MEÂLİ:
11- Eğer Allah insanlara, hayrı acele istedikleri gibi, şerri çabuklaş tırsaydı, ecelleri hemen yerine gelip (her şey) bitmiş olurdu. Ne var ki, bize kavuşmayı arzu etmeyenleri azgınlıkları içinde bocaladıkları bir halde bırakıveririz.
12- İnsana bir dert ve sıkıntı dokunduğu zaman gerek yan üstü uzanırken, gerek otururken, gerek ayakta dururken bize duâ eder. Kendisinden dert ve sıkıntıyı kaldırdığımızda ise, kendisine dokunan dert ve sıkıntıdan (kurtulmak için) bize (hiç) duâ etmemiş gibi (eski haline) geçip gider. İşte müsriflere (haddini aşanlara) yapageldikleri ameller böylece süslenmiştir.
İNİŞ SEBEBİ
Mekke müşriklerinden başta Nadr b. Hars olduğu halde birkaç kişi İslâm’ın feyiz pınarının hayat veren damlalarının nasıl bir şifa ve rahmet iksiri olduğunu düşünemediklerinden, «Allahım! eğer Muhammed’in getirdiği hak ise, üzerimize gökten taş yağdır», diye duâ etmişlerdi. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler, aydınlatıcı bilgi vererek indi. (Tefsîr-i Kurtubî-Lübabu’t-te’vîl)
İLGİLİ HADÎSLER
«Kendi kendinize bedduâ etmeyin. Çocuklarınıza ve mallarınıza da beddua etmeyin. Sonra Allah tarafından (belirlenen) icâbet saatına rastlar da bedduânız kabul olunabilir. » (Hafız Bezzar - Ebû Dâvud: Câbir (R. A. )den)
«Mü’minin her hâli hayret uyandırıcıdır; Allah onun hakkında ne kadar bir hüküm yerine getirirse, mutlaka onun için hayır olur: Kendisine bir zarar ve sıkıntı dokunur da sabrederse, bu onun için hayır olur. Bir genişlik ve kolaylık dokunur da şükrederse, yine onun için hayır olur. Bu (lütuf) ancak müʹmine verilmiştir. » (Ahmed: 1/173, 177, 182- 3/117, 184- 4/332, 333- 6/15, 16)
«Şüphesiz ki sevenin sevgilisi, dostun dostu aleyhine yapacağı duânın kabul olunmamasını Allahʹtan dilerim. » (Tefsîr-i Kurtubî: 8/315)
«Şüphesiz ki ben lânetleyici olarak gönderilmedim, rahmet olarak gönderildim. » (Sahîh-i Müslim/birr: 87)
Hz. Câbir (R. A. ) anlatıyor:
- Peygamber (A. S. ) Efendimiz Batn-i Buvat gazasına giderken develere nöbetleşerek biniyorduk. Ansardan bir adamın sırası gelince, deveyi çökertip bindi, fakat deve yerinde mıhlanıp kaldı, bir türlü kalkıp yürümedi. Adam öfkelendi ve «Allah sana lânet etsin! » dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (A. S. ), «Devesine lânet eden adam kim? » diye sordu. Adam da, «Benim... » diye cevap verince, Efendimiz (A. S. ) ona: «İn aşağı, lânetlenmiş bir hayvanla bize arkadaşlık etme! Kendi kendinize, çocuklarınıza ve mallarınıza bedduâ etmeyin. Sonra Allahʹın kabul edeceği saate denk gelir de sizin için o bedduâ kabul olunabilir. » (Sahîh-i Müslim/zühd: 74- Ahmed: 6/72, 258) buyurdu.
İNSAN ACELECİDİR
«Eğer Allah insanlara, hayrı acele istedikleri gibi, şerri çabuklaştırsaydı... »
İnsanın sonu gelmeyen arzu ve istekleri birbirini izler durur. Din, ahlâk ve ilim onları meşru sınırlar içine almaya çalışır. İnsanın bunca ihtiras ve isteklerine rağmen ömrü pek o kadar uzun değildir. Yapılacak çok şey, düzeltilecek birçok konu vardır. Ömür sermayesini plânlı, proğramlı şekilde harcamasını bilenler, az-çok insanlıktan yana başarılı ve feyizli hizmetler verirler. Derdi ve kaygısı sadece şahsi çıkarı ve nefsanî istekleri olanlar ise, ciddi hiçbir hizmette bulunmadan Dünyaʹyı terkederler.
İnsanın arzu ve istekleri bir sınır tanımadığından, onların gerçekleşmesinde o, çok acelecidir. Hayra ve iyiliğe çabuk kavuşmak, şer ve kötülükten; sıkıntı ve üzüntüden acele kurtulmak ister. Geçen iyi ve kötü olayları çabuk unutabilir bir yapıya sâhiptir.
Oysa bilerek, neticesini hesaba katarak, fayda ve zararlı taraflarını düşünerek sabırla yapılan bir iş; bilmeden, neticesini hesaba katmadan acele yapılan birçok işten hem hayırlı, hem de daha yararlıdır. Mesele çok iş yapmak, çok şey söylemek değil, Allahʹın rızasına uygun olanı seçip kısa ömrü feyizli bir hava içinde amacına ve yaratıldığı hikmete yöneltmektir. Unutmamalıyız ki, hiçbirimiz arzuladığımızı elde etmeden, peşinde koştuklarımızın çoğuna erişmeden, arzu ve isteklerimizin bütününü gerçekleştirmeden, başladığımız işlerin tamamını bitirmeden şu dünyadan ayrılmak zorundayız.
Kurʹân ve hadîs bu konuda bize, iyi düşünüp sonra istekte bulunma terbiyesini öğretir. Öfkelenip biri veya bir şey hakkında beddûa etmemizin doğru olmadığını telkîn eder. Kabul saatına rastlayabilir de sonradan pişmanlık duyacağımız bir sonuç doğurabilir. Zira günün öyle anları vardır ki, yapılan duâ ve bedduâlar pek karşılıksız kalmaz. O bakımdan mü’minler ağızlarından çıkaracakları sözleri, önce ölçüp tarttıktan, doğuracağı sonuçları hesaba kattıktan sonra sarfetmelidirler.
Kâfirlere gelince, küfür ve inatlarıyla, azgınlık ve hayasızlıklarıyla şerrin çabuklaşmasını isteseler bile, Cenâb-ı Hak onların bu yoldaki bedduâ ve dileklerini hemen kabul etmez. Birkaç yıllık bir ömür sınırları içinde dünyalık ile başbaşa bırakıp ezelî plân ve proğramının kusursuz hedefine ulaşmasını bekler. Oʹnun sünnetullahı gereği, âhiret saadetini bütünüyle kaybeden bedbaht bir zümreye mutluluk veren dünya hayatını hemen karanlığa boğmaz; iki mutluluğu birden çekip almaz. Zulüm ve tuğyana sapmadıkları sürece ellerindeki nîmeti dünyada azâba çevirmez, bir süre oyalanıp bocalamalarına imkân verir. Çünkü Allah âdildir, her işi mutlak hikmet, her mühlet verişi mutlak adâlettir. Nitekim Bakara sûresi 15. âyette bu inceliğe temasla buyuruluyor ki: «Allah onlarla alay eder de kendilerini taşkınlıkları içinde bocalar şekilde bırakır. İşte onlar öyle kimselerdir ki, doğru yola karşılık sapıklığı satın almışlardır. Bu alış-verişleri kendilerine kâr sağlamamıştır; doğru yolu da bulmuş değillerdir. »
ALLAHʹI HATIRLAMA VE OʹNA SIĞINMA
«İnsana bir dert ve sıkıntı dokunduğu zaman gerek yan üstü uzanırken, gerek otururken, gerek ayakta dururken bize duâ eder... »
İnsan ruhu, İlâhî inâyet ve feyizlere mazhar kılınarak yaratılmıştır. Mayasında bir tek Allah düşüncesi ve dindarlık arzusu mevcuttur. Dünyaʹya gözlerini açınca içinde bulunduğu aile ve çevresi ve beraberinde taşıdığı akıl, zekâ, idrâk gibi yetenekleri, ya ondaki bu düşünce ve arzu cevherinin kabuğunu kırıp onun asıl değerini ortaya çıkarır, ya da büsbütün kabuğunda kalıp küllenerek küflenmesini sağlar.
Her iki durumda da ruhun derinliğindeki bu cevher sırası gelince kendini az veya çok hissettirir. Özellikle dert, sıkıntı, felâket ve musîbet anlarında belirginleşir. Hattâ Allahʹı inkâr edenler bile, ölüm saçan felâket anlarında her türlü umut ve yardımcının ışığı kesildiği bir zamanda «Allah! » demeye başlarlar ve görünmeyen O Yüce Kudretten yardım bekleme ihtiyacını duyarlar. Bu, elde olmayan bir duygudur ki, böyle anlarda frenlenmesi âdeta mümkün değildir. Tıpkı sıcakta buharlaşan su gibi. Bu onun tabiatında vardır; belli bir sıcak ortamını bulunca ister istemez buharlaşmaya başlar. Ateşe düşen odun, ister istemez yanmak zorundadır; zira bu onun hilkatında ve tabiatında mevcuttur.
Sıkıntı ve felâket kalkınca, felâkete uğrayanların çoğu kendilerine hiçbir şey dokunmamış gibi eski hallerine dönerler. Bu da insanın nankör, unutkan ve gâfil olduğunu gösterir.
Ömür sermayesini bir hiç uğruna acımasızca harcayanların durumu böyledir. Ecel gelinceye kadar başladıkları gibi devam ettirirler. İşleri ve amelleri kendilerine iyice süsletilmiştir; gerisini, sonucunu düşünüp gerçeği anlamaları çok zordur. Kırık, dökük bir tekneyle denize açılan gâfil bilgisizlerin durumu bunlar için ne güzel ve ibretli misaldir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, insanların hayır ve iyiliği elde etmek için acele davranmalarına, öfkelenip veya inkâra sapıp şer ve felâketi istemelerine karşılık Allahʹın sabırla karşılık verdiği açıklandı. Sonra da insan ruhuna enjekte edilen din ve Allah duygusunun sıkıntılı ve felâketli günlerde daha da belirginleştiği belirtilerek, Allahʹı inkâr etmenin mümkün olmadığı hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, insan ruhundaki bu ezelî cevhere rağmen küfür ve azgınlıkta ısrar ve inat edip işi ahlâksızlığa ve zulme kadar uzatanlar, daha önce o yüzden yok edilen kavim ve milletler hatırlatılarak uyarılıyor ve geçmişten ibret almaları için o yok edilenlerin yerine yeni kuşakların getirildiği, o nedenle yaşamakta olanların çetin bir sınavla karşı karşıya bulundukları haber veriliyor.