MEÂLİ:
100- (Ey Muhammed! ) bu, İlâhî azâba uğrayan kasabaların haberlerinden (bazı safhalar)dır ki, sana nakledip anlatıyoruz. Bu kıssalardan bir kısmının kalıntısı duruyor, bir kısmı ise biçilmiş ekin gibi (belirsiz olmuştur).
101- Biz onlara zulmetmedik; fakat onlar kendilerine zulmettiler. Rabbin buyruğu gelince, onlara, Allahʹı bırakıp da taptıkları tanrılar bir yarar sağlamadı; zararlarını, silinip yok olmalarını artırmaktan başka bir şeye yaramadı.
102- İşte Rabbin kasabalar halkını -zâlimlikleri üzere- yakaladığı zaman böyle yakalar. Şüphesiz ki, Oʹnun yakalaması çok elîm ve şiddetlidir.
İLGİLİ HADÎS
«Doğrusu Allah zalimi yakalayıncaya kadar biraz mühlet verir. Yakalayınca da artık bir daha yakasını koyuvermez. » (Buharî/tefsîr: 11- Müslim/birr: 62- Tirmizî/tefsîr; 11- İbn Mâce/ fiten: 22)
KURʹÂNʹDA MASAL VAR MIDIR?
Bilindiği gibi, mesel kökünden gelen masal, genellikle olağanüstü maceralara yönelik hayal ürünü birtakım hikâyelerdir. Kur’ân-ı Kerîm ise, insan hayatını çizen, yaşayışını düzene sokan, aklı harekete geçiren, hakları belirleyen, helâl ve haram sınırlarını koyan, güzel ahlâkı ve fazîleti işleyen, adâleti alkışlayan, dünya ile âhiret, ruh ile beden, madde ile mâna arasında köprü kurup denge sağlayan bir kitaptır; bütünüyle İlâhîdir. Gelip geçen milletlerin hayatından bazı önemli ve ibretli parçaları ve safhaları anlatması, sadece öğüt ve ibret almamıza, geleceğimizi ona göre hazırlamamıza ve Allahʹın cari olan sünnetinin şaşmazlığını anlayıp kavramamıza yöneliktir. Onun için Kur’ân ne bir masaldır, ne de bir hayal ürünüdür.
Bu bakımdan yukarıdaki âyetle bilhassa sözü edilen önemli noktaya dikkatler çekiliyor ve anlatılan olayların birer gerçek olduğu belirtilerek: «Bu kıssalardan bir kısmının kalıntısı duruyor, bir kısmı ise biçilmiş ekin gibi (belirsiz olmuştur). » buyuruluyor.
Görülüyor ki, Kurʹân-ı Kerîm sadece gerçekleri naklediyor ve vuku’ bulmuş olaylara atıflarda bulunuyor. Nitekim Kurʹân’da anlatılan kıssaların hemen hepsi Arap Yarımadasında ve bir de Mezopotamya’da meydana gelmiştir. Bir kısmının kalıntıları hâlâ ayakta dururken bir kısmı silinip belirsiz hale gelmiş, ancak tarihçilerin ciddi araştırmalarıyla onların bir zamanlar var oldukları kesinlik kazanmıştır.
Şüphesiz ki, Kur’ân hayalle meşgul olmaz. O taşıdığı ilâhî üslûp ve ifadeyle hakikatleri zarif bir tül gibi dokuyup beşer aklının ve idrâkinin önüne serer. Sık sık konu değiştirerek dikkatleri toplar, ancak değişen konular arasında kesin irtibat sağlar. Bazan yüksek hikmetleri terennüm ederken, birdenbire duygu ve düşünceleri kamçılar. Çok geçmeden akla seslenir veya geçmiş milletlerin başlarından geçen önemli ve ibretli olaylardan birkaç parça nakleder; bazan ilme, ilim adamına ışık tutar mahiyet ve anlamda temel bilgi, ana fikir verir. Çok geçmeden Âhiret ile ilgili konulara geçer, insan ihtirasını frenliyecek, ahlâk ve faziletini artıracak tablolar oluşturup gözler önüne getirir. Derken İlâhî hükümlerden birini veya birkaçını sıralayarak insan hayatını yönlendirip düzenlemeyi amaçlar.
Tekrar edeyim ki, Kur’ân’da bütün bu değişik konular, hükümler ve kıssalar bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlı olarak sürüp gider, insan düşüncesine bol ve çeşitli malzeme vermek suretiyle hem yol gösterir, hem de sıkmadan sürükleyip götürür.
ALLAH KİMSEYE ZULMETMEZ
«Biz onlara zulmetmedik; ama onlar kendilerine zulmettiler. »
Zulüm: Hak ve adâlet sınırını aşmak, haklara tecavüz etmek, eşyayı lâyık olmadığı yere koymak, işi ehil olmayana vermek; nefisle imân, ruhla beden, dünya ile âhiret arasında denge kurmamak; sınırsız hürriyetle başkalarının hürriyetini çiğneyip aşmak; yaratanı tanımamak, insan olmanın hikmetini idrâk etmemek; fiziksel yapıyı geliştirip ruhu ve vicdanı ihmal etmek; aklı nefsin emrine verip gerçeği araştırmamaktır.
Böylece inkârcı azgınlar, şımarık müşrikler; kula kul olan aşağılıklar, hakları çiğneyen zorbalar, hakikati görmeyen körler, gerçeğe kulak vermeyen sağırlar kendilerine yazık etmişlerdir. Cenâb-ı Hak ise, rahmetinin kapılarını açarak insanlara hazır bir ortam, yeterince yardımcı malzeme vücuda getirip zulüm değil, lûtufta bulunmuştur.
İyilikle kötülüğün, hayırla şerrin sınırını belirlemeyen kimse, mayın döşeli bir arazide gelişigüzel dolaşıyor demektir. O bakımdan kurtulması, çok zordur. Meğerki Allah’ın inâyet ve hidâyet eli kendisine uzanmış olsun..
İşte Allah’ın zalimleri yakalamasının anlamı bir bakıma budur.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Allah’ın insana verdiği birçok yetenekleri, bir çoklarının hakikatı arayıp bulmakta kullanmadıkları; yol gösterici olarak gönderdiği peygamber ve kitaba kalp ve kulaklarını kapalı tuttukları; o yüzden kendilerine büyük haksızlık ettikleri konu edildi.
Aşağıdaki âyetlerle Kur’ânʹda anlatılan tarihî kıssalar üzerinde aklını ve idrâkini kullananlar için ibretler ve öğütler bulunduğu hatırlatılıyor. Âhiret azâbından korkanların, kendilerini sürükledikleri çıkmazdan kurtarmaları için ölmeden önce mevcut fırsat ve imkânları değerlendirmeleri öneriliyor. Kıyâmet’in ise belli bir vakte geciktirildiği, ancak o vaktin bilgisinin Allah yanında saklı tutulduğu kapalı şekilde anlatılıyor. Sonra da duygu ve düşünceleri harekete geçirmek için kıyâmetin önemli safhalarından biri üzerinde duruluyor., Her kişinin kendi irâdesiyle ya mutlu, ya da mutsuz bir sonucu hazırladığına atıf yapılarak iyice düşünmemize imkân veriliyor.