Saffat Suresi 83-113. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَاِنَّ مِنْ شِيعَتِهِ لَاِبْرٰهِيمَ اِذْ جَاءَ رَبَّهُ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ اِذْ قَالَ لِاَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَاذَا تَعْبُدُونَ اَئِفْكًا اٰلِهَةً دُونَ اللّٰهِ تُرِيدُونَ فَمَا ظَنُّكُمْ بِرَبِّ الْعَالَمِينَ فَنَظَرَ نَظْرَةً فِي النُّجُومِ فَقَالَ اِنِّي سَقِيمٌ فَتَوَلَّوْا عَنْهُ مُدْبِرِينَ فَرَاغَ اِلٰٓى اٰلِهَتِهِمْ فَقَالَ اَلَا تَأْكُلُونَ مَا لَكُمْ لَا تَنْطِقُونَ فَرَاغَ عَلَيْهِمْ ضَرْبًا بِالْيَمِينِ فَاَقْبَلُٓوا اِلَيْهِ يَزِفُّونَ قَالَ اَتَعْبُدُونَ مَا تَنْحِتُونَ وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ قَالُوا ابْنُوا لَهُ بُنْيَانًا فَاَلْقُوهُ فِي الْجَحِيمِ فَاَرَادُوا بِهِ كَيْدًا فَجَعَلْنَاهُمُ الْاَسْفَلِينَ وَقَالَ اِنِّي ذَاهِبٌ اِلٰى رَبِّي سَيَهْدِينِ رَبِّ هَبْ لِي مِنَ الصَّالِحِينَ فَبَشَّرْنَاهُ بِغُلَامٍ حَلِيمٍ فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ قَالَ يَابُنَيَّ اِنِّٓي اَرٰى فِي الْمَنَامِ اَنِّٓي اَذْبَحُكَ فَانْظُرْ مَاذَا تَرٰى قَالَ يَاأَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُ سَتَجِدُنِي اِنْ شَاءَ اللّٰهُ مِنَ الصَّابِرِينَ فَلَمَّا اَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَبِينِ وَنَادَيْنَاهُ اَنْ يَاإِبْرَاهِيمُ قَدْ صَدَّقْتَ الرُّءْيَا اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْبَلٰٓؤُ۬ا الْمُبِينُ وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْاٰخِرِينَ سَلَامٌ عَلٰٓى اِبْرٰهِيمَ كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ وَبَشَّرْنَاهُ بِاِسْحٰقَ نَبِيًّا مِنَ الصَّالِحِينَ وَبَارَكْنَا عَلَيْهِ وَعَلٰٓى اِسْحٰقَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِهِمَا مُحْسِنٌ وَظَالِمٌ لِنَفْسِهِ مُبِينٌ

103.

Şüphesiz İbrahim de O'nun taraftarlarından idi.

Diyanet İşleri

84.

Hani o, Rabbine temiz bir kalple gelmişti.

85.

Hani babasına ve kavmine şöyle demişti: "Siz neye tapıyorsunuz?"

86.

"Allah'ı bırakıp da birtakım uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?"

87.

"O halde, alemlerin Rabbi hakkında görüşünüz nedir?"

88-89.

(88-89) İbrahim, yıldızlara baktı ve "Ben hastayım" dedi.

90.

Bunun üzerine arkalarını dönüp ondan uzaklaştılar.

91.

İbrahim, onların putlarının tarafına gizlice gitti ve şöyle dedi: "Yemez misiniz?"

92.

"Ne diye konuşmuyorsunuz?"

93.

Derken üzerlerine yürüyüp onlara güçlü bir darbe indirdi.

94.

Kavmi (telaş içinde) koşarak ona doğru geldi.

95.

İbrahim, şöyle dedi: "Yonttuğunuz putlara mı tapıyorsunuz?"

96.

"Oysa Allah sizi de, yaptığınız şeyleri de yaratmıştır."

97.

Kavmi, "Onun için bir bina yapın, (içinde ateş yakın) ve onu ateşe atın" dedi.

98.

Böylece ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en alçak kimseler kıldık.

99.

İbrahim, şöyle dedi: "Ben Rabbime (O'nun emrettiği yere) gideceğim. O, bana yol gösterecektir."

100.

"Ey Rabbim! Bana salihlerden olacak bir çocuk bağışla."

101.

Biz de ona uysal bir oğul müjdeledik.

102.

Çocuk kendisiyle birlikte koşup yürüyecek yaşa gelince İbrahim ona, "Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin?" dedi. O da, "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi.

103-104.

(103-104) Nihayet her ikisi de (Allah'ın emrine) boyun eğip, İbrahim de onu (boğazlamak için) yüz üstü yere yatırınca ona, şöyle seslendik: "Ey İbrahim!"

105.

"Gördüğün rüyanın hükmünü yerine getirdin. Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız."

106.

"Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır."

107.

Biz, (İbrahim'e) büyük bir kurbanlık vererek onu (İsmail'i) kurtardık.

108.

Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık.

109.

İbrahim'e selam olsun.

110.

İyilik yapanları işte böyle mükafatlandırırız.

111.

Çünkü o mü'min kullarımızdandı.

112.

Biz onu salihlerden bir peygamber olarak İshak ile de müjdeledik.

113.

Onu da İshak'ı da uğurlu kıldık. Her ikisinin nesillerinden iyilik yapanlar da vardı, kendine apaçık zulmedenler de.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

83- Şüphesiz ki Nuhʹun açmış olduğu yolda yürüyenlerden biri de İbrâhimʹdi.

84- Hani O, Rabbına arınmış, esenliğe ermiş bir gönül ile geldi.

85- Hani babasına ve kendi milletine, «nelere tapıyorsunuz? » dedi.

86- «Allahʹı bırakıp birtakım sahte ilâhları mı arzuluyorsunuz?

87- O takdirde âlemlerin Rabbim ne sanıyorsunuz? »

88- 89- Sonra yıldızlara mânalı bir bakış baktı ve (putlardan nefret ettiğini imâ ederek) «doğrusu ben hastayım» dedi.

90- Bunun üzerine milleti, ona arkalarını dönüp ayrıldılar.

91- Sonra İbrâhim gizlice onların tanrılarına yönelip yaklaştı ve, «yemek yemez misiniz?

92- Neden konuşmuyorsunuz? » dedi.

93- Sonra üzerlerine yürüdü ve sağ eliyle vurup (kırdı).

94- Az sonra milleti birbirine girerek İbrâhimʹe doğru geldiler.

95- İbrahim onlara: «Yontup şekillendirdiğiniz şeylere mi tapıyorsunuz?

96- Sizi de, yaptığınız şeyleri de Allah yaratmıştır» dedi.

97- Onlar, «bunun için bir bina yapın da (içinde odun yakın ve) ken­disini o Cehennem gibi ateşe atın» dediler.

98- Böylece Ona bir tuzak kurmayı plânladılar. Biz de onları alaşa­ğı edip daha da alçalttık.

99- Ve İbrahim, «şüphesiz ben Rabbıma gidiyorum, O bana doğru yolu gösterir» dedi.

100- «Ey Rabbim! Bana iyi-yararlı kişilerden olacak (bir evlât) bağış­la» diye duâ etti.

101- Biz de O’nu çok sabırlı, zarif ve yumuşak huylu bir oğlan ile müj­deledik.

102- Çocuk Onun yanında yürüyüp konuşabilme çağına gelince, İb­râhim ona şöyle dedi: «Oğulcağızım! Doğrusu ben rüyamda seni boğazla­dığımı görüyorum. Bir bak, bu hususta görüşün ne? » O da: «Babacığım! Sen emredildiğini yap. Beni -inşaallah- sabredenlerden bulacaksın» dedi.

103- Bunun üzerine her ikisi de (hakkın buyruğuna) teslimiyet gös­terdiler ve O, oğlunu alnı üzeri yere yatırdı.

104- 105- Biz de Ona şöyle seslendik: «Ey İbrâhim! Rüyayı cidden gerçekleştirdin. Şüphesiz biz, iyiliği, güzelliği, yararlı işleri huy edinenleri böyle mükâfatlandırırız. »

106- Şüphesiz bu, açık bir imtihan idi.

107- Ve onun yerine fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.

108- Sonrakiler arasında onu (onun şerefli ismini) bıraktık.

109- Selâm İbrâhimʹe olsun!

110- Biz, iyiliği, güzelliği, yararlı işleri huy edinenleri böyle mükâ­fatlandırırız.

111- Şüphesiz o, bizim müʹmin kullarımızdandır.

112- Ve biz ona İshâkʹı da iyi-yararlı kişilerden sayılan bir peygam­ber olarak müjdeledik.

113- Onu da, İshakʹı da mübarek kıldık (üzerlerine feyiz, bereket ve rahmet indirdik). İkisinin soyundan iyiler de vardır; kendine açıkça zul­meden de vardır.

İLGİLİ HADÎS

«İbrahim (A. S. ) (zâhiren yalan sayılacak) üç yalanın dışında yalan söy­lememiştir. Onlardan ikisini Allahʹın zâtı (Oʹnun varlığı ve birliği) için; bi­rini de namusunu korumak için söylemiştir.

1- Ben hastayım,

2- Onların (putların) büyüğü bu işi yaptı,

3- Eşi için, «o benim kız kardeşimdir» dedi. » (Câmiu’l-beyân Fi-Tefsîri’l-Kur’ân/tbn Cerîr: 23/45- Tefsîr-i İbn Kesîr: 4/13)

Açıklama:

İbrahim Peygamber (A. S. ) putları kırıp parçalamak için putperestlerin şenlik gününü bekledi. O gün herkes şehir dışına çıkıp eğlenirken o, put­ları rahatlıkla kırabileceğini düşünmüş ve ona göre plânını hazırlamıştı. Şenlik günü gelince, kavmi ona, şehir dışına çıkıp şenliğe katılmasını öne­rince, «ben hastayım, gelemiyeceğim» demişti.

Eline aldığı baltayla putları bir bir kırıp parçalamış, ancak en büyü­ğüne dokunmayıp baltayı onun boynuna asmıştı. Kavmi şenlikten dönün­ce putlarının parçalandığını görmüş ve İbrahim Peygamber’e (A. S. ) bu çir­kin fiili kimin işlediğini sormuşlardı. O da, boynunda balta asılı duran büyük putu göstererek, «işte şu büyükleri bu fiili işlemiştir» diye cevap vermişti.

Eşi Sarre ile küfür diyarına uğradığında o yerin kralı, İbrahim (A. S. )dan, yanındaki kadının kim olduğunu sormuş, o da, «kız kardeşimdir» diyerek namusunu korumayı düşünmüştü.

Böylece bu sözlerin gerçek anlamda yalan olmadığını anlıyoruz; şöy­le ki:

a) Şenlik yerine gitmeyip «ben hastayım» diyerek, o gibi gayr-i meş­ru eğlencelerden ruhunun rahatsızlık duyduğunu, değişik bir anlatımla söylemeyi tercih etmiştir. Zira bir milletin karşısına birden dikilip onların âdet ve geleneklerini hemen kaldırmak mümkün olmadığı gibi, birtakım tehlikeler de söz konusudur.

b) Putları kırma olayını büyük puta yüklemesi, putperestlerin aklını harekete geçirmeye ve düşünce ufuklarını genişletmeye yöneliktir. Zira kendini koruyamıyan ve yapılan işi haber veremiyen bir cismi ilâh edin­menin doğru olmayacağını, az-çok aklı eren herkesin anlaması gerekir.

c) Eşi Sarre için «bu benim kız kardeşimdir» demesi, onun din karde­şi olduğuna işârettir. Zira bütün mü’minler kardeştirler.

NUH (A. S. )IN YOLUNDA YÜRÜYEN İBRAHİM (A. S. )

«Şüphesiz ki Nuhʹun açmış olduğu yolda yürüyenlerden biri de İbrahim’di. Hani O, Rabbına arınmış, esenliğe ermiş bir gönül ile geldi.. »

Nuh Peygamber (A. S. ) «ulü’l-azm» sayılan resûllerdendi. İbrahim Pey­gamber de (A. S. ) öyle.. Aynı zamanda Nuh (A. S. )ın Tevhîd İnancı’nı yay­maya çalıştığı bölge, İbrahim (A. S. ) için de hizmet alanı seçilmişti.

Peygamberliğe aday olarak doğan İbrahim (A. S. ), hiçbir zaman put­lara iltifat etmemiş, bâtıla yanaşmamış; oldum olası bunlardan nefret et­miştir. Sıkıldığı, karar vermekte tereddüt ettiği zamanlarda meleklerin iIhâmına mazhar olan ve peygamberliğinden önce de Allah’ın varlığına ve birliğine imânı kalbinde taşıyan kadri yüce bir resûldür. Kur’ân-ı Kerîm onun bu durumunu, «Rabbına selîm bir kalp ile geldi» sözüyle açıklamak­tadır. Nitekim İbn İshâk’a, «selîm kalp nedir? » diye sorulduğunda, şu ce­vabı vermiştir: «Allah’ın hak olduğunu, kıyâmetin mutlaka meydana gele­ceğini ve Cenâb-ı Hakkʹın kabirlerdeki ölüleri diriltip kaldıracağını bilip inanan kalptir. »

SAHTE İLÂHLARI REDDETMEK

«Hani babasına ve kendi milletine, «nelere tapıyorsunuz? dedi. Allahʹı bırakıp birtakım sahte ilâhları mı arzuluyorsunuz? O takdirde âlemlerin Rabbim ne sanıyorsu­nuz? » (diye ilâve etti). »

İbrahim (A. S. ), selîm kalp ile gelince, kendisine peygamberlik verildi ve işe, yakınlarını Hakkʹa dâvetle başladı. Önce babasını ve hısımlarını kar­şısına alarak, «nelere tapıyorsunuz? Allahʹı bırakıp birtakım sahte ilâhlar mı arzuluyorsunuz? » diyerek onların aklına seslendi ve sonra da, «siz, âlemlerin Rabbim ne sanıyorsunuz? » sorusuyla, Allah’ın yegâne yaratıp terbiye eden, kademeli olarak kemale erdiren olduğunu hatırlattı.

Onun bu sözleri tepki meydana getirdi. Başta babası olmak üzere kavmi, yakınlan ona kızdılar ve arka çevirip ayrıldılar. Bu çok çetin sürecek mücadelenin ilk atılan adımıydı ki atılmış bulunuyordu. Artık geriye dön­mek söz konusu değildi.

Kur’ân, İbrahim (A. S. ) kıssasının bu bölümünü anlatırken, aynı zaman­da Hz. Muhammedʹin (A. S. ) içinde bulunduğu sıkıcı ortama işâret etmekte ve bir bakıma Onunla arkadaşlarına moral verip teselli havası estirmekte­dir. Zira Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz de aldığı emir üzerine, önce yakın hı­sımları sayılan Hâşim oğullarını Hakk’a dâvet etmiş ve ne yazık ki şiddetli tepkiyle karşılaşmış, hattâ Ebû Lehebʹin müstehziyane sözlerine ve haka­retine hedef olmuştu. Yakınları Ona inanmayınca yabancılar nasıl inana­caktı? Şüphesiz ki bu durum çok yönlü, fakat uzun bir mücadeleyi gerek­tiriyordu. Gerek İbrahim (A. S. ), gerekse Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, azim­le başlattıkları mücadeleyi sonuna kadar sürdürmüşlerdir. Bunun için ken­dilerine «ulü’l-azm» (azim sâhipleri) denilmiştir.

BAYRAM YERİNDE TOPLANMA GÜNÜ

«Sonra yıldızlara manalı bakış baktı ve (putlardan nefret ettiğini ima ederek) «doğrusu ben hastayım» dedi. »

Bayram yerinde toplanma günü gelince, halk şenlik için evinden çıkıp belirlenmiş yere koşuyordu. Kavminin gönül verdiği putlarının yanında sırt üstü uzanıp sabahın erken saatlerinde yıldızlara bakan İbrahim (A. S. )dan, bayram şenliğine katılması istendi. O da putlara tapınmak, onlar adına adak adayıp kurban etmek ve Allahʹı tanımamak gibi birtakım sapıklıkla­ra tahammülü olmadığını, o yüzden ruhen, vicdanen rahatsızlık hissettiğini kasdederek, «doğrusu ben hastayım» diyerek mazeret beyân etti. Aynı za­manda yıldızlara bakıp, kavminin inancına göre, oradan bir işâret aldığını ima ederek onları inandırmaya çalışıyordu veya insanın genellikle önemli bir konuyu düşünüp karar vermeye yönelirken ister istemez bakışını bir nok­taya çevirir de öylece konuyu toparlama imkânı elde etme durumu söz ko­nusudur. İbrahim Peygamber de (A. S. ) Cenâb-ı Hakk’ın varlığını, kudreti­nin sınırsızlığını düşünerek, insanların çoğunun Oʹnu bırakıp birtakım yon­tulmuş cisimlere tapmayı tercih etmelerinin sebepleri üzerinde duruyor ve putlara takdimelerin yapılacağı şenlik gününe katılmaktan kurtulmayı plân­lıyor, sonra da kimselerin bulunmadığını fırsat bilerek putları kırmayı için­den geçiriyordu. İşte bu esnada gözlerini yıldızlara dikip durmasının ne­deni bunlar olabilir.

Onun «doğrusu ben hastayım», yani rahatsızım demesi zahiri ya­lan gibi bir anlam taşıyorsa da, niyet ve amaç itibariyle doğru idi. Çünkü gerçekten O, olup bitenlerden kalben ve ruhen rahatsızlanıyordu. (Geniş bilgi için bak: Enbiyâ Sûresi: 51-69. âyetlerin tefsiri)

PUTLARIN ÖNÜNDE KESİLEN KURBANLAR

Şenlik günü, halk hem çılgınca eğlenir, hem de putları takdîs ederek kurbanlar kesip takdimede bulunurlardı. İbrahim (A. S. ) bir hiç uğruna bun­ca hayvanın kesilmesine son derece üzülüyor ve bâtıl ilâhların gönüllerde­ki saltanatını yıkmayı düşünüyordu. Kendisini şenlik yerine dâvet edenler ayrılıp gidince, ortalık tenhalaştı ve putlar adına kesilen kurbanlara işâ­ret ederek, onlara, «yemek yemez misiniz? », yani kesilen etler sizi bekli­yor, ne duruyorsunuz, yeseniz ya diye seslendi; sonra da «neden konuşmu­yorsunuz? » diyerek alay etti ve arkasından sağ elinde tuttuğu balta ile putlara yönelip onları bir bir parçaladıktan sonra baltayı en büyük putun boynuna astı. Maksadı, kendilerini bile korumaya güçleri olmayan bu şe­killendirilmiş taşlardan hiçbir fayda sağlanmayacağını gösterip anlatmak ve öylece putperestlerin aklını harekete geçirmekti. Nitekim kavmi şenlik yerinden döndüğünde, putlarının parçalandığını görünce, işin ciddiyet ka­zandığını anlayarak harekete geçtiler. Yaptıkları araştırma ve soruşturma neticesinde İbrahim adında bir gencin putlardan devamlı nefret ettiği anla­şılmış ve bu yüzden İbrahim Peygamber (A. S. ) yakalanıp yetkili kişilerin huzuruna çıkarılmıştı.

İbrahim (A. S. ) o çok tehlikeli anlarda bile «Tevhîd İnancı»nı savunmuş ve «Yontup şekillendirdiğiniz şeylere mi tapıyorsunuz? Sizi de, taptığınız şeyleri de Allah yaratmıştır» diyerek onların konuyu aklın ve mantığın süz­gecinden geçirmelerini istemiş ve atalarının yürüdüğü yanlış yolda yürü­melerinin kendilerine rahmet ve saadet vaʹdetmediğini anlatmaya çalış­mıştı.

PUTLAR ADINA ÖLÜM CEZASI

«Onlar, «bunun için bir bina yapın da (içinde odun yakın ve) kendisini o cehennem gibi ateşe atın» dediler. »

Kötü geleneklerin kurbanı olup akıl ve idrâkleriyle değil, nefis ve duy­gularıyla hareket edip düşünen ve öylece karar veren inkârcı azgınlar, put­perest şaşkınlar, kendilerini koruyup kurtarmaktan âciz olan putlarına sahip çıkıp yardımda bulunmak, onlar adına öc almak için İbrahim Peygamberi (A. S. ) ateşte yakmaya karar verdiler, ne kötü karar! Kendi elleriyle yontup şekillendirdikleri cansız, şuursuz putlar adına, Cenâb-ı Hakk’ın yaratıp bir­çok yeteneklerle donattığı büyük bir peygamberin imhasında bir sakınca görmediler. Bunun üzerine Âlemlerin Rabbi Allah kudretini izhar etti; in­kârcı sapıklara, gözü dönmüş mağrurlara büyük bir mu’cize gösterdi: Ateş İbrahim Peygamber’i (A. S. ) yakmadı. Enbiyâ Sûresinin 69. âyetinde belir­tildiği gibi, İlâhî rahmet İbrahim Peygamber’i siyanet edip ateşe, «ey ateş, serin ve esenlik ol İbrahimʹe» diye emretti.

Buna rağmen inkârcı mağrurlar, küfür ve azgınlıkta ısrar ettiler; «bu bir sihir ve büyüdür» diyerek mu’cizeyi ya anlayamadılar, ya da anladıkları halde gerçeği kabule yanaşmadılar.

Hz. Muhammed’in (A. S. ) durumu bundan daha da üzücüydü. Saldırı, işkence, ekonomik abluka, küfür, hezeyan, alay ve iftira birbirini izliyor; mu’cizeler sihir veya büyü diye yorumlanıyordu.

İbrahim Peygamber’i (A. S. ), inkârda çok ileri giden kâfirlerin zulmün­den kurtaran Allah, sünnetullah gereği, Hz. Muhammed’i (A. S. ) de koruyup kurtaracaktı. Bunun için Mekke’nin ileri gelenlerine, İbrahim Peygamberʹin (A. S. ) kıssasının önemli bir bölümü hatırlatılarak, bâtılın başarıya erişmiyeceğine işâret edildi. Dolayısıyla Hz. Muhammed’in (A. S. ) devam edegelen saldırı ve hezeyanlardan kurtulmasının yaklaştığına işâretle kâfirle­rin baş aşağı geleceği günlerin sayılı olduğuna atıfta bulunuldu.

İBRAHİM (A. S. )IN HİCRET ETMESİ

«Ve İbrahim, «şüphesiz ben Rabbıma gi­diyorum. O bana doğru yolu gösterir» dedi.. »

Son yarım yüzyıl içinde yapılan kazılarda, Nemrudʹun Musul dolayla­rında hükmettiği anlaşılmıştır. Aslında «Nemrut» ismi, Babil hükümdarları­na verilen genel bir addır; Mısır krallarına «Fir’avn» denildiği gibi.. Bazı ta­rihçilerin ansiklopedik mahiyette verdikleri bilgiye göre, Nemrut M. ö. 2000 yıllarında yaşamıştır. Babil ise, Fırat kıyılarında Bağdat’ın 93 km. güneyin­de asma bahçeleri ve kaleleriyle ün yapan büyük bir şehrin adıdır.

Urfa-Harran bölgesine gelince, İbrahim Peygamberin, eşi Sarre ve biraderzadesi Lût (A. S. ) ile bir süre Harran’a yerleşip kaldığı, sonra 75 yaş­larında iken Harran’dan ayrıldığı Tevratʹta yazılmaktadır. (Tevrat/Tekvin: 12/5-6)

Böylece İbrahim Peygamber yaşadığı ülkede ölümle tehdit edilip ora­nın ileri gelenleri tarafından kabul edilmeyince, yapılacak tek şey, o ülke­yi terkedip, Tevhîd İnancı’nın yayılmasına elverişli başka bir ülkeye hicret etmekti. Zaten peygamberlerin bir kısmının veya çoğunun hayatında hic­ret olayının yer aldığını görmekteyiz.

«Ben Rabbıma gidiyorum. O bana doğru yolu gösterir» sözü, aldığı hicret emrine işârettir.

İBRAHİM PEYGAMBERʹİN (A. S. ) İKİNCİ YERLEŞİM YERİ

İbrahim Peygamber (A. S. ) Babil ülkesinden hicret edince ne tarafa gitmiş ve hangi ülkeyi seçip yerleşmiştir? Gerçi bir süre sonra aldığı vahiy üzerine eşini ve oğlunu Mekke vâdisine götürüp yerleştirdiği, fakat kendi­sinin Mekke’de kalmayıp geri döndüğü bilinmektedir. Tevrat’ta onun Kadeş ile Şur arasında oturduğu yazılıdır. (Tevrat/Tekvin: 20/1)

Kadeş, Suriye’de eski bir yerleşim yerinin adıdır; Humus’a birkaç ki­lometre uzaklıkta, Âsi ve Tannur ırmaklarının kavuştuğu yerdedir. Aynı zamanda Lübnan ile Cebel Ensarî’ye arasında Akdeniz yolunda hâkim bir noktadadır. Hititlerle Mısırlılar arasında (M. Ö. 1296) meydana gelen meş­hur Kadeş Savaşı, Tevrat’ta sözü edilen Kadeş’te cereyan etmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm, onun nereye yerleştiğinden ziyade kıssanın ibret ve öğüt alınacak safhalarını açıklamaktadır. Aynı zamanda İbrahim Pey­gamber’in, «O bana doğru yolu gösterir» demesi, alacağı vahye göre yer­leşim yerini belirliyeceğine işârettir. Böylece İbrahim Peygamber ister Kadeş’e gidip yerleşmiş olsun, ister Suriye dolaylarında başka bir bölgeyi seçsin, bu, mutlaka ilâhî vahye göre gerçekleşmiştir. Böylece uygulanan İlâhî metod gereği Kur’ân, tarih ve coğrafya üzerinde durmaz, onu araştı­rıcılara bırakır.

İBRAHİM (A. S. )IN ALLAHʹTAN SALİH BİR OĞUL İSTEMESİ

«Ey Rabbim! Bana iyi yararlı kişi­lerden olacak (bir evlât) bağışla» diye duâ etti. Biz de Onu çok sabırlı, zarif ve yumuşak huylu bir oğul ile müjdeledik. »

Ülkesini terkedip yabancı bir başka ülkeye gelip yerleşen İbrahim (A. S. ), hem yalnızlığını gidermek, hem de Allah yolundaki hizmetini sürdür­mek ve teselli bulmak için Allahʹtan sâlih bir oğul istedi. Duâsı kabul olun­du. Böylece Allah ona İshak veya İsmail’i verdi.

Bu iki ismi kullanmamız, konu hakkındaki farklı tesbitlerden ve yorum­lardan kaynaklanmaktadır. Nitekim Ömer, Ali, İbn Mes’ûd ve İbn Abbas’a (Allah hepsinden razı olsun); aynı zamanda Tabiînden birçok ilim adamına göre, müjdelenen oğlan İshak’tır. İbn Abbas (R. A. )dan yapılan bir diğer ri­vâyette ise, İsmail’dir. Tevrat’ta ise bunun İshak olduğu belirtilmektedir. (Tevrat/Tekvin: 22/1-2)

İBRAHİM (A. S. )IN OĞLUNU KURBAN ETMEYE YÖNELMESİ

«Ço­cuk onun yanında yürüyüp konuşabilme çağına gelince, İbrahim ona şöyle dedi: «Oğulcağızım, doğrusu ben rüyamda seni boğazladığımı görüyorum. Bir bak, bu hususta görüşün ne?!. »

Peygamberlerin rüyaları da İlâhî vahyin bölümlerinden biridir ve sadık rüyalar olarak kabul edilir. Cenâb-ı Hak, İbrahim Peygamber’in tam tesli­miyet içinde bulunduğunu belgelemek ve bu suretle onun Hakk’a bağlan­makta her türlü fedakârlığa katlanabilen örnek bir peygamber olduğunu göstermek için, çok sevdiği oğlunu kurban etmesini murad etti. O da bu emre kayıtsız, şartsız uyarak gördüğü rüyayı oğluna aynen anlatmak su­retiyle onun sâlih ve itaâtkâr olup olmadığını görmek istedi. Ergenlik çağı­na girip girmediği kesin bilinmeyen oğlu da hiç tereddüt etmeden olumlu cevap verdi: «Sen emredildiğini yap. Beni -inşaallah- sabredenlerden bu­lacaksın» diyerek teslimiyetini gösterdi.

Böylece Hakk’a tam teslimiyet iki taraflı gerçekleşti.

Bir evlâdın önce Allahʹa sonra da ana-babasına meşru sınırlar içinde itaâti söz konusudur ki İsmâil veya İshak bunun en güzel misalini teşkil etmektedir. Aynı zamanda bu itaâtin, insana rahmet dolu feyiz kapılarını açacağına yönelik bir hikmeti söz konusudur.

FİDYE OLARAK BÜYÜK BİR KOÇ KURBANLIK İÇİN GÖNDERİLMİŞTİR

«Biz de Ona şöyle seslendik: Ey İbrahim! Rüyayı cidden gerçekleştirdin. Şüphesiz ki biz, iyiliği, güzelliği, yararlı işleri huy edinenleri böyle mükâfatlandırırız. »

Baba ile oğlunun Hakkʹa tam teslimiyetleri belgelendirilip açıklık ka­zanınca, sınav başarıyla sonuçlandı. Cenâb-ı Hak, İsmail’e veya İshâk’a karşılık boğazlanmak üzere kadri yüce bir koç kurbanlık olarak ihsan etti ve mesele çözüm noktasına kavuştu.

Ancak sözü edilen kurbanlık koç hakkında birtakım farklı tesbit ve yorumlar ortaya çıkmıştır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîmʹde o koçun nereden alın­dığı veya gönderildiği belirtilmemiştir. Sözü edilen yorum ve rivâyetleri özetleyip şöyle sıralayabiliriz:

1- İbn Abbasʹa (R. A. ) göre, Âdem Peygamberʹin oğlu Hâbil’in kurban ettiği koçtur ki, Cennet’te bekletilmekte idi.

2- Yine İbn Abbas’tan yapılan bir diğer rivâyete ve Tabiînden bazı ilim adamlarına göre, Cennet’te kırk sonbahar otlayan bir koçtur.

3- Hz. Ali’ye (R. A. ) göre, büyükçe bir dağ keçisidir ki, ilâhî emir üze­rine gelerek İbrahim Peygamber’e boynunu uzatıp teslim olmuştur.

4- Tevrat’ta ise, İbrahim Peygamber, oğlu İshak’ı belirlenen yerde yere yatırıp kurban edeceği sırada Allahʹtan bir ses geldi, elini İshâk’a uzatmaması emrediliyordu. Yanındaki çalılıkta bir koçun hazır beklediğini gördü ve oğlunun yerine o koçu kurban etti. (Bilgi için bak: Tevrat/Tekvîn: 22/14)

İBRAHİM (A. S. )IN SOYUNDAN GELEN PEYGAMBERLER

İbrahim (A. S. )dan sonra gönderilen peygamberlerin çoğu onun soyun­dan seçilmiştir ki, kimi İsmailʹin, kimi de İshâk’ın ve İshâk’ın oğlu Yakubʹun soyundandır. Ancak peygambere torun olmak veya o soydan gelmek, Al­lah’a imân ve sâlih amelle birleşince bir anlam taşır. O bakımdan İbrahim (A. S. ) ve dolayısıyla iki oğlunun soyundan gelenlerin hepsi şerefli, aziz kabul edilmemektedir; zira içlerinde iyi yararlı müʹminler bulunmakla be­raber, kendilerine yazık eden sapıklar da olmuştur. Cenâb-ı Hak bu konu hakkında mü’minleri aydınlatarak şu bilgiyi vermektedir: «Onu da, İshakʹı da mübarek kıldık (üzerlerine feyiz, bereket ve rahmet indirdik). İkisinin so­yundan iyiler de vardır; kendine açıkça zulmeden de vardır. »

Kur’ân’daki bu açık anlatımdan, İsmail Peygamber’in soyundan ken­dine haksızlık eden sapıkların gelmediği anlaşılıyorsa da, bu bir yorumdan öteye geçmez. Allah daha iyisini bilir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, Mekke’de üzücü olaylarla karşılaşan ve putpe­restlerin aralıksız saldırılarına uğrayan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz teselli edilmek ve kurtuluşun, daha doğrusu hicretin yakın olduğu kendisine bil­dirilmek üzere, İbrahim Peygamberʹin (A. S. ) kıssasından önemli birkaç saf­haya yer verildi ve böylece aydınlatıcı, yatıştırıcı ve Hakkʹa teslimiyeti sağ­layıcı misaller açıklandı.

Aşağıdaki âyetlerle, Musa ve Harûn’un (salât-ü selâm ikisine de olsun) büyük sıkıntı ve üzüntüden kurtarıldıkları konu ediliyor. Uzun bir mücade­leden sonra her ikisinin de üstün kılındıkları belirtilerek, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile arkadaşlarına, yakın gelecekte bu sıkıntıların sevince dönü­şeceği ve Müslümanların mutlaka galip gelecekleri dolaylı şekilde müjde­leniyor.