Bakara Suresi 106-107. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

مَا نَنْسَخْ مِنْ اٰيَةٍ اَوْ نُنْسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَا اَوْ مِثْلِهَا اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ

107.

Biz herhangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur (ya da ertelersek), yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz. Allah'ın gücünün her şeye hakkıyla yettiğini bilmez misin?

Diyanet İşleri

107.

Bilmez misin ki, göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Sizin için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

M E A L İ:

106- Herhangi bir âyeti nesheder (diğer bir âyetle hükmünü kaldı­rır) veya unutturursak, ondan daha hayırlısını ya da bir benzerini getiri­riz. Bilmez misin Allahʹın kudreti her şeye yeter.

107- Göklerin ve yerin mülkünün Allah’a ait olduğunu bilmez misin? Size de Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.

İNİŞ SEBEBİ

Müslümanlar kıble olarak Beytü’l-makdis’i bırakıp Kâ’be-i muazzamaʹya yönelince Yahudîler bunu kendileri lehine bir koz olarak kullan­maya başladılar; hâşâ Hazret-i Muhammedʹin kararsız bir kimse olduğu­nu, daha önce kendi arkadaşlarına emrettiği bir şeyi şimdi yasaklıyacak kadar şaşkınlık içinde bulunduğunu etrafa yaymakta gecikmediler ve iç­lerindeki kin ve hased ateşinin vermiş olduğu aşağılık duygusu içinde şu iftirayı pervasızca iddia ettiler: Eğer Kurʹân Allah tarafından indirilmiş bir kitap olsaydı elbette hükümleri değişmez, olduğu gibi kalırdı. Muham­medʹin kendi eseri olduğu için onu günün ve olayların seyrine göre de­ğiştirebiliyor ve bunda bir sakınca görmüyor.

Bu iftira ve iddialar kısmen de olsun yeni İslâmiyete girmiş bâzı Müs­lümanların kafasında istifhamlar doğurdu. Hazret-i Peygamber (A. S. ) Efendimiz’den birtakım sorular sormak ihtiyacını hissettiler. Bunun üze­rine yukarıdaki âyetler indi. (Tefsîr-i Kurtubî: C. 2, S. 61 / Mısır baskı: 1967-1387).

Ebû Umâme bin Sehl (R. A. )dan yapılan rivâyete göre: Geceleyin Ashab-ı kirâmdan biri kalkıp Kur’ân’dan bir sûre okumak istemiş, fakat bir türlü hatırlıyamamış; bir başka sahabi de ayni gece ayni sûreyi okumak istemiş, o da onu hatırlamaya muvaffak olamamıştı. Hulâsa o gece bir­kaç zat ayni sûreyi okumak istemiş, fakat hiçbiri hatırlıyamamış. Sabah olunca durumu Hazret-i Peygambere arzetmişlerdi. Cenâb-ı Peygamber (A. S. ) onlara: «Geçen gece o sûre nesholundu! » buyurmuştur. Bunun üzerine yukarıdaki âyet-i kerîme inmiştir.

İLGİLİ HADİSLER

Nesih ve mensûh ile ilgili olarak sahîh bir hadîs tesbit edileme­miştir. İbni Hazm Ma’rifetü’n-Nasihi ve’l-Mensûh adlı eserinde bilhassa dikkati bu hususa çeker.

İLMÎ YÖNÜ

İslâmiyet, eski hukuklardan birçok şeyleri kaldırmış, sonra da kaldır­dığı şeylerin yerine umum yararının en üst grafiğini meydana getiren bir takım hukukî esaslar getirmiştir.

Sava Paşa’nın da dediği gibi: İslâm, tarih sahnesine çıkışının ilk anından itibaren yeni bir hukukî sistem kurmak göreviyle yükümlü bulun­duğunu, bütün milletlere yol gösterecek hükümlerle geldiğini, cemiyetleri en iyi şekilde idâre etmeye meʹmur bulunduğunu ilân etmiş ve bütün bir insanlığı, kuracağı mükemmel müesseselerle -dünya ve âhirette mutlu­luğa eriştirmek suretiyle- idâre edeceğini, dünya durdukça gelişen bütün cemiyetlere rehber olacağını ve bu üstün vasfını, bununla bağlantılı bu­lunan yeteneğini bütün tazeliğiyle koruyabileceğini Allah namına vaad etmiş bulunmaktadır.

İslâmiyet bu vadide kendinden önceki kanunları, Hazret-i İbrâhim ve Hazret-i Musa’ya ait Suhufu da dikkate almış olduğunu münasebet düş­tükçe ifâde etmiştir. Çünkü en son din olarak imkân sahnesine çıkan ve dünya durdukça üstünlüğünü kabul ettirecek hükümler getiren İslâm şu ana kaideyle arz-ı endam etmiştir:

Allah (C. C. ) insanlar için yararlı olan şeyleri, milletlerin tekâmül se­viyesine, zaman ve zeminin özelliğine göre tesbit edip mubah kılmış; za­rarlı olan nesneleri haram saymıştır. Öyleki İslâmʹın haram diye hükmet­tiği bir şeyin zararlı olduğunu gelişen ilim de isbatlamakta ve her çağda yeni yeni isbatlar birbirini izlemektedir.

Milletlerin İktisadî, sosyal ve ahlâkî yapılarında ilerleme ve değişik­lik meydana geldikçe yeni hükümler ve beyânlar indirilmiş, indirilen bu hükümler bir öncekine nazaran bir takım değişiklikler arzetmiştir. Böyle­ce Cenâb-ı Hak bir kısım hükümlerini yürürlükten kaldırıp ondan daha hayırlı ve yararlı olanını veya teklif ve sevâpta bir benzerini indirmiş, di­ğer bir kısım hükümlerini tamamen gönüllerden silmek suretiyle unuttur­muştur. Meselâ: Daha önce indirilen sahifelerdeki hükümlere nisbetle Tevrat birçok farklı hükümler taşıyordu. Çünkü İsrâîloğulları’nın gerek sosyal yapıları, gerek psikolojik ve ahlâkî durumları ve gerekse dünya hayatına, madde ve onun câzibesine karşı olan aşırı hırs ve doymazlık­ları yeni beyânlar istiyordu. Daha önceki sahifeler bütün bunlara cevap verecek, Yahudilerin tama’ını frenliyebilecek ölçü ve muhtevada değildi. Sırasıyla inen kitapların sebebi işte bu idi. En son olarak inen Kurʹân-ı Kerîmle eski hükümlerin çoğu yürürlükten kaldırıldı. Çünkü dünya mil­letleri artık ilim ve tekniğin, kültür ve medeniyetin basamaklarına tırman­maya başlamışlardı. Edebiyat ise doruğuna kol salmış bir hüviyet arzediyordu. Kur’ân bütün bu yükselme ve gelişmelere yön verecek, ilmi fazi­let doğrultusuna döndürecek, medeniyeti ahlâk temeli üzerinde yüksel­tecek belgelerle indi. Böylece eski şeriatların hükmü kaldırıldı, yeni hü­kümler yürürlüğe konuldu. Nesih olayı meydana geldi.

İslâm diğer şeriatları mensûh durumuna getirirken bütün gücünü vahy-i İlâhiden alıyor inen her hüküm bir olayı hedef tutuyordu. Bununla beraber akla geniş yer veriyor, makul olan, cemiyetler için yararlı sayı­lan örf ve âdetlere kapıyı açık bulunduruyor, ictihada tam bir mesağ ta­nıyordu. Bunun içindir ki akıl, İslâm hukukunda lâyık olduğu yeri almış ve itibarı görmüştür. Müctehid imamların bir takım meselelerde farklı ictihadları bunun açık belgelerinden biridir.

Demek ki nesih yalnız Kur’ân-ı Kerîm’in bâzı âyetleri arasında de­ğil, Kurʹân’la diğer semavî kitaplar arasında da meydana gelmiştir. Var­lık âleminde de sürekli bir nesih vardır. Eşyada tecelli eden değişiklikler birbirini takip etmekte, mevsimler değişmekte, birinin yerini diğeri almak­ta, her mevsime ait meyve ve sebzeler birbiriyle nesih yarışını sürdürmek­tedir. Belli kanunlarla günler ve geceler uzayıp kısalmakta, yeryüzünde­ki eski medeniyetlerin yerini yeni medeniyetler almakta, teknolojide çok sürʹatli ilerlemeler ve değişiklikler olmaktadır. Böylece varlık âleminde bir belgenin yerine başka bir belge geçmekte, bir hükmün yerini başka bir hüküm doldurmaktadır. Bütün bu değişikliklere ışık tutan, onların in­kişafına paralel bir yükselme grafiği çizen Kur’ân-ı Kerîm artık bu özel­liğiyle ebediyete uzanacağını, mensûh olmayacağını, sadece nâsih ola­rak kalacağını ilân ediyor; taşıdığı ilmî esaslarla bunu isbatlıyor.

AHLÂKÎ YÖNÜ

İslâm ahkâmını halka telkine çalışan, ahkâmla ahlâkı birbirine katıp hukukun ruh ve mânâsını dimağlara enjekte etmek isteyen kimsenin mut­laka bu ahkâmın temel prensiplerini bilmesi ve onlarla amel etmesi ge­rekir. Kur’ân-ı Kerîm’in delâlet ettiği hukukî ve ahlâkî kaideleri, Hazret-i Peygamber’in (A. S. ) bu hükümleri nasıl tefsîr ettiğini bilmiyen bir kimse, gerek Kur’ân-ı Kerîm ile daha önce inen kitaplar arasındaki nesih key­fiyetini, gerekse Kur’ân âyetlerinden bir kısmı arasındaki nesih ola­yını dikkate almadan telkinde bulunuyor demektir.

Ebû’l-Bahteriy’nin rivâyetine göre: Bir gün Hazret-i Ali (R. A. ) Mescid’e girdiğinde bir vâizin halka hitap ettiğini ve İslâm’ı dar bir çerçeve içinde anlatmaya, cemaati lüzumundan fazla korkutmağa çalıştığını görü­yor. Bunun üzerine tanıdık birine soruyor:

- Bu konuşan kimdir?

- Halka va’z-u nasihatta bulunan bir kimsedir, deniliyor.

Hazret-i Ali (R. A. ) konuşanın tavr-u hareketini, hitap şeklini ve bu husustaki bilgisini beğenmediği için: «Hayır, o halka vaaz eden bir kim­se değil, ben falân oğlu falânım, beni iyi tanıyın, demek isteyen bir zavallıdır. » diyor ve vâizi yanına çağırıp kendisine şu hususları soruyor:

- Nâsihi mensûhtan ayırd edecek bilgiye sâhip misin?

Adam:

- Hayır, diyor.

Hazret-i Ali (R. A. ) ona:

- Öyle ise bizim mescidimizden derhal çık, bir daha va’zetme! Çün­kü sen hem kendini helâk ediyorsun, hem de başkasını.. (Tefsîr-i Kurtubî: C. 2, S. 62 / Mısır baskı: 1967-1387).

Ayrıca: Yahudilerin inad ve iftirada ısrar edip hükmü Kur’ânla kal­dırılan ve ayni zamanda hahamlar tarafından birçok belgeleri değiştirilen TEVRATʹa körü körüne sarılıp bâtılı hakka tercîh etmeleri gibi, Müslüman dâvetçilerinin ilim ve hikmeti, hak ve adâleti şahsî yararlarına fedâ etme­lerinin, siyasî çıkarlarına âlet yapmalarının çok kötü bir ahlâksızlık oldu­ğuna dikkatler çekiliyor.

SOSYAL YÖNÜ

Âyette belirtilen nesih hükmü; ilim ve teknikte, araştırma ve in­celemede daima ileriye doğru adım atmayı, yeni yeni buluşlar için çaba harcamayı, her geçen gün biraz daha tekâmül etmeyi bize öğretiyor. Bu­nun aksine yerinde durup saymayı, yeni buluşlara kapıyı kapamayı, ilim ve teknikte demode olmuş icadlara ve araştırmalara saplanıp aşırı taas­sup göstermenin ilerlememize, cemiyet ve millet olarak hürriyetin saf ve temiz havası içinde yaşamamıza engel teşkîl edeceğine işâret ediyor.

Müslüman milletler âyetteki bu inceliği dikkate almış olsalardı, körükörüne taklîd çukuruna yuvarlanıp asırlarca hareketsiz kalmazlardı. İlim ve teknikte aralıksız hamleler yapan dünya milletlerine örnek olur­lardı. Sadece örnek olarak da kalmaz ilim ve tekniği ahlâk ve fazîlet po­tasında şekillendirip insanlığa arzulanan huzur ve mutluluğu da getirir­lerdi. İlk asırlarda gelip geçen Müslüman milletleri ve devletleri inceliyecek olursak, onların bu gerçekleri bütün derinlik ve genişliğiyle bildikle­rini, bu nedenle de kendilerinden sonra gelen insanlara ilim ve medeni­yetin temelini en sağlam şekilde kurup hazırladıklarını görürüz. Çünkü onlar tekâmülün beşer için zarurî olduğunu hem anlamış, hem de anlat­masını bilmişlerdi.

Göklerin ve yerin mülkünün Allahʹa ait olduğunu, O’nun mülkünde mevcut varlıkların cins ve türlerinin özelliklerine göre nasıl tekâmül et­tiğini ifâde eden âyetin inanmış milletlere ilerleme yolunda nasıl bir tab­lo çizdiğini anlamakta geciken sonraki Müslümanların, bu kanuna uyup hayat yollarını hazırlayan başka milletlere nasıl yem olduklarının hazin manzarasını görmekteyiz.

En basitinden meseleyi eleştirecek olursak, bugün meyve, sebze ve hayvan türü üzerinde yapılan ıslâh çalışmaları ve bu çalışmanın mutlu sonuçları hep bu tekâmül kanununun gereği değil midir? Fâtihâ-i Şerîfeʹ­nin başında Allahʹın Rabbü’l-âlemîn olduğunun derin mânası, bu kanu­nun hangi ellerde hedefine rahatlıkla ulaşacağını göstermiyor mu? Çağı­mızda ziraî âletlerdeki inkılab, her şeyin motorize edilmesi, eskiyi neshetmede ilâhî kanuna uygun bir buluş değil midir? Hendek savaşında İranlı Selmân’ın Medine etrafında bir savunma metodu olarak hendek kazma fikri Hazret-i Peygamber (A. S. ) tarafından müsbet karşılanıp orduyu düş­man karşısında gütme sanatında bir yenilik sayılmamış mıydı?

İTİKADI YÖNÜ

Kur’ân ilmini bilmeyen, onun iniş sebeplerinden, nâsih ve mensûhundan habersiz bulunan, âyetlerin taşıdığı ilmî, ahlâkî, fıkhî ve tasavvufî mânalara âşinâ olmayan, Arapçasının lügat ve ıstılah anlamlarından bir şey anlamayan, ayni zamanda Hazret-i Peygamber (A. S. ) Efendimizin âyetleri nasıl izah ettiğini araştırmayan kimsenin âyetleri tefsîr edip hü­küm çıkarması câiz değildir. Nitekim Ebû Bahterî’nin tesbitine göre, Haz­ret-i Ali (R. A. )nın Kurʹândaki nâsih ve mensûhları bilmeyen bir vâizi mescidden nasıl kovduğunu az yukarıda nakletmiştik.

FIKHÎ YÖNÜ

Nesih: Şer’î bir hükmü başka bir şer’î hükümle değiştirmek, son­rakini öncekinin yerine koymaktır. Tıpkı yeni çıkarılan bir kanunla bir ev­velki kanunu yürürlükten kaldırmak gibi. Bunu bir misal ile daha iyi açık­lamamız gerekirse, diyebiliriz ki:

Cumartesi gününde çalışmak Yahudilere haram olduğu halde Müs­lümanlara helâl sayılmıştır. Böylece tahrîm hükmü yürürlükten kaldırıl­mıştır. Hazret-i Âdem (A. S. ) zamanında neslin çoğalma zarureti karşısın­da kız kardeşin erkek kardeşiyle evlenmesi câiz kılınmıştı. Nesil çoğalıp arzu edilen seviyeye gelince bu hüküm neshedilmiş ve artık iki kardeşin birbiriyle evlenmesi yasaklanmıştır.

Hazret-i Nuh (A. S. ) tufandan kurtulduğu zaman, insan neslinin deva­mı ve sağlam bünyeli bir neslin yetişmesi zarureti ortaya çıkmıştı. Her taraf tufanın teʹsiri altında kalıp bir çöl halini aldığından yeteri kadar gı­da maddesi teʹmin etmek mümkün olmuyordu. Bu sebeple birçok veya bütün hayvanların eti onlara helâl kılınmıştı. İsrâîloğulları devrinde ise bu zorluk kalktığından hayvanların çoğu haram kılınmış, iç yağlarına bile müsaade edilmemişti

Dinler arasında zaman aşımı bakımından bazı hususlarda nesih hük­mü meydana geldiği gibi, Kur’ân’ın âyetlerinden bir kısmı arasında da ay­ni hüküm cereyân etmiştir. Böylece âyetin âyetle neshedildiği beyân edil­miş ve bir takım şüphelere mahal olmadığı anlatılmıştır.

Âyetin hadîsle neshi câiz midir, değil midir? Bu hususta ictihad mer­tebesinde bulunan âlimlerin görüşleri farklıdır:

a) İlimde derinleşmiş imâmlara göre bu câizdir. Çünkü Bakara sûre­sindeki «Birinize ölüm geldiğinde, bir hayr (çokça mal) bırakacaksa, ana-babaya, yakınlara uygun ve meşru’ bir biçimde vasiyette bulunması, -Allahʹtan korkup kötülüklerden sakınanlara yerine getirilmesi bir hak ol­mak üzere- size farz kılındı. » meâlindeki âyetin, «Hiçbir vârise vasiyet yoktur (câiz değildir). » meâlindeki hadîs-i şerifle neshedildiği sâbit olmuş­tur. (Dâremî/ Vasâyâ: 5, 28. Bakara sûresi: 180). Hatta bu husus, İmâm Mâlik’in zâhiri meselelerinden biridir.

b) İmâm Şâfiî ile Ebûʹl-Ferec’e göre câiz değildir.

Burada birincilerin görüşünün daha sahîh olduğu kabul edilmiştir. Çünkü âyetle hadîsin ikisi de Allahʹın hükmüdür, yani kaynakları birdir, sadece isimleri değişiktir. Nitekim zinâdan dolayı recmedilecek dul ka­dından «celd cezâsı»nı Hazret-i Peygamber (A. S. )ın sünneti kaldırmıştır.

Sünnetin Kur’ân ile nesholunduğunda görüş ayrılığı yoktur. Âlimler bu hususta müttefiktirler. Nitekim Beytüʹl-makdis’e doğru namaz kılmak sünnet ile meşruʹ olmuş, bilâhare âyetle nesholunmuştur.

Âyetin haber-i vâhidle nesholunmasında görüş farkı varsa da kıyas ile neshi söz konusu olmamıştır.

İlâve edelim ki, nesih hükmü ancak Hazret-i Peygamber (A. S. ) dev­rinde câiz ve câri idi. Ondan sonra artık bu kapı tamamen kapanmış, sa­dece ictihad kapısı açık kalmıştır.

Neshin çeşitlerine gelince:

1. Hükmü kaldırılıp tilâveti bâki kalan «Sizden ölüp de kadınlarını geriye bırakanlar, kadınları için evlerinden çıkarılmaksızın yılına kadar geçimlerini karşılayacak bir intifaʹ vasiyyet etsinler. » meâlindeki âyetinde olduğu gibi. (Bakara sûresi: 240).

2. Tilâveti kaldırılıp hükmü bâki kalan, recim âyeti gibi.

3. Hem hükmü, hem de tilâveti kaldırılan «Lâ-Terğebû ân abâiküm; feinnehü, küfrün.. » âyeti gibi.

Sünnetin sünnet ile neshi ise, görüş farkı olmaksızın câizdir. Buna bir misal:

«Ben sizi, kabirleri ziyaretten menʹetmiştim, fakat artık onları ziyâret edin! Hem sizi deriden maʹmul kaplardan başkasında su (ve benzeri meşrubat) içmekten de menʹetmiştim; fakat (bundan böyle artık) her kaptan su (ve benzeri meşrubat) içiniz; ancak sarhoş edici olanları değil (on­ları sakın içmeyin! ). »

Meâlindeki hadîs bu cümledendir.

Nesih hususunda dikkati çeken bir başka rivâyeti İbn Ebî Hâtim’den dinleyelim: İbn Abbas (R. A. ) diyor ki; Hazret-i Ömer (R. A. )ın şöyle dediğini duydum:

«Hüküm vermekte en üstünümüz Aliʹdir. Ubey ise en iyi Kur’ân okuyanımızdır. Fakat biz Ubeyy’in sözünü terkederiz. Sebebi, Ubeyy’in şu beyânıdır: «Ben Resûlüllâh (A. S. )dan duyduğum hiçbir şeyi terketmem!» Halbuki Allah (C. C. ), «Herhangi bir âyeti nesheder veya unutturursak on­dan daha hayırlısını yahut benzerini getiririz. » buyurmuştur. » (Ahmed bin Hanbel - Tefsîr-i İbni Kesîr: C. 1, S. 150 / Mısır baskı?).

Hazret-i Ömer (R. A. ) böyle buyurmakla şunu ifâde etmek istemiştir: Hazret-i Peygamber (A. S. ) Efendimiz’den biri âyet, diğeri hadîs olmak üzere iki çeşit haber duyulmuştur. Gerek âyetler arasında, gerekse ha­dîsler arasında nâsih ve mensûh bulunduğunda şüphe yoktur. Halbuki Ubey, «Ben, Resûlüllâh (A. S. )dan işittiğim hiç bir şeyi (mensûh dahi olsa) terketmem» diyor.

Hazret-i Ömer (R. A. )ın bu beyânından, mensûh olduğu bilinen bir hükümle amel edilemiyeceği anlaşılıyor. Cumhurun da görüşü budur.

TASAVVUFÎ YÖNÜ

Herhangi bir âyetin hükmünü ibtal edip lâfzını olduğu gibi bırakmak veya Peygamberin kalbinden hem lâfzını, hem de mânasını gidermek ya da yalnız lâfzını giderip mânasını bırakmak ve böylece onun yerine ken­di konusunda daha hayırlısını veya hayır ve salahta onun bir benzerini getirmek, Levh-i mahfûz’da sâbit olan ahkâma aykırı değildir. Çünkü Levh-i mahfûz’da sâbit kılınan hükümler ya hususîdir, ya da umumîdir. Hususî olanı da ya şahıslara göre, ya da zamanlara göre bir özellik ta­şır. İşte bu hükümler Resûlüllâh (A. S. )ın kalbine inince, şahıslara has olanı, şahısların devamlılığıyla devamlılık gösterir. Zamanlara has olan­ları ise, o zamanların inkıraz bulmasıyla neshedilir. Bunlar bazen kısa süreli olur, Kur’ân’daki mensûh âyetler gibi. Bazen de uzun süreli olur, daha önceki şeriatlar gibi. Hükümlerin böyle olması, onların Levh-i mahfûzdaki sübut bulma keyfiyetine muhalif değildir.

Umumî mânada olan ahkâma gelince, dünya durdukça onlar devam­lılık gösterecektir. İnsanın konuşur olması, boyunun dimdik bulunması bu cümledendir. Çünkü göklerdeki rûhlar âleminin mülkü Allah’a aittir, bun­larda tasarruf eden ancak Oʹdur. Yeryüzündeki cisimler âleminin mülkü de böyledir. (Tefsîr-i Şeyhi’l-Ekber Muhyiddîn bin Arabî: C. 1, S. 25 / Mısır bas­kı: 1317).

TAHLİLLER

Âyette geçen « n e s h » in delâlet ettiği mâna üzerinde tefsîrcilerin görüşleri farklıdır:

a) Ebû Talhâ’nın İbn Abbas (R. A. )dan yaptığı rivâyete göre «bir âye­ti değiştirmek, yerine başka bir âyet getirmek» demektir.

b) Mücâhid’e göre, hem lâfzını, hem hükmünü silip kaldırmak veya yazılı olarak tesbit edip hükmünü değiştirmek, demektir. İbn Mes’ûd (R. A. )den buna yakın bir rivâyet yapılmıştır.

c) Atâ’a göre, «Kur’ân’dan terkedilen âyet» demektir. İbn Ebî Hâtim de buna yakın bir tefsirde bulunmuştur. Ona göre: «Terkedilip de Hz. Muhammed’e indirilmiyen âyet» kasdediliyor.

d) Suddî’ye göre, indirildikten sonra kaldırılan âyet, demektir. «Yaşlı erkek ve yaşlı kadın zina ettikleri zaman onları elbette recmedin!» ile «Ademoğlunun iki vadi (dolusu) altını olsa, ona bir üçüncüsünü (eklemek) ister... » meâlindeki âyetlerin buna misal olduğu rivâyet edilir. (Tefsîr-i İbn Kesîr: C, 1, S. 149 / Mısır baskı:?).

Yukarıdaki görüş ve tefsirlerden başka bir de « n e s h » kelimesinin Arap dilinde delâlet ettiği mânaları tesbit edecek olursak, âyetin taşıdığı İlâhî beyân daha iyi anlaşılmış olur. Şöyle ki:

1 - Bir kitabı başka bir kitaba nakletmek. Kur’ân’ın Levh-i mahfûz’dan semâ-i dünyaya nakledilmesi gibi.

2 - Hükümsüz bırakmak, gidermek, silmek, bir şeyi başka bir şeyin yerine geçirip oturtmak. Güneşin gölgeyi giderip onun yerine geçmesi gibi..

Âyette geçen «nensah» ile «nünsiha» fiillerinin i’rabı üzerinde de gö­rüş farkı vardır:

Cumhura göre, «nensahu» maddesi (nûn) harfinin fethasiyle okunur ki bu bir âyetin hükmünü kaldırıp tilâvetini olduğu gibi bırakmak veya hem hükmünü, hem de tilâvetini beraber kaldırmak mânasında zahirdir.

İbn Âmir ise (nûn harfini zamme (ötrü)siyle okumuştur. Bu, «ensahtü’l-kitabe»den alınma bir fiil olup «Kitabı mensûh olarak bulmak», «Kitaba mensûh bir vaziyette rastlamak» manalarına gelir. Ebû Hâtim’e göre bu şekil okumak gaflettir.

«Nünsiha» maddesini ise, Ebû Âmir ve İbn Kesîr (nûn), (sîn) ve (hem­ze) harflerinin fethasiyle okumuşlardır ki bu «te’hîr = geciktirme» mâna­sına gelir. Diğer kurrâ’ ise (nûn) harfinin zammasıyla okumuşlardır ki unutturmak mânasını ifâde eder.

Ayetler arasında bağlantı

İlâhî ahkâmʹın bir kısmında, özellikle kıblenin değiştirilmesinde mey­dana gelen « n e s h » olayını, ötedenberi İslâm’ın cihanı aydınlatan nûrunu bir türlü gönüllerine sindiremiyen Yahudîler vurucu bir propaganda belgesi olarak dillerine doladılar ve her vesileyle bu son dînin rûhları ay­dınlatan fazîlet güneşini karartmak, onun yayılmasını durdurmak heve­sine kapıldılar. Çünkü bu din onların aşırı maddeci olduklarını, madde uğ­runda mânevî değerlere kıydıklarını, bu yüzden Tevrat’ı kendi arzularına göre değiştirdiklerini; böylece hem Allah’a, hem peygamberine iftirada bulunduklarını açık belgelerle ortaya koyuyor, onların menfûr emellerine sed çekiyordu.

Yahudilerin bu yoldaki kesîf propaganda mekanizması bütün hızıyla işlerken yeni Müslüman olmuş bazı kişilerin kafasında bir takım istihfamların doğmasına yol açıyor, o kadar ki henüz meydana gelmemiş hayalî şeylerden sorular soruluyor, n e s h hakkında lüzumlu lüzumsuz sualler devam ediyordu. Bir peygamberden fazla soru sormanın İlâhî hikmete ters düştüğü bir gerçek olduğundan bunun sonucu olarak bir takım ağır emirlerin inmesi endişesi kendini hissettiriyordu. Zira bunun diğer dinler­de de örnekleri mevcuttur. Meselâ Yahudîlerin zulüm ve inadından, Musa Peygambere sordukları yersiz bir takım sorulardan dolayı tırnaklı hay­vanların hepsi, ayrıca sığır ve koyunun iç yağlan haram kalınmıştı. En’âm sûresi 146. âyette bundan bahsedilir.

Sorular devam ettikçe Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin endişesi artıyor, yerine getirilmesi güç buyrukların inmesinden korkuyordu. Nitekim Mâide sûresinde bu hususa temas edilerek buyuruluyor ki:

«Ey imân edenler! Size açıklanınca sizi kötümser yapacak (veya üze­cek) şeylerden sormayın; ama Kurʹân indirildiğinde sorarsanız size açık­lanır. Allah (daha önce bu kuralı bilmeden) sorduklarınız(dan dolayı sizi) atfetmiştir. Allah çok bağışlayandır, şefkatle, lutufla, merhametle sabre­dendir. »

«Sizden önce bir millet de onları sormuştu, sonra da o yüzden kâfir olmuşlardı. » (Mâide sûresi âyet: 101-102).

İsrâîloğulları da yerli yersiz, gerekli gereksiz bir şeyler sormuş ve âdeta Musa Peygamberi (A. S. ) soru yağmuruna tutmuşlardı. O yüzden İlâhî gazaba çarpılıp dinden çıkmışlardı.

İşte aşağıda meâl ve tefsirini verdiğimiz âyetlerle Cenâb-ı Hakk (C. C. ) bu hususu müʹminlere hatırlatarak, böyle bir yola sapmanın imânı küfürle değiştirmeye varacağını beyân ediyor.