MEÂLİ:
111- Ve hani Havarilere, bana ve peygamberime imân edin, diye ilhâmda bulunmuştum, onlar da, «biz imân ettik, Hakkʹa teslimiyet gösterenlerden olduğumuza şâhit ol! » demişlerdi..
112- Hani bir vakit de Havariler, «Ey Meryem oğlu İsâ! Rabbin gökten üzerimize bir sofra indirebilir mi? (veya sen Rabbinden böyle bir istekte bulunabilir misin? )» demişlerdi. (Bunun üzerine İsâ onlara: ) «Eğer müʹminler iseniz Allahʹtan korkup (İlâhî sınırları aşmaktan, Oʹnun hakkında şüphe etmekten) sakının. » demişti.
113- Havariler, «Ondan yemeği, kalbimizin yatışmasını ve senin de bize doğru söylediğini bilmeyi, onun üzerine şahitlerden olmayı arzu ediyoruz da (ondan bu istekte bulunuyoruz)» diyerek (samimi olduklarını) belirtmişlerdi.
114- Meryem oğlu İsâ (duâ ederek) dedi ki: «Allahım!. Rabbimiz! Üzerimize gökten (öyle) bir sofra indir ki, bizim ilkimize de, sonrakilerimize de bayram ve Senden açık bir belge (muʹcize) olsun. Bizi rızıklandır; Sen rızık verenlerin en hayırlısısın. »
115- Allah (onun bu duâsına karşı şöyle) buyurdu: «O sofrayı şüphesiz ki size indireceğim; artık kim ondan sonra inkâra, nankörlüğe saparsa, âlemde hiç kimseye yapmıyacağım bir azâp ile ona azâp ederim. »
MÂİDE = SOFRA
«Rabbin gökten üzerimize bir sofra indirebilir mi? »
MÂİDE, sözlükte, MADE YEMİDU fiilinden gelme bir isimdir. Bir şeye meyletmek, vermek ve harekette bulunmak mânalarına gelir. Kavram olarak, daha çok üzerinde yemek bulunan sofraya denilir. Üzerinde yemek bulunmayan sofraya ise, daha çok HUVAN adı verilmiştir.
İsâ Peygamberin, -Havarilerin isteği üzerine- İsrâîloğullarıʹnı Cenâb-ı Hakk’ın yüce kudretine inandırmak ve kendisinin de hak peygamber olduğunu kanıtlamak için duâ etmesi ve bunun olumlu karşılanıp gökten, üzerinde yemek bulunan bir sofranın indirilmesi, kendine has bir muʹcizedir. İlim adamlarından bir kısmının bunu mânevî bir sofra ile yorumlaması, âyetin zâhirine ve mevcut İncilʹdeki ilgili açıklamaya uymamaktadır. Aslında muʹcizeyi yoruma tabi’ tutup mevcut câri kanunlara ve illiyet prensiplerine uydurmaya hiç gerek yoktur. Olayın özelliği, muʹcize olmasında, mevcut tabiat kanunlarının ötesinde bir anlam taşımasındadır. Aksi halde ona mu’cize demeye lüzum kalmaz.
Kur’ân her ne kadar sofranın indirildiğini kesin bir ifadeyle belirtmiyorsa da Allahʹın onu indireceğini vadettiğini çok açık biçimde anlatıyor. Allah ise, va’dinden dönmez, onu mutlaka yerine getirir. Bu bakımdan biz sofra muʹcizesinin tecelli ettiğine inanıyoruz.
Klasik tefsir kitaplarımızda bu sofranın özelliği hakkında hayli geniş bilgiler verilmiştir. Ne var ki çoğunun sıhhat derecesi şüphelidir. Kur’ân ölçüsüne göre, önemli olan, sofranın özelliği, üzerindeki yemeklerin çeşitleri ve isimleri değil, gökten böyle bir sofranın inmesi ve buna rağmen İsrâiloğulları’nın inkâr ve inatlarından dönmemeleridir.
Bu bakımdan Kur’ânʹda sofrayla ilgili birkaç önemli noktaya parmak basılmıştır: Havarilerin bu sayede gönül yatışkanlığına kavuşup imân ve irfanlarını artırması, İsâ Peygamberin hak peygamber olduğunun kanıtlanması, sofradan teberrüken yenilip İlâhî feyiz ve inâyete erişilmesi bu cümledendir.
Mevcut İncilʹde bu mu’cize değişik biçimde şöyle anlatılmıştır:
«Ve İsâ çıkıp büyük bir kalabalık görerek onlara acıdı, hastalarını iyi etti. Ve akşam olunca, şakirtler ona gelerek dediler: Yer ıssızdır, zaten vakit geçti; halkı salıver ki, köylere gitsinler de kendilerine yiyecek satın alsınlar. Fakat İsâ onlara dedi: Gitmelerine hacet yok; onlara siz yiyecek verin. Şakirtler de İsâ’ya dediler: Burada beş ekmek ve iki balıktan başka bir şeyimiz yok. İsâ: Onları buraya bana getirin, dedi. Ve çayır üzerine otursunlar diye halka emretti. Ve beş ekmekle iki balığı aldı ve göğe bakıp şükrân duâsı etti; ve ekmekleri kırıp şakirtlere verdi, şakirtler de halka verdiler. Hepsi de yiyip doydular ve parçalardan artanı on iki küfe dolusu olarak kaldırdılar. Yiyenler, kadınlar ve çocuklardan başka beş bin erkek kadar idiler. » (MATTA: 14/13-21)
Kur’ân, asıl İncilʹin ortadan kaybolması sebebiyle insan elinin dokunup değiştirdiği belgeleri tashih ediyor ve bu muʹcizenin tecelli ettiği şekli açıklıyor.
HAVARÎLERİN İNANCI
«Rabbin indirebilir mi? »
Kurʹân’da YESTETİÛ fiili getirilerek, «Rabbin gökten üzerimize bir sofra indirebilir mi? » şeklinde bir ifâde kullanılmıştır. İlk nazarda, Havarilerin böyle bir istekte bulunup «indirebilir mi? » diye şüphe izhar etmeleri, inançlarının çok zayıf olduğunu göstermektedir. Bu nedenle tefsîrcilerimizin çeşitli yorumları olmuş ve Havarilerin Hakk’a teslimiyet gösteren müʹminler kabul edildiği açısından hareketle olumlu sonuçlar çıkarmışlardır.
Ne var ki bu âyet hakkında Hz. Âişe Vâlidemiz (R. A. )dan yapılan rivâyet çok daha doyucurudur. Sahih kaynaklardan edindiğimiz bilgiye göre: Hz. Âişe (R. A. ) ile Tabiînʹden Mücâhid, HEL YESTETİÛ RABBÜKE yerine HEL TESTETİÛ RABBEKE okumuşlardır. Bu takdirde mâna şöyle oluyor: «Ya İsâ! Rabbinden üzerimize mâide indirmesini dileyebilir misin? »
Nitekim Ashabʹdan Muaz bin Cebel (R. A. ) de diyor ki: «Ben birkaç defa Resûlüllâh (A. S. )ın TESTETİÛ okuduğunu işittim. » (Tefsîr-i Kurtubî: 6/365 - Kahire: 1967)
Böylece, «Rabbin gökten üzerimize bir sofra indirebilir mi? » şeklinde bir bakıma inançsızlığa delâlet eden ve yorumlara sebep olan mahzur kalkmış sayılır. Aynı zamanda Havariler «Rabbeke» sözüyle İsâ’nın Allah’ın kulu ve peygamberi olduğunu bildiklerini ifâde etmiş bulunuyorlar.
Ancak bu husustaki diğer yorumların özetini vermemizde fazla bilgi edinme bakımından yarar vardır:
1. İlim adamlarından bir kısmına göre, bu tarz bir soru, sağlam köklü bir imâna sâhip bulunan kişilerden sadır olmaz. Anlaşılan o sırada Havariler Allahʹın yüce kudreti hakkında şüpheci durumunda bulunuyorlardı.
2. Böyle bir soru sadece kalp yatışkanlığını sağlamaya yöneliktir. Nitekim İbrahim Peygamber de kalbinin yatışması için ölülerin nasıl diriltildiğini görmek istemişti. Ne var ki Havarilerin isteyiş tarzıyla onun isteyiş tarzı arasında büyük fark var. Tabii biri peygamber dilinden yükselip çıkıyor, diğeri sadece inanan kişilerin dilinden..
3. Böyle bir muʹcizenin doğmasına İlâhî hikmetin uygun olup olmadığını öğrenmeye yöneliktir, diyenlerin bu yorumu ise, daha da maʹkuldur. Ama Hz. Âişe (R. A. ), Muaz bin Cebel (R. A. ) ve Mücâhidʹden yapılan rivâyet ise çok daha uygundur.
VAHİY VE İLHÂM
«Ve hani Havarilere diye ilhâmda bulunmuştum. »
Arapça sözlükte vahyin ilhâm mânasına da geldiği veya bu mânada da kullanıldığı yaygındır. Bu bakımdan vahiy birkaç mânaya gelir:
a) Melek Cebrâil’in peygamberlere gönderilmesi,
b) Meleğin kalbe fısıldaması,
c) Mânanın kalbe atılması veya kalbde doğması bu cümledendir.
İlgili âyette bu son mâna kasdedilmiştir. Nitekim Musâ Peygamberin annesine ve zaman zaman Hz. Meryemʹe bu ölçü ve anlamda vahiy gelmiştir ki, bunun ilhâma delâlet ettiğini, yani vahyin ilhâm manasına geldiğini gösterir.
MERYEM OĞLU İSÂ
«Ey Meryem oğlu İsa! »
Kurʹân’da İsâ Peygamberle ilgili bölümlerde özellikle bu tabire daha çok yer verilmiştir. Bunun sebebi açıktır: Hıristiyanların onu Allah’ın oğlu kabul etmeleri, Ruhulkudüs vasıtasıyla, yani onun Meryemʹe üfleyip birleşmesiyle İsaʹnın ilâhlaştığı iddiasında bulunmaları, böyle bir ifade tarzının kullanılmasına sebep olmuştur. Cenâb-ı Hak sık sık, İsâ’nın insan olduğunu, Meryem adında saliha bir kadından dünyaya geldiğini açıklıyarak Hıristiyan din adamlarını uyarmaktadır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle Allahʹın İsâ Peygambere verdiği nimetler, Havarilerin istekleri, gökten inen sofra anlatıldı. Kıyâmet günü, bunca nîmet ve İlâhî belgelere rağmen hâlâ inkâr ve inatlarında devam edenlerin hesabının görüleceği, Tevhît Akidesini «üç ilâh inancı»yla yıkanların İsâ Peygamberle yüzleştirilecekleri hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle yine kıyâmet günü bu hususla ilgili tablonun ana çizgileri belirtiliyor. İnsanların kalblerini en iyi bilen Allah’ın o gün her şeyi ortaya çıkaracağına dikkatler çekilerek gereken uyarı yapılıyor.