkarmasın, sonra sıkıntıya düşersin.
118- Şüphesiz ki senin acıkmaman ve çıplak kalmaman Cennettedir.
119- Ve sen orada susamazsın, güneşte de yanmazsın. »
120- Bununla beraber, Şeytan ona vesvese verdi de «ey Âdem, dedi, sana ebedîlik ağacını, çürüyüp yok olmayacak bir mülkü salık vereyim mi? »
121- Bunun üzerine Âdemʹle eşi o ağaçtan yediler. Bu sebeple edep yerleri açılıverdi. Üzerlerini Cennet yapraklarıyla örtmeğe başladılar ve böylece Âdem, Rabbına karşı geldi de şaşırıp kaldı.
122- Sonra yine Rabbi onu seçti de tevbesini kabul buyurdu ve doğru yola iletti.
123- Onlara dedi ki: «Haydi ikiniz de birbirinize düşman olarak hep birlikte inin buradan; ne zaman benden size doğru yol gösteren biri gelir de kim benim gösterdiğim doğru yola uyarsa, artık ne sapıtır, ne de bedbaht olup şaşırır. »
İLGİLİ HADÎSLER
«Âdem ile Musa tartışıp karşılıklı delil getirdiler. Musa ona dedi ki: «Ya Âdem! Sen bizim (ilk) babamızsın. Bizi Cennetʹten çıkardın. » Âdem ona dedi ki: «Ya Musa! Allah seni kelâmiyle seçip beğendi, Tevratʹı sana kendi kudret eliyle yazdı. Sen, henüz Allah beni yaratmadan kırk yıl önce takdîr ettiği bir emirden dolayı kınıyorsun? » Böylece Âdem (A. S. ), Musaʹya (A. S. ) (susturucu) delil ve belge getirmiş oldu. » (Buharî/bed’-i halk: 8, tefsîr: 56, rikak: 51- Müslim/cennet: 6, 8- Tirmizî/ cennet: 1, tefsîr: 1/56- İbn Mâce/zühd: 39- Dâremî/rikak: 114- Ahmed: 2/ 257, 404, 418, 438, 452, 455, 469, 487- 3/110, 135, 164, 185, 207, 234)
«Şüphesiz ki Cennetʹte bir ağaç vardır ki süvari bir kimse onun gölgesinde yüz yıl yürürse, yine de bitiremez. İşte o ebedilik ağacıdır. » (Buharî/tefsîr: 3/20- Tirmizî/kader: 2- Ahmed: 2/287, 314)
Açıklama:
Allah’ın Tevratʹı kendi kudret eliyle yazması, üç ayrı yorumu gerektirmektedir. Birincisi, Allah’ın onu Levh-i Mahfuzʹa kudret kalemiyle yazmış olmasıdır. İkincisi, Tur dağında daha önce Musa Peygamber tarafından hazırlanan kilden levhalar üzerine İlâhî gözetim altında Musa Peygamber’in yazması olayıdır. Üçüncüsü, doğrudan Allah’ın levhaları hazırlayıp üzerine Tevrat’ı yazdıktan sonra indirmesi olabilir. Bir dördüncüsü de, hazırlanan levhalara «kün» emrinin tecellisiyle yazılmasıdır.
Birinci ve ikinci yorumlarda isâbet vardır. Üçüncü yorum isabetli sayılmaz. Çünkü imkân alanında Cenâb-ı Hak, insanların yapabileceği şeyleri onlara bırakır, yapamıyacaklarını kendisi meydana getirir. O bakımdan kilden levha yapmak ve inen tevrat parçalarını onun üzerine yazmak beşer kudreti dahilindedir. Hem Sünnetullah’ın süregelen anlam ve hikmeti de bunu böyle gerektirmektedir. Allah daha iyisini bilir. Dördüncü yorum ise, 115-123. âyetlerle ilgili hadîsten kaynaklanmaktadır.
ÂDEMʹİN (A. S. ) KARAKTERİNİ TASVÎR
Kur’ân-ı Kerîm burada, diğer sûrelerde geçen Âdem kıssasının bir başka yönünü açıklıyor ve Âdem ismi altında insanın iki önemli huyu üzerinde durarak, psikologlara ve pedagoglara temel bilgi veriyor:
1- İnsan genellikle unutkandır; bazı olayları, tavsiye ve öğütleri unutabilir. Âdem Peygamber’in İlâhî emir ve tavsiyeyi unutması bunun ilk mayasını oluşturur. Aynı huy, genetik yoldan bizlere kadar gelip ulaşır ve kıyâmete kadar gelecek olan insanlarda da kendini hissettirir.
2- Hazıra konan insan genellikle mevcut nîmeti koruyup şükrünü yerine getirme konusunda pek azimli değildir. Ancak nîmet elden gittikten sonra çoğu uyanır. Nitekim ilk insan Âdem (A. S. )ın Cennetʹteki davranışı bunun açık misallerinden biridir.
O halde önemli konuları unutmamak için, onların değişik safha ve bölümlerini fasılalarla anlatmakta büyük yarar vardır. Çünkü her tekrar, hafızadaki izi biraz daha derinleştirir. Sonra çocuklarımızı hazıra konan birer tüketici veya asalak olma durumuna düşürmemek için, onlarda çalışma azmini ve gayretini uyandırmamız; her nîmetin ancak külfetle elde edilebileceği gerçeğini kafa ve kalplerine ustaca işlememiz gerekmektedir.
ÂDEMʹİN (A. S. ) MEMNU AĞACIN MEYVASINDAN YEMESİ
Aynı kıssaya Bakara, Aʹraf, Hicr, İsra ve Kehf sûrelerinde az değişik farkla ve farklı safhalarıyla yer verilmiş, böylece olayın ibret ve öğüt alınacak yanları bir bütünlük arzedecek şekilde yansıtılmıştır. İleride bu safhaların birbirini nasıl tamamladığını ve nasıl değişik öğütler ve mesajlar yansıttığını belirteceğiz. O bakımdan önce şunu belirtelim ki: Yüksek nimetlerin kıymetini, aşağı nimetler pazarında çileli bir ömür tüketenler daha iyi anlar ve bilirler. Âdem Peygamber (A. S. ) Dünyaʹya indirilmeden, yani çileli bir ömür geçirmeden; hayatın tadını, anlam ve hikmetini kavramadan Cennet’e konuldu. Bu yüksek nîmetin gerçek mahiyetini pek anlayamadı, anlaması da o gün için pek mümkün değildi. Çünkü aksini bilmiyordu veya görmemişti.
Bu olay, insanoğluna, «Neden Cennet gibi geniş ve sonsuz bir saadet yurdu varken Allah bizi bu fani ve çileli dünyaya getirdi? » şeklinde itirazda bulunma kapısını kapatıyor.
Neden ölümlü dünya?
Önce ölüm, hayatın ne kadar tatlı ve yüksek bir nîmet olduğunun en gerçekçi ölçü ve kıstasıdır. Ölüm olmasaydı, hayatın değeri anlaşılmazdı. Sonra da Âhiret âlemindeki hayat şartları tamamen değişiktir. Orada acıkma, susama, çıplak kalma, hastalanma, ölme diye ârızî şeyler yoktur, yani bu konularda herhangi bir sıkıntı söz konusu değildir. Hava, güneş şartları da bütünüyle farklıdır. Gece ve uyku yoktur. Dünyadaki bedenimiz ancak dünyadaki hayat şartlarına göre yaratılmış ve ancak onlarla uyum sağlayacak özelliktedir. Âhiretteki hayat şartlarıyla uyum sağlaması mümkün değildir. Çünkü mevcut beden yapımızın orada yaşama şansı yoktur. Cennet sonsuzluk yurdudur. Ona göre bir beden yapısına ihtiyaç vardır. İşte ölmemiz ve bir süre sonra Âhiret şartlarına uygun bir bedenle dirilip kalkmamızın sebeplerinden biri budur.
CENNET’TEN ÇIKMAK, SIKINTIYA DÜŞMEK DEMEKTİR
«O sebeple ya Âdem, dedik, şüphesiz ki bu hem sana, hem de eşine düşmandır. Sakın sizi Cennetten çıkarmasın, sonra sıkıntıya düşersin. »
Kurʹân-ı Kerîm bu arada çok önemli bir noktaya parmak basıp dikkatimizi çekiyor: Gerçek anlamda dinlenecek, huzur duyulacak, selâmete erişilecek ve mutlu olunacak yer Cennet’tir. Ondan başkası sıkıntı, çile, tartışma, sürtüşme, didişme, mücadele, endişe, korku ve üzüntüdür.
Onun için Âdemʹe (A. S. ) gereken emir verilip tavsiye yapıldıktan sonra bu husus hakkında o uyarılmış ve iyice düşünebilmesi için kendisine bir bakıma imkân verilmiştir.
MEMNU MEYVA AĞACI
«Bununla beraber şeytan ona vesvese verdi de, ey Âdem, dedi: Sana ebedilik ağacını, çürüyüp yok olmayacak bir mülkü salık vereyim mi?.. »
Cennet’teki yiyecekler ve giyecekler dünyadakilerle kıyas bile edilemez. Oradaki yiyeceklerin posası, giyeceklerin de eskime, yıpranma özelliği yoktur. Âdem Peygambere yasaklanan ağacın meyvası ise, birçok âlimlerin yorumuna göre, dünya nîmeti türündendir. Nitekim Âdem (A. S. ) ondan yiyince, hem sindirim sisteminde değişiklik meydana gelmiş, hem de verdiği sıkıntıdan ve salgıladığı terden, Âdem ile eşinin üzerlerindeki cennet elbisesi bir anda buharlaşıp yok olmuştur. O durumda Âdemʹin artık Cennetʹte eyleşme şansı kalmamış bulunuyordu. Nitekim Cenâb-ı Hak, onu bu olaydan sonra Dünya denilen aşağı âleme indirmiştir. Böylece Âdem için sıkıntılı bir hayat başlamış ve o zaman Cennetʹin nasıl bir nîmet olduğunu çok daha iyi anlayabilmiştir.
Ancak âyetin anlatım tarzından Âdemʹin ebedilik yurdu hakkında birtakım bilgilerinin olduğu ve o bakımdan ebediyen Cennetʹte kalmak istediği anlaşılıyor. İblîs onun bu eğilimini bildiğinden, «sana ebedîlik ağacını, çürüyüp yok olmayacak bir mülkü salık vereyim mi? » diyerek Âdemʹin bu duygusuna tercüman olmaya çalışmış ve sonunda muvaffak da olmuştur.
Memnu meyva ağacı hakkında birçok yorumlar yapılmış, birtakım senetsiz rivâyetler nakledilmiştir. (Bu konuda bilgi için bak: el-İbriz/Celâl Yıldırım tercümesi)
Tevratʹta ise, konuyla ilgili İlâhî vahyin beyânı tamamen değiştirilmiş ve Âdem’in konulduğu Cennetʹin Aden’deki güzel bahçeler olduğu belirtilmiştir. Tevratʹtaki o sözleri aynen nakletmeyi uygun gördük:
«Ve Rab Allah yerin toprağından adamı yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi ve adam yaşayan can oldu. Ve Rab Allah şarka doğru Aden’de bir bahçe dikti ve yaptığı adamı oraya koydu. Ve Rab Allah görünüşü güzel ve yenilmesi iyi olan her ağacı ve bahçenin ortasında hayat ağacını ve iyilik ve kötülüğü bilme ağacını yerden bitirdi… Ve Rab Allah adama emredip dedi: Bahçenin her ağacından istediğin gibi yer; fakat iyilik ve kötülüğü bilme ağacından yemiyeceksin; çünkü ondan yediğin günde mutlaka ölürsün. » (Tevrat/Tekvîn: 2/7-17)
İndiği şekilde korunan Kur’ân, bu konuda da Tevrat’taki vaki hatayı düzeltmekte ve olayın gerçek yüzünü göstermektedir.
ÂDEM (A. S. ) İLE İBLİS BİRBİRİNE DÜŞMAN OLARAK YERYÜZÜNE İNDİLER
«Onlara dedi ki: «Haydi ikiniz de birbirinize düşman olarak hep birlikte inin buradan... »
Bu düşmanlık, hayata canlılık kazandırır, mücadele azmini artırır; insanı hilkat kanunundaki hikmete çevirip olgunlaştırır. İblis olmasaydı, insanlar bir bakıma melekleşir; ihtirasları çok sınırlı kalırdı. Böyle olunca da dünya bayındır hale gelmez, bugünkü medeniyet olmazdı. Yarı âtıl bir hayat başlar, dünyaya getiriliş hikmeti hedefinden sapardı.
O nedenle dünya hayatına renk ve mana, ilgi ve bilgi katmak için İlâhî plân ve o plâna bağlı bulunan kader çizgisi zıtları karşılaştırdı; İblîs’i insana baş düşman kıldı; nefsi onun fısıltılarına kulak verip sinyallerine hedef haline getirdi. Ruha da imân cevherini sunma yollarını açıp geliştirdi. Yardımcı olarak da kitap indirdi, peygamber gönderdi. Diğer yandan insanı hem şeytanların, hem de cinlerin aralıksız saldırılarından korumak için de birtakım melekleri görevlendirdi. Ancak kişi o meleklerin defettiği kötülüklere azimle yönelmedikçe ve şerri davet etmek için bütün yeteneklerini kullanmadıkça, melekler görevlerini yerine getirirler. Aksine bir tutum ve davranış, meleklerden bir kısmının tuttukları yolların kapılarını açık bırakıp çekilmelerine ve kişiyle kötülükleri, diğer bir tabirle cin ve şeytanları başbaşa bırakmalarına sebep olur. Bunu bir misal ile açıklayacak olursak, şöyle diyebiliriz: İnsanı kâfir cinlerden, azgın ifritlerden koruyan melek vardır. Ama insan durmadan cinlerle irtibat kurmak ister, birtakım yollara başvurur ve bu hususta azimli olursa, görevli melek ara yerden çekilir; çekilince de o insanla cinler başbaşa kalır.
ÂDEM KISSASININ TEKRARI
Âdem (A. S. ) ile İblîs olayı Kur’ânʹda yedi yerde az değişik kelimelerle; farklı öğüt, hikmet, hüküm ve mesajlarla tekrarlanır. Bu tekrar, şüphesiz konu hakkında çok yararlı bilgiler vermekle kalmaz, dünya hayatının hikmet ve amacını belirler; insanın kâinat plânındaki yerini gösterir ve ölüm, kabir, kıyâmet, hesap, ceza ve mükâfat; sonra da Cennet ve Cehennem’den maksadın ne olduğunu öğretir. Bir diğer faydası da, insan idrâkini uyanık tutar ve hafıza arşivindeki olayın yerini hemen hatırlama imkânını doğurur.
O halde yedi yerde tekrarlanan kıssanın her yerde mü’minlere verdiği mesajı belirtmemizde yarar vardır. Şöyle ki:
1- Bakara sûresinde: Âdem’e secde etmeleri emrine karşı İblîs’in büyüklük tasladığı, topraktan yaratılan Âdem’e secde etmeyi gururuna yediremediği açıklanır.
Böylece insana gururun ve büyüklük taslama duygusunun şeytandan geldiğine, yani ondan kaynaklandığına dikkatler çekilir. O yüzden Cenâb-ı Hakk’ın büyüklük taslayanları sevmiyeceğine atıflar ve işâretler yapılır. Sonra da Cennet’te ebedî kalma umuduyla yasaklanan ağacın meyvasından yiyerek İlâhî emre muhalefet eden Âdem’e, işlediği bu günahtan kurtulma yolu gösterilir. Böylece günahtan hemen sonra Allahʹa yönelip tevbe etmenin, bağışlanma dilemenin gereği belirtilir.
2- A’raf sûresinde: Âdem’e secde etmeyen İblîsʹin iki sebep ileri sürdüğü, böylece ilk hatalı kıyası onun yaptığı konu edilir. Öyle ki: İblis secde etmemekte kendini haklı görüyor ve neden olarak da kendisinin ateşten, Âdem’in ise balçıktan yaratıldığını gösteriyor. Sonra da Âdem’in başdüşmanı olan İblîs’e kıyâmete kadar süre verildiği haber verilerek mü’minlerin bu düşmana karşı her zaman dikkatli olmaları ilhâm ediliyor.
3- İsrâ sûresinde: Olay kısaca anlatıldıktan sonra, İblîs’in gerçek mü’minler üzerinde tesirli bir hâkimiyeti olmayacağı açıklanır ve imânın üstün değeri tanıtılarak bu büyük nîmete sahip olanların bahtiyar olduklarına işâret edilir.
4- Kehf sûresinde: Kıssanın bir bölümüne değinilir. İblîsʹin cinlerden olduğu anlatılır. Böylece cinlerin de ateşten yaratıldığı, şeytanlarla mayalarının aynı şey olduğu, ancak ruhî yapıları itibariyle az farklılık arzettikleri yarı açık, yarı kapalı şekilde ifade edilir.
Ayrıca İblîs’in üreme düzeyinde bulunduğu, soyunun çoğalıp yeryüzüne yayıldığı hatırlatılır.
5- Tâ-Hâ sûresinde: Yine kıssanın ayrı bir safhası ele alınır. Ebediyet ağacından söz edilir. Ağacın meyvasını yiyen Âdem ve eşinin üzerlerindeki cennet elbisesinin giderildiği konu edilir.
6- Hicr sûresinde: Olay biraz daha geniş anlatılır. Âdem’in balçıktan, işlenebilir bir topraktan yaratıldığına temas edilir. İblis’in, balçıktan, işlenebilir bir topraktan yaratılan Âdem’e secde etmediği üzerinde durulur; buna sebep olarak da İblîs’in, Âdemʹin topraktan yaratıldığını göstermesine atıf yapılır. Ayrıca İsrâ sûresinde kısaca belirtildiği gibi, burada İblîs’in, Allahʹa İhlâs üzere kulluk edip ibâdette bulunan mü’minler üzerinde saltanat ve sultası bulunmadığına yer verilerek İsrâ sûresindeki bölüm biraz daha açıklanmış olur.
7- Sad sûresinde: Kıssa daha detaylı olarak anlatılır. Yine İblîsʹin büyüklük tasladığı sebebiyle lânetlendiği açıklanır ve kendini savunmak için İblîs’in fasit bir kıyas yaptığına temas edilerek Hicr sûresindeki ifade daha da genişletilir. Sonra da Cehennem’in İblîs ve ona uyanlarla doldurulacağı haber verilir.
Görüldüğü gibi her tekrar ayrı bir hüküm ve öğüt taşımakta; değişik bir mana ortaya koyup olayın gerçek yüzünü ortaya çıkartmaktadır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Âdem (A. S. ) ile İblîs kıssasının önemli safhalarından bir kısmı konu edildi. Böylece insanın hilkat kanununa dikkatler çekildi. Dünyaya getiriliş hikmetine işâret edildi. İblîs’in kıyâmete kadar insana düşmanlık edeceği haber verilerek ona göre dikkatli olmamız istendi.
Aşağıdaki âyetlerle, sözü edilen hikmeti dikkate almayan ve hakikate karşı kalbini ve kafasını açmayan inkârcı nankörlerin âhirette kör olarak kabirlerinden kaldırılacakları ve kör olarak haşredilecekleri konu edilir. Sonra da onlar gibi daha önce Hakk’a karşı gelip azıp sapıtanların yerle bir edildiği hatırlatılarak geçmişten ders ve ibret almaları öğütlenir. Hemen arkasından Mekke müşrikleri uyarılır ve yaşamakta olan inkârcıların dikkati çekilir.