Al-i İmran Suresi 110-112. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَلَوْ اٰمَنَ اَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ مِنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَاَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ لَنْ يَضُرُّوكُمْ اِلَّٓا اَذًى وَاِنْ يُقَاتِلُوكُمْ يُوَلُّوكُمُ الْاَدْبَارَ۠ ثُمَّ لَا يُنْصَرُونَ ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ اَيْنَ مَا ثُقِفُوا اِلَّا بِحَبْلٍ مِنَ اللّٰهِ وَحَبْلٍ مِنَ النَّاسِ وَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الْمَسْكَنَةُ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ

112.

Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah'a iman edersiniz. Kitap ehli de inansalardı elbette kendileri için hayırlı olurdu. Onlardan iman edenler de var. Ama pek çoğu fasık kimselerdir.

Diyanet İşleri

111.

Onlar size eziyetten başka bir zarar veremezler. Eğer sizinle savaşmaya kalkışsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra onlara yardım da edilmez.

112.

Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah'ın ve (mü'min) insanların güvencesine sığınmadıkça kendilerini zillet kaplamıştır. Onlar Allah'ın gazabına uğradılar ve yoksulluk onları kapladı. Bunun sebebi onların; Allah'ın ayetlerini inkar ediyor ve peygamberleri haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise, isyan etmekte ve (Allah'ın koyduğu) sınırları çiğnemekte oluşları idi.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

110- Siz insanlardan yana (yeryüzüne) çıkarılmış en hayırlı ümmet(Yahudi ve Hıristiyanlar) imân etmiş olsalardı onlar için hayırlı olurdu. İç­lerinden imân edenler var, fakat çoğu dinden çıkmış kimselerdir.

111- Onlar size, incitmekten başka elbette bir zarar veremezler; si­siniz; iyilikle emreder, kötülükten menʹeder, Allahʹa inanırsınız. Kitablılar

112- Nerede bulunsalar üzerlerine alçaklık damgası vurulmuştur. -Allahʹın ve inanan insanların ahdine sığınmış olanlar müstesnâ- Allahʹtan gelen bir gazaba uğradılar; üzerlerine meskenet damgası vuruldu. Sebe­bine gelince: Onlar Allahʹın âyetlerini inkâr ediyorlar; haksız yere pey­gamberleri öldürüyorlardı. Onların bu tutumu (Allah’a) isyân etmelerinden ve (İlâhî) sınırları aşıp aşırı gitmelerindendi.

İNİŞ SEBEBİ

Yahudilerin ilim adamlarından ve tanınmış kişilerinden Selâm oğlu Abdullah ve arkadaşları İslâmʹa girince Yahudîler onlara ağır hakaretler­de bulunup incitici ve üzücü söz ve davranışlarda bulundular. Bunun üzerine yukarıdaki âyet indi. (Esbab-ı Nüzûl / Nisâburî - Lübabü’t-Te’vîl)

İLGİLİ HADÎSLER

«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz minber üzerinde cemaate hitapta bulu­nurken bir adam ayağa kalkıp sordu:

- İnsanların en hayırlısı kimdir?

- «En çok okuyanı, Allahʹtan en çok saygıyla korkanı, iyilikle emre­deni, kötülükten men’edeni ve akrabasıyla yakın ilgi kuranıdır. » diye ce­vap verdi. (Ahmed bin Hanbel _ Nesâî - Hâkim: İbn Abbas (R. A. )dan)

«Siz yetmiş ümmete denksiniz, siz onların en hayırlısı, Allah katında en aziz ve en şereflilerisiniz. » (Ahmed bin Hanbel - İbn Mâce - Hâkim)

«Doğrusu Rabbim ümmetimden yetmiş bin kişinin ve her bir kişiyle birlikte yetmiş bin kişinin hesaba tabi’ tutulmayacağını va’detti. » (Taberânî: Sevbân (R. A. )den)

MÜSLÜMAN UYDU OLAMAZ

«Siz insanlardan yana (yeryüzüne) çı­karılmış en hayırlı ümmetsiniz... »

Annesinden doğan her müslüman büyük bir görev ve sorumluluk yüklenerek gözlerini hayata açar. Aile, çevre ve okulda bu görev ve so­rumluluğunu Kurʹânʹın ışığı altında öğrenir, bilgi ve görgüsünü artırıp kül­türünü genişlettikten sonra yol gösterici, Hakka dâvetçi olarak sahneye çıkar. O artık ölünceye kadar metbu’ (kendisine uyulan ve güvenilen bir kişi)dir; hiçbir zaman uydu değildir ve olamaz da..

Konumuzun ana temasını meydana getiren âyetle Müslümanların, in­sanların hayrına, onlardan yana görevlendirilip irşâd sahnesine çıkarılmış bir ümmet olduğu özellikle belirtilmiş; bu bakımdan her müslüman diğer insanlar için örnek, uyulması uygun bir önder kabul edilmiştir. Çünkü İs­lâm, bütün esas ve prensipleriyle, kuruluş ve organlarıyla apayrı bir sis­temdir. Her düzenlemesi İlâhî, her uygulaması Kitabîdir. Başka bir siste­me uyması veya uydurulması mümkün değildir. Diğer bütün sistemler in­san aklının ürünü, İslâm ise Allahʹın düzenleyip koyduğudur. Aradaki far­kın ne kadar açık olduğunu anlatmaya gerek var mıdır?

İslâm bu rehberliğini ve örnek olma düzeyindeki liderliğini sürdürür­ken ırk, renk, dil ve din farkı gözetmeksizin kapısını bütün kabile ve mil­letlere açık tutar. Ne sömürür, ne de sömürülmeye razı olur. Ne haksızlık eder, ne de haksızlığa uğramayı kabul eder. Üstünlük ve fazîleti Allahʹa kullukta görür ve O’ndan saygı ile korkulması nasıl gerekiyorsa öylece korkmayı huy edinir.

Kur’ân, İslâmʹın bu özelliğini yer yer sergilerken Müslümanın Hakk’a dâvet konusundaki mümeyyiz vasıflarını belirleyip şöyle sıralar:

a) Hayrı ve iyiliği sever ve bunun açık örneklerini günlük hayatında yansıtır.

b) Din, akıl ve örfün iyi ve yararlı gördüğü şeyleri emreder ve bunu her zaman yaşamaya çalışır.

c) Bu üç öğenin kötü ve zararlı kabul ettiği şeylerden hem kaçınır, hem başkasını men’etmeye yönelir.

d) Bütün bunların üstünde, Allahʹa olan imân ve bağlılığını kusursuz sürdürür, ayıplayanların ayıplamasından aslâ endişe duymaz.

Kendinde bu vasıfları toplamıyan bir müslüman o hayırlı ve aziz üm­metin bir ferdi olmaktan bir bakıma çıkmış sayılır. Böylesi sadece ismen müslümandır. Ancak şunu hatırlatalım ki, bu konuda her müslüman kendi bilgi, görgü, kültür ve imkânları nisbetinde hizmet edebilir. Hepsinden aynı ölçüde hizmet beklenemez. Önemli olan bu hizmet aşkını taşıması, yük­lendiği sorumluluğun ölçü ve anlamını bilmesi ve kendi imkânları ve ye­tenekleri oranında hareket halinde bulunmasıdır. Asıl büyük hizmet, lider durumunda olan kadroya, din âlimlerine ve İslâm kültürünü yeterince al­mış aydınlara düşmektedir. Onların sorumluluğu da bulundukları sosyal, ekonomik ve kültürel ortamlarıyla orantılıdır.

İşte bunun için «Müslüman uydu değildir» diyoruz. O her zaman ve her yerde örnek alınacak, önderlik edecek bir ruh taşımaktadır. Ashab-ı Kirâm’ın yaşayışı bu ölçüler içinde idi. Her biri büyük bir mürşit, örnek alınacak bir müʹmin idi.

KİTAPLILARIN ÇOĞU İNKÂR İÇİNDEDİR

«İçlerinden iman edenler var fakat çoğu dinden çıkmış kimselerdir. »

Kur’ân Müslümanların asıl vasıflarını açıkladıktan ve görevlerini be­lirleyip insanlığın hayrına çıkarıldıklarını açıkladıktan sonra, onların bu doğrultuda sadece rahmet kapılarını açtığını hatırlatarak Kitap Ehliʹni uyarmaya çalışıyor. Din için, din adına hak dinlerle mesafeyi açmanın kim­seye yarar sağlamıyacağına işâret ediyor.

Ama ne yazık ki, dün olduğu gibi bugün de Kitap Ehliʹnin çoğu İs­lâm’a karşı haksız bir inkâr ve inat içindedir. Konumuzu oluşturan âyet­lerle bu inkârın kapısını kapatmaları istenilirken Muhammed (A. S. ) üm­metinin ne maksatla ve hangi hizmet için yeryüzüne çıkarıldıkları bir kez daha hatırlatılmış oluyor. Bunda çok önemli iki husus amaçlanmıştır:

a) Son dinin diğer semâvî dinlere karşı nasıl bir tutum ve anlayış için­de bulunduğunu bütün açıklığıyla ortaya koymak ve böylece kitaplılara itiraz kapılarını kapatıp onları İnsafa dâvet etmek.

b) Müslümanlara asıl görevlerinin ne olduğunu, insanlığın hayrına, iyiliğine nasıl yönelmeleri gerekiyorsa ona göre bir metot uygulamalarının gereğini hatırlatmak..

Çünkü dinler arasında çok tutucu din adamlarının meydana getirdiği soğuk hava ancak iki tarafın belirtilen ölçülere uymasıyla kalkabilir.

Buna rağmen kitaplılar inkâr ve inatlarında, Müslümanlar da sözü edilen barışçı ve rahmet saçan davranışlarında devamlılık gösterir ve ki­taplılar kutsal kitaplarını bir tarafa itip son dinin müntesipleriyle savaşa­cak olurlarsa, mutlaka yenilgiye uğrayacakları ve bu arada Allah’tan da hiçbir yardım görmiyecekleri kesin bir anlatım ölçüsüyle ilân ediliyor. Çün­kü Allah haksızlardan, inkâr ve inatlarında direnenlerden yana değildir. Sınırı aşıp aşırı gidenlere, baş kaldırıp Hakkı tanımıyanlara daima alçak­lık damgası vurulur. Büyük bir kin, derin bir nefret, açık bir düşmanlık havası yaratılarak İslâm ülkelerine karşı düzenlenen Haçlı Seferlerinde haksızlar başarısızlığa uğramış, Allah onlardan yana olmamış, böylece aşağılık ve alçaklık, meskenet ve zillet damgası yiyerek geri dönmek zo­runda kalmışlardı.

Kur’ân bu hususu belirtirken, kitaplıları son dine girmeğe zorlamaya hiçbir zaman teşebbüs edilmediğine, Müslümanların savaştan yana olma­dıklarına, çünkü savaşın ancak azgınlık, tuğyan ve haksızlığı önlemeye mâtuf bulunduğuna işâret ediyor. Ayrıca Müslüman ülkelerin dikkatini, Kitap Ehliʹnden gelecek olan bir saldırıya çekerek bunun her zaman müm­kün olabileceğini hatırlatıyor.

Nitekim tarih bunun örnekleriyle doludur. Bugün için de Hıristiyan âlemi Müslümanlara diş bilemekte, zengin yeraltı kaynaklarına sahip bu­lunanları hangi yoldan kahredeceğini plânlamaktadır. Kur’ân’ın koymuş olduğu teşhisin doğruluğu, haklılığı bir kez daha bütün açıklığıyla ortada­dır.

İyilikle emretmenin en üstünü:

a) Hak dine, günün metoduyla çağırmaktır.

b) Allah’ın varlığını, birliğini, peygamberliğin insanlık için rahmet ol­duğunu bilimsel olarak en doyurucu ve tatmin edici biçimde kafa ve gönüllere işlemektir.

Kötülükten menʹetmenin en önde geleni:

a) Allahʹı inkâr edenlerin karşısına yine günün metoduyla çıkmasını bilmektir.

b) İslâm kültür ve ahlâkını yıkmak isteyenlerle ciddi mücadeleye gi­rişmek, maddeciliğin ezici ve üzücü havasını kaldırmaya çalışmaktır.

Farz ibâdetlerden sonra dinde en büyük ibâdet, iyilikle emretmek. Kötülükten menʹetmektir denilmiştir. Ancak her müslümanın bu ibâdeti ye­rine getirmeğe hazırlanırken İslâmî yolları, Hazreti Peygamberin (A. S. ) metodunu, dinin ana kurallarını bilmesi gerekir.

Ayetler arasında bağlantı

Yukarıdaki âyetlerle Kitap Ehli’nin inkâr ve tutumları yerildi. İslâmʹa karşı içlerinde derin bir düşmanlığın izleri bulunduğuna, Müslümanların ise hep barıştan yana olduklarına işâret edildi. Çünkü İslâmʹın sulh ve se­lâmet dini olduğunu zaman zaman hatırlatmanın yararlı sonuçlar verece­ğinde şüphe yoktur.

Aşağıdaki âyetlerle, Kitap Ehli’nin hepsinin bu düşünce ve inançta olmadığı, içlerinde Allahʹa gönül verip geceleri secdeye kapanarak İlâhî âyetleri okuyup son dine gönülden bağlananların bulunduğu açıklanıyor.

İbn Abbas (R. A. ) diyor ki:

«Bu âyetle, kitap ehlinden Abdullah b. Selâm gibi takvâ sahiplerinin İslâm’a girip geceleri secdeye kapanarak ibâdette bulunduklarına dikkat­ler çekiliyor ve kitaplıların hepsinin bir olmadığı hatırlatılarak İslâm’a gir­mek istemiyenlere bir defa daha seslenilmiş oluyor. »

Nitekim Âl-i İmrân sûresinin sonunda aynı konu başka bir anlatımla şöyle açıklanıyor:

«Şüphesiz ki Kitap Ehliʹnden Allahʹa imân edip size ve kendilerine indirilene inanan, Allahʹa karşı üstün saygı duyup Oʹnun yüce huzurunda kalbi ürpererek eğilenler ve Allahʹın âyetlerini az ve önemsiz bir değere değiştirmeyenler vardır. » (Âl-i İmrân sûresi âyet: 199)