MEÂLİ:
108- Yoksa siz de daha önce Musaʹdan sorulduğu gibi Peygamberinizi sorguya mı çekmek istiyorsunuz? Kim imânı küfürle değiştirirse, herhalde doğru yoldan sapmış olur.
109- Kitap ehlinden çoğu hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra sırf içlerindeki hasedden dolayı sizi imânınızdan sonra küfre döndürmeyi çok arzu ederler. Allahʹın (bu husustaki) emri, hükmü gelinceye kadar (onları) bağışlayın ve (olgunluk gösterip) vazgeçin. Şüphesiz ki Allahʹın kudreti her şeye yeter.
İNİŞ SEBEBİ
Uhud savaşından hemen sonra Ashab-ı kirâm’dan Huzeyfe bin Yemân ile Ammar bin Yâsir (Allah ikisinden de râzi olsun) savaşın vermiş olduğu yorgunluk içinde yol alırlarken Medine ve çevresinde bir fitne kazanı halinde yoğun çalışmalar yapan Yahudîler bu iki zatın önüne geçerek onlara:
- Eğer hak üzere olmuş olsaydınız savaş aleyhinize dönmez ve siz de mağlub olup böyle perişan gerisin geriye dönmezdiniz!? Artık bırakın Muhammed’in dinini de doğru yolu gösteren bizim dinimize girin!
Bunun üzerine Ammar (R. A. ) onlara:
- Sizde ahdi (te’minatlı sözü) bozmak nasıl karşılanır?
Diye sordu. Yahudîler:
- Çok kötü ve ağır bir suç olarak karşılanır!.
Hz. Ammar (R. A. ):
- Peki, ama ben yaşadığım müddetçe Muhammed (A. S. )ın dininden dönmiyeceğime, onu inkâr etmiyeceğime katʹi ahdettim.
Dedi. Yahudîler:
- Ha, bu adam sapıtmıştır!.
Diyerek onu küçümsediler. Bu kez Hazret-i Huzeyfe (R. A. ) söze başladı:
- Bana gelince, ben Allah’ın Rab, ’ Muhammed’in Resûl, İslâmʹın da dîn olduğuna râzi olmuş bir kimseyim. Kur’ânʹı önder, Kâ’beʹyi kıble, mü’minleri de kardeş bilirim.
Bu iki büyük sahabi Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize kavuştuklarında durumu arzettiler. Resûlüllâh (A. S. ) onların vermiş olduğu cevabı tasvîp ederek buyurdu ki:
- «Hayırlı olanını söylemiş, korktuğunuzdan kurtulup umduğunuza kavuşmuşsunuzdur! »
Bu olay üzerine yukarıdaki âyetler indi. (Rûhu’l-Maanî li’l-Âlûsî: C. 1, S. 356 / Beyrut baskı:? - el-Cevâhir Fi-Tefsîriʹl-Kurʹân : C. 1, s. 112 / Mısır baskı:?).
Ayrıca müfessir Kurtubî’nin tesbitine göre: Râfi’ bin Huzeyme ile Vehb bin Zeyd, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize gelerek şu garip istekte bulunmuşlardı: «Bize gökten bir kitap getir de okuyalım. Bize ırmaklar akıt (ki suya kanalım). İşte bunları yaptığın takdirde sana uyarız. »
Bunun üzerine yukarıdaki âyetler nâzil oldu. (Tefsîr-i Kurtubî: C. 2, S. 70 / Mısır baskı: 1967-1387 - Tefsîr-i Rûhuʹl-maanî Li’l-Alûsî: C. ?, S. 355 / Beyrut baskı:?).
İLGİLİ HADÎSLER
«Müslümanların cürmü (günahı) en büyük olanı, haram kılınmadık bir şeyden soran ve sorduğu için de o şeyin haram kılınmasına (sebep olan) kimsedir. » (Tefsîr-i İbn Kesîr: C. 1, S. 152 / Mısır baskı:?).
Muğîre bin Şu’be (R. A. ) diyor ki:
«Resûlüllâh (A. S. ) kilükaal (dedikodu ve faydasız söz)den, malı (lüzumsuz yere) harcayıp zayi’ etmekten ve fazla soru sormaktan menetti. » (Sahîh-i Buharî - Sahîh-i Müslim).
«Size (açıklayıp) bıraktığım hususlarla (yetinip) beni (sorguya çekip rahatsız etmeyiniz, kendi hâlime) bırakınız. Sizden öncekilerden helâk olanlar ancak fazla soru sormaları ve peygamberlerine karşı görüş ayrılığına düşmeleri sebebiyle helâk olmuşlardır. O halde ben size bir şey ile emrettiğimde onu gücünüz nisbetinde yerine getirin!. Sizi bir şeyden menettiğim zaman, ondan sakınıp uzaklaşın! » (Sahîh-İ Müslim).
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz yukarıdaki hadîsi, haccın Allah tarafından farz kılındığını beyân ettiğinde eshabdan birinin:
- Her sene mi ya Resûlellah!? diye sormasına karşılık sustuğu ve o adamın bu soruyu üç defa tekrar etmesine karşılık,
- Hayır, her sene değil, buyurması ve sonra «Eğer evet deseydim size vâcib olurdu. Vâcib olunca da buna güç getiremezdiniz» diye açıklaması üzerine buyurmuştur.
AHLÂKÎ YÖNÜ:
Tefsirini yapmak istediğimiz âyet-i kerîmede iki önemli ahlâkî hususa ışık tutuluyor :
Birincisi, Hazret-i Peygamber (A. S. ) Efendimiz ile kendisine uyan bahtiyarlar arasındaki öğretim ve eğitim metod ve adabını açıklıyor. Peygamber ancak Allah’dan kendisine inen buyrukları eksiksiz ve fazlasız teblîğ etmekle yükümlüdür. Kendiliğinden birşey söylemez; dîn işlerinde İlâhî vahyi bekler; dünya işlerinde ise ekseri etrafında bir irfan halesi olan arkadaşlarıyle istişarede bulunurdu. Kurʹân-ı kerîm’de peygamberin bu prensibinden sık sık bahsedilir.
«O, (peygamber) kendi hevesine uyarak söz söylemez. O, ancak kendisine vahyolunan bir vahiydir. » (Necm sûresi âyet: 3, 4).
Meâlindeki âyet bunlardan biridir.
Kur’ân-ı kerîmin bu husustaki açık beyânlarından ve bu beyânların taşıdığı İlâhî metottan yararlanarak hocayla talebesi arasındaki öğretim ve eğitim münasebetini değerlendirecek olursak; hocanın öğretim ve eğitimde uygulayacağı metod ve ahlâkî prensipleri şöyle sıralıyabiliriz:
1. Peygamber (A. S. ) nasıl ana kitaptan almadan konuşmaz ve ders vermezdiyse, öğretmen de işleyeceği konuyu ana kaynaklardan tesbît edip iyice hazmetmeden talebesi karşısına çıkmamalıdır. Aksi halde, kusurlu bir öğretim ve kusurlu bir eğitime yol açar. Talebe hem bilgisiz, hem de sağlam bir terbiyeden mahrûm yetişebilir.
2. Öğretmen eğitim sisteminin ışığı altında derslerini işlerken talebesine soru sorma ahlâkını öğretmeli ve lüzumsuz soru sormanın, asıl işlenecek konuyu verimsiz hale getireceğini zaman zaman örneklerle anlatmalıdır. Zira talebenin ders esnasında edineceği güzel itiyatlar bütün bir ömrü boyunca kendisine rehber olur.
3. Talebeye ağır gelecek, onun ufkunu daraltacak, hayata olan bağlılığını zayıflatacak sözlerden kaçınmalı, her defasında ona hayatın yolunu ilim ve fazîlet meş’alesiyle aydınlatmak, azim ve gayretini kamçılamak için yeni yeni buluşlar getirmelidir.
Talebenin bu sistem içinde izleyeceği ahlâkî prensipler ise şu olmalıdır:
1 - Hoca soru faslını açmadan talebe soru sormamalı, sorması gereken bir husus olursa en müsait vakti seçmesini bilmelidir.
2 - Hocayı, asıl işleyeceği konudan uzaklaştıracak, dersin ahengini bozacak sorularla meşgûl etmemelidir. Hazret-i Peygamber (A. S. ) Efendimiz bir meseleyi anlatırken veya İlâhî vahyi teblîğ ederken mecliste hazır bulunanlardan hiç kimse konuşmaz, Resûlüllah’ın (A. S. ) sözü bitinceye kadar tek soru sormazlardı.
3 - Hocadan bir şey sormak gerektiğinde, sadece bunun için en müsait vakti seçmek kâfi değildir. Soru tam bir edep ve terbiye kaidesi içinde sorulmalı, hocayı rencide edecek her türlü söz ve davranıştan kaçınmalıdır.
İkincisi, hased ateşinin iç varlığı istilâ etmesi neticesinde birçok gerçekleri inkârdan gelme, hakkı kabulden kaçınma, diğer bir tabirle güneşi balçıkla sıvamaya kalkışma hastalığı başlar. Nitekim İsrâîloğullarıʹnın mânevî varlığını bu hastalık sardığı ve müzmin bir hal aldığı içindir ki onlar hem Tevratʹın taşıdığı hükümlerle amel etmediler, hem de Kur’ân’a ve tebliğatçısı Hazret-i Peygambere (A. S. ) iftiradan çekinmediler. Yukarıdaki âyet onların hased, kin ve iftira ateşi içindeki saldırılarını tasvîr ederken Müslümanlara böyle bir ateşe düşmekten korunma yollarını gösteriyor. Hazret-i Peygamber (A. S. ) ilim ve hikmetin, hak ve adâletin memleket ve milliyeti olmadığına dikkatleri çekerken, «Hikmetli söz müʹminin yitiğidir; onu nerede bulursa alır. » (Tirmizî / İlim: 19, Zühd: 15. İbn Mâce / Zühd).
Meâlindeki hadîsi değer ölçüsü olarak ümmetinin önüne koyuyor. Bu ölçü elde bulundurulduğu devirlerde Müslüman memleketlerde ilim ve ahlâka büyük hizmetlerde bulunulmuş, ilerleme sağlanmış; terkedildiği devirlerde ise gerileme başlamıştır.
Görülüyor ki İslâm kin ve hasede yer vermemiş, gıpta etmeyi mubah saymıştır. Çünkü gıpta insanı fazîlet ölçüleri içinde hayata hızlandırır; başkasının elindeki nîmetin bir benzerine erişmenin yollarını meşru bir şekilde kolaylaştırır.
Sahîh hadîs kitaplarının tesbîtine göre, büyük sahabi Enes bin Mâlik (R. A. )den şöyle rivâyet edilmiştir:
«Biz bir gün Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin yanında oturuyorduk. Bir ara buyurdular ki: «Şimdi şu iki tepeciğin arasından cennet ehlinden bir adam üzerimize çıka gelecektir! » Bu haberden hemen sonra ayakkabıları sol elinde, sakalından da abdest suyu damlar vaziyette Ansardan bir zat çıkageldi; selâm verip (oturdu). İkinci gün yine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ayni haberi verdiklerinde yine o adam ayni vaziyette çıkageldi. Üçüncü gün de ayni şeyi tekrar etti. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) aramızdan kalkıp gidince, Abdullah bir Amr (R. A. ) merak ederek o adamı takibe koyuluyor. Şimdi Hazret-i Abdullah’ı dinliyelim, o olayı şöyle anlatıyor:
«O adamı takip edip birara kendisine dedim ki, babamdan incindiğim için üç gün yanına gitmemeye yemin ettim. Uygun görürseniz beni evinize misafir olarak kabul buyurun! Adam, memnuniyetle bu isteğimi kabul etti; beraberce evine gittik. Üç gece onlarda kaldım; hiçbir gece onun kalkıp ibâdet ettiğini göremedim. Ancak yatağına uzanırken Allah’ı anardı, o kadar. Sabah ezanı okununcaya kadar uyurdu. Fakat hep hayır söyler, iyilik isterdi. Üç gün geçince artık onun amelini küçümsemek ister gibi bir duyguya sâhiptim. Kendisine:
- Ey Allah’ın kulu! Benimle babam arasında bir öfke ve incinme, darılma ve nefret mevcut değildir. Ben Resûlüllâh (A. S. )ın sizin hakkınızda şöyle şöyle buyurduğunu duydum da sizin amelinizi öğrenmek istedim, fakat fazla bir amelinizi göremedim. Sizi bu mertebeye ulaştıran amel nedir? diye sordum.
O bana şu cevabı verdi:
- Amelim gördüğünüz gibidir. Ancak ne var ki benim kalbimde hiçbir Müslümana karşı Allah’ın onlara verdiği nîmet sebebiyle ne bir kusur, ne de bir hased mevcuttur.
Hazret-i Abdullah (R. A. ):
- Evet, işte sizi bu mertebeye ulaştıran sadece belirttiğiniz amelinizdir; onu işlemek cidden zordur. (Tefsîr-i Kebîr: C. 1, S. 667 / Matbaa-i Âmire: 1307).
TAHLİLLER
(Vedde) İçten gelen temenni ve istek, demektir. Râgıbın Müfredat’ın da da «vedd», bir şeyi sevmek ve temenni etmek olarak mânalandırılmıştır.
Haset: Nîmetin, ona hak kazanmış veya lâyık olmuş kimsenin elinden çıkıp gitmesini temenni etmek, bazan da bunun için çaba sarfetmek, anlamına gelir. Bunun içindir ki «Mü’min gıbta eder, münâfık haset... » denilmiştir. (Müfredat-i Râğıb: Hased maddesi).
Hased iki kısma ayrılır: Biri övülmeğe, diğeri yerilmeğe lâyıktır. Yerilmeğe lâyık olanı, yukarıdaki tariften de anlaşıldığı gibi Müslüman kardeşinin elinde bulunan nîmetin zeval bulmasını temenni etmektir. Böyle bir temennide nîmetin kendisine ulaşmasını arzu etmiş olsun olmasın farketmez. Cenâb-ı Hak bu anlamdaki hasedi şu âyetle yermiştir: «Yoksa Allahʹın insanlara cömertçe sunduğu nîmet ve bol ihsânına karşı hased mi ediyorlar? » (Nisâ sûresi âyet: 54).
Övülmeğe lâyık olanı ise, Peygamber Efendimizin şu hadîslerinde belirtilmiş olanıdır ki gıpta mânasını ifâde eder:
«Hased (gıpta) ancak iki kimse hakkında (mubahtır): Biri, Allahʹın kendisine mal verip onu (hayırlı işlerde) gece ve gündüzün (muhtelif) saatlerinde harcayan adam; diğeri Allahʹın kendisine (ilim ve) Kurʹân verip onunla gece ve gündüzün (çeşitli) saatlerinde amel eden adam... » (Sünen-i Tirmizî: C. 6, S. 179 / Kahire baskı: 1967-1387).
A f v: İşlenen suç ve kusurdan dolayı muahaza etmemektir. S a f h ise, başkasının işlediği suç ve kusurun bıraktığı te’siri içten giderip, intikam duygusunu atmaktır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yahudilerin iman nîmetine ve izzet bulan İslâm devletine karşı içlerinin bütün kin ve hasediyle karşı çıkmaları, bu nîmet ve devleti kökünden kurutmak için çevirdikleri entrikalar, düzdükleri yalan, şüphe ve iftiralar, Müslüman cemaatin dikkatini toplamış ölçüde idi. Meselenin yavaş yavaş içyüzü anlaşılıyordu: Yahudîler kendi zanlarınca en mükemmel semâvî dîn olarak Museviliği görüyor ve bu dinin rakipsiz kalmasını arzu ediyorlardı. İslâm güneşinin her geçen gün biraz daha hakikat ufkunda yükseldiğini görünce hased ve kinleri kat kat arttı, yeni dine çılgınca bağlanan Müslümanları tekrar küfre ve cehalete döndürmenin yollarını araştırmağa koyuldular.
Cenâb-ı Hak ezelî ve ebedî ilmiyle onların iç âleminde dönen hased, kin ve iftira dolaplarını yukarıda geçen âyetlerle tasvîr buyurunca; Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin tezgahında şekillenen, Onun benzer kabul etmiyen tedrîs rahlesinde yetişen mü’minlerin kalbinde Yahudilere karşı beliren düşmanlık hissi had safhaya varmıştı. Fakat İslâm yıkıcı, öldürücü, tahrîp ve yağma edici, bozup dağıtıcı değil; yapıcı, hayat verici, koruyucu, birleştirici ve ıslâh edicidir. Bu prensip İslâm’ın fazîlet mücâdelesi vetiresinde asla şaşmadığına göre, Allah (C. C. ) mü’minleri Yahudilere karşı bir tecâvüzden alıkoymak; vakti gelmeden, ortam müsait olmadan bir silahlı çatışmaya başvurmaktan men’etmek; bundan önce barış ve huzur yollarını araştırmak için onları sulh ve selâmetin, adâlet ve fazîletin iki mânevî bağıyla bağladı:
Birincisi, Allah’ın emri (hükmü) gelinceye kadar Yahudi’leri affetmek, onların işleyegeldikleri tecavüz ve küstahlıklarından dolayı mü’minlerin kalbinde meydana gelen nefreti söküp çıkarmak..
İkincisi, Namaz, zekât, sadaka ve her türlü iyilik ve âlicenaplığın ruhları cilâlayan, gönülleri fetheden, vicdanları temizleyen yüksek te’sirini artırmaya devam ettirmek..
İşte aşağıdaki âyet-i kerîme ile bu iki bağın olumlu te’sirlerine işâret edilmekte, rûhlar üzerindeki aydınlatıcı neticesine dikkatler çekilmektedir.