MEÂLİ:
11- Dönüp dolaşan göğe (onda hareket halinde olan cisimlere) and olsun,
12- Sürülüp yarılmaya elverişli yere and olsun,
13- Ki bu Kur’ân (hakkı bâtıldan, doğruyu eğriden) ayırt eden bir sözdür.
14- O, alay ve eğlence değildir.
15- Onlar şüphesiz bir tuzak kuruyorlar;
16- Ben de bir tuzak kuruyorum.
17- Onun için sen, inkârcılara mehil ver, onları bir süre (kendi hallerine) bırak..
HAREKET HALİNDE OLAN GÖK
«Dönüp dolaşan göğe (onda hareket halinde olan cisimlere) and olsun; sürülüp yarılmaya elverişli yere and olsun ki, bu Kurʹân (hakkı bâtıldan, doğruyu eğriden) ayırt eden bir sözdür. »
Kur’ân-ı Kerîm’in hakkı bâtıldan, doğruyu eğriden, hidâyeti dalâletten ayırt eden İlâhî söz olduğu belirtilirken iki önemli olaya yemin edilmektedir:
1- Taşıdığı cisimlerle hareket halinde olan gök,
2- Bitki ve madenlerle; yağmur olayıyla sürülüp yarılarak ekine elverişli duruma getirilen yeryüzü.
Gökte sayısı belirsiz yıldızlar ve onların oluşturdukları sistemler vardır. Aralarındaki uzaklık ancak «ışık yılı» adı verilen uzunluk birimiyle ölçülebilir. Bunun gibi yıldızlardan meydana gelen kümelerin her birine «Galeksi» adı verilir. Kâinat bu galeksilerden oluşmaktadır. Her yıldız hem kendisi hareket halindedir, hem de bağlı bulunduğu küme (galeksi) ile hareket halindedir. Meselâ Samanyolu saniyede 320 km. hızla kendi etrafında dönmektedir. Onun bu dönüşü, büyüklüğüne nisbetle ancak 200 milyon yılda tamamlanabilmektedir.
İlgili âyette «dönüp dolaşan göğe.. » sözüyle, sınırı bizce bilinmeyen gökteki cisimlerin hareket halinde bulunduğuna ve galeksilerin kendi etraflarında dönüp dolaştıklarına işâret edilmekte ve böylece kâinatın bütünüyle hareket halinde olduğu dolaylı şekilde açıklanmaktadır.
Ayrıca «dönüp dolaşan.. » ile çevirisini yaptığımız «reci» kelimesi, «yağmur» mânâsına da gelir. Her yıl belli mevsimlerde su dengesini sağlamak için tekrarlanan yağmur olayına bu bakımdan «reci» denilmiş olabilir. (Bilgi için bak: el-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 20/10)
Âyette geçen «sâdı’» kelimesi genel olarak yarık, çatlak, bölünüp açılmak gibi mânalara delâlet eder. Yeryüzü ağaç, diğer bitki, akar ve benzeri şeylerle yarılıp açıldığı için ona bu sıfat verilmiş olabilir. Aynı zamanda toprağı ekime hazır duruma getirmek için onun sürülüp alt-üst edilmesine de işâret sayılabilir.
Gökteki düzenli hareket ve yerdeki faydalı yarılma, sürülme ve açılma hem Allahʹın yüksek kudretini yansıtmakta, hem de her olay ve harekette O’nun düzenlemesiyle ilgili bir proğramın mevcudiyetini ortaya koymaktadır. Böylece Kurʹân’ın her âyet ve kelimesiyle İlâhî kudretten süzülüp gelen ve beşer idrâkine seslenip onun aklını ve düşüncesini harekete geçiren ve sonra da ona en doğru yolu ve en iyi hayat düzenini öğreten son kitap olduğu kesinlik arzetmekte ve muhaliflerini, taşıdığı binlerce belge ile susturmaktadır.
Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz: «Kur’ân öyle bir kitaptır ki, onda sizden öncekilerin haberi ve sizden sonraki olayların hükmü mevcuttur. O her bakımdan (hakkı bâtıldan, doğruyu eğriden) ayırt edendir. O, gayr-i ciddi (bir kitap) değildir. Kim onu zâlim zorbadan dolayı terkederse, Allah onu helâk eder. Kim de ondan başka doğru yol rehberi ararsa, Allah onu sapıttırır. » (Dâremî/fezâil-i Kur’ân: 1)
MÜŞRİKLERİN HİLE TUZAĞI
«Onlar şüphesiz bir tuzak kuruyorlar; ben de bir tuzak kuruyorum.. »
Mekkeli inkârcı putperestler son dini mefluç duruma sokup inananları kendi kaderleriyle başbaşa bırakmak için üç yönlü bir hile ve tuzak kurma çabası içindeydiler:
1- İslâm’a ve Hz. Muhammedʹe (A. S. ) ilgi duyup ısınanları caydırmak ve İslâm’a girenleri pişman etmek,
2- Kurʹân’ın gayr-i ciddi, uydurma bir kitap olduğunu kalp ve kafalara işleyip ona yönelmek isteyenlerde devamlı şüphe uyandırmak,
3- Hz. Muhammedʹin (A. S. ) aziz vücudunu ortadan kaldırmak için ciddi bir formül ortaya koymak.
Şüphesiz ki onların bu çirkin tuzakları İlâhî tedbîr ve takdîr karşısında hep başarısızlığa uğramaya mahkûmdur. İslâmiyet ise, adım adım hedefine doğru ilerliyor ve başarı grafiği hep yükseliyordu. Hicret olayı, Bedir, Uhud, Huneyn ve Hayber gazaları Onun başarı zincirinin birer halkasını oluşturuyordu. O halde Mekke devrinde açıktan bir vuruşmaya kapı açmadan kâfirlere -her şeye rağmen- bir süre mühlet verip ilâhî sünnetin ve onun gereği olan hükmünün tecellisini beklemek gerekiyordu. 15-17. âyetlerle bu metod ve stratejinin uygulanması emredilmektedir. Böylece mü’minlerin bir süre daha sabretmeleri istenmekte, gelecek günlerde çok şeylerin değişeceğine işâretle daha temkinli davranmalarına dolaylı şekilde değinilmektedir.
Zaten son âyetin son cümlesinde geçen «rüveydâ» kelimesi, «rûd»un küçültülmüşü (tasğîri)dir. Bu, az bir mühlete delâlet etmekte ve İlâhî hükmün çok yakında ineceğine işârette bulunmaktadır..
Bu yorum ve mâna çerçevesinde hicretin çok yakında gerçekleşeceği kendiliğinden anlaşılıyor ve mü’minlerin hazırlıklı olmaları isteniyor. Nitekim öyle oldu; çok geçmeden birbirini izleyen ve aynı zamanda tamamlayan olaylar meydana geldi ve hicret olayı gerçekleşti.
Târık Sûresi’ne, her insan üzerinde koruyucu ve yazıp muhafaza edici meleğin bulunduğu belirtilerek göğe ve gökteki -bize nisbetle- parlak olan yıldıza yemin edilerek başlandı; Kur’ân’ın son derece ciddi kitap olduğuna değinilerek müşriklerin çevirmekte oldukları hile ve tuzaklara dikkatler çekildi ve bir süre fiili duruma geçilmemesi, zaferin çok yakın olduğu haber verildi ve sabır tavsiye edilerek sûre noktalandı.
Bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kılan Cenâb-ı Rabbi’l-âlemîne hamd-u senâlar; O’nun dinini insanlara teblîğ edip irşat hizmetini en iyi şekilde yürüten Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e ve Onun Âl ve Ashabına salât-ü selâmlar olsun.