MEÂLİ:
97- Allah kimi doğru yola iletirse, o doğru yolu bulmuş olur. Kimi de saptırırsa, artık Allahʹtan başka onlar için elbette dost ve yardımcılar bulamazsın. Kıyâmet günü ise onları yüzükoyun körler, dilsizler, sağırlar olarak kaldırıp hesap alanına sevkedeceğiz. Varıp eyleşecekleri yer Cehennemʹdir. Onun ateşi tesirini kaybetmeye yüz tutunca, biz onun çılgınca (yükselen) alevlerini onlardan yana artırırız.
98- Bu, onların âyetlerimizi inkâr etmeleri ve «Biz kemikler ve ufalıp toz-toprak haline geldikten sonra mı yeni bir yaratık olarak dirilip kaldırılacağız? » demelerine karşılık cezâlarıdır.
99- Onlar, gökleri ve yeri yaratan Allahʹın kendileri gibilerini yaratmaya kudretli bulunduğunu görmezler mi? Allah onlar için belirli bir süre koymuştur ki, bunda hiç şüphe yoktur. Buna rağmen, zâlimler küfür ve nankörlükte direnip dururlar.
100- De ki: Eğer sîzler Rabbimin rahmet hâzinelerine sâhip olsaydınız, o takdirde harcamakla tükenir korkusuyla (cimrilik edip) elinizde tutardınız. Zaten insan (tabiatı gereği) çok cimridir.
İLGİLİ HADÎSLER
Enes b. Mâlik (R. A. ) diyor ki:
«Bir adam Peygamber (A. S. ) Efendimize sordu:
- Ey Allah’ın Resûlü! Allah, Kurʹânʹda yüzükoyun Cehennemʹe sevkedileceklerden bahsediyor. Kâfir olan kimse de yüzükoyun mu haşrolunacak?
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ona şu cevabı verdi:
- Dünyaʹda iki ayak üzerine yürüten (Cenâb-ı Hak), Kıyâmet gününde yüzükoyun yürütmeğe kadir değil midir? » (Buharî/tefsîr: 1/25- Müslim/münafıkîn: 54- Tirmizî/tefsîr: 12/17- Ahmed. 2/354, 363)
«Kıyâmet gününde insanlar üç sınıf olarak haşrolunurlar: Bir sınıf yaya olarak, bir sınıf süvari olarak, bir sınıf da yüzükoyun olarak. »
Bunun üzerine denildi ki:
- Ya Resûlellah! Yüzükoyun nasıl yürüyecekler?
Cevap verdi:
- Onları iki ayak üzerine yürüten Allah, yüzükoyun yürütmeğe kadir değil midir? » (Ahmed: 4/447, 5/3, 5)
«Aziz ve Celîl olan Allah buyuruyor: Sen muhtaçlara harca ki, ben de sana vereyim. » (Buhari/tefsîr: 2/11, nefekat: 1, tevhîd: 35- Müslim/zekât; 36, 37- İbn Mâce/keffarat: 45- Ahmed: 2/242. 464)
«Allah’ın eli (rahmet hâzinesi) doludur. Harcamakla o eksilmez. O, gece gündüz cömertçe akmaktadır. Baksanıza, Allah gökleri ve yeri yarattığından beri harcamaktadır, ama hâzinesinden hiçbir şey eksilmemiştir. Arşʹı su üzerindedir. Terazi (denge ve düzen) elindedir; kâh alçaltır, kâh yükseltir. » (Buharî/tefsîr: 11, tevhîd: 19, 22- Müslim/zekât: 36- Tirmizî/tefsîr: 3/5- İbn Mâce/mukaddeme: 13- Ahmed: 2/313, 500)
«Hangi illet cimrilikten daha fenadır? » (Buharî/humus: 15, mağazî: 73- Ahmed: 3/308)
«Allah kimi doğru yola iletirse, o doğru yolu bulmuş olur. »
İlâhî irâde insanı yaratmaya yönelince, kudreti tecelli etti. Böylece kıyâmete kadar yaratacağı insanların misalini -bir film şeridi gibi- misâl âleminde sergiledi. Sayıları, dünyaya geliş ve oradan ayrılış vakitleri, yaşayacakları düzen, içinde bulunacakları ortam, bağlanacakları inanç; doğru yolu seçip ona erişme veya sapıklık içinde kalma gibi durumlarını önceden tesbit edip yazdı.
Bütün bunlar Allah’ın öncesiz ve sonrasız ilminin varlık âlemini her parça ve zerresiyle kapsadığını gösterir. Kudret kalemi kader defterine olacak her şeyi yazdı ve mürekkebi kurudu. Defterler de dürülüp kaldırıldı.
Kader defterinde doğru yolu bulup mutlu olacak diye yazılı bulunanlar, mutlaka doğru yolu bulacaklardır. Sapıklık içinde kalacaklar diye yazılanlar da mutlaka sapıklık içinde kalacaklardır. Artık bunların değişmesi, yazılanın tahrif edilmesi söz konusu değildir.
Zira İlâhî ilim, kişilerin hür irâdeleriyle neler yapacaklarını, hangi yolu seçip yürüyeceklerini, ömürlerinin hangi hal üzere sona erip noktalanacağını tesbit etmiştir. Diğer bir tabirle, ilim, meydana gelecek olay ve amellere tabi olmuştur, yani meydana geleceği için yazılmıştır.
İşte ilgili âyetle, olaylara dayalı olan İlâhî ilmin yazdığı kader defter hatırlatılarak hem Peygamber (A. S. ), hem de ümmeti teselli ediliyor. İrşadın gerekli olduğuna, üzülmenin lüzumsuzluğuna işâretle herkesin kendi kader defterini hazırladığı hakkında bilgi veriliyor.
KÖRLER, DİLSİZLER, SAĞIRLAR
«Kıyâmet günü ise, onları yüzükoyun körler, dilsizler, sağırlar olarak kaldırıp hesap alanına sevkedeceğiz.. »
İnsan ruhunun özüne yerleştirilen «Allah Duygusu» ve «Dindarlık mayası», kendine has bir kabuk içinde gizlenmiştir. Her türlü dinî eğitim ve öğretimden uzak, yabancı bir sistem içinde şekillendirilen çocuklarda sözü edilen duygu ve mayanın üstündeki kabuk her geçen gün yenileriyle örtülerek belirsiz hale gelir. Böyle bir eğitim ve öğretim sadece fizik âlemine kapı açar ve akıl ile zekâ o doğrultuda iyice gelişip işlerlik kazanır. Maddeye yönelik olarak bilgili, mânaya yönelik olarak bilgisiz sayılır. Belirtilen düzeydeki ilim onun, Allah ve dinle ilgili cehaletini gidermez, büsbütün katmerleştirir. Ancak Allah’ın hidâyet nasip ettikleri müstesnâ..
Ruhun kutsal değerlerden yana ihmali, ister istemez bu dengesizliği doğurur. Böylece din, korku neticesi insanların kafa ve kalplerinde oluşan fantezi bir duygu kabul edilir. O yüzden çoğu zaman böyleleri dinden nefretle söz eder, onu bir öcü olarak görürler.
Cenâb-ı Hak ilgili âyetle, eğitilip bu düzeye getirilen ve bükülmesi zor veya mümkün olmayan maddecileri körler, sağırlar ve dilsizler olarak vasıflandırmakta ve insan ruhuna yerleştirilen «Allah» duygusunun zaman zaman kendini hissettiren belirti ve tezahürleri üzerinde ciddi şekilde durmamızı ilhâm etmektedir.
Zira maddeyi esas kabul edip kutsal değerlerin hepsini inkâr edenler, gerçeği bir türlü görmedikleri için kördürler. Kâinattaki mutlak denge ve düzeni, eşyadaki İlâhî sanatın eşsiz izlerini, kudret fırçasının emsalsiz renklerini görmeyenlere başka bir sıfat yakıştırmak elbetteki mümkün değildir.
Her şey Hakk’ı tesbîh etmekte, kâinat bütünüyle hareket halinde belli bir plâna göre hedefine ve amacına yönelmiş bir halde «Allah» demektedir. Eşyanın bu sesini duymayanlara, sağırlıktan başka hangi sıfat yakışır? Aklını, zekâsını, bilgisini doğruyu, gerçeği, hakikatı bulma yolunda kullanmayanlara, dilsizlikten başka ne söz uygun olabilir?
ÂYETLERİ İNKÂR
«Bu, onların âyetlerimizi inkâr etmelerine... karşılık bir cezâdır. »
Burada «âyetler» denilince iki şey hatıra gelir: Biri indirilen Kurʹân âyetleri, diğeri varlık âleminin her parçasında Allah’ın sınırsız kudretine ve mükemmel plânına delâlet eden belgeler..
Şüphesiz her düzen bir düzenleyiciyi, her sistem bir proğramlayıcıyı isbat eder. Bunun gibi her olayın bir veya birkaç sebebi ve her sebebin bağlı bulunduğu bir kanunu vardır. O bakımdan her kanunun da mutlaka bir kanun koyucusu söz konusudur. Bu birbirini tamamlayan, zincir halkaları misali düzenlemeyi tesadüflere bırakmak elbetteki körlüğün, sağırlığın ve dilsizliğin bir başka ürünüdür. Kurʹân âyetleri bu belgeleri bize tanıtmıyor mu? Hem bu tanıtıcı âyetleri, hem mevcut belgeleri inkâr etmek insanı nereye götürür? «Biz ölüp ufalanmış kemikler haline geldikten, çürüyen bedenimizin sayısı belirsiz bakterilere dönüşmesinden sonra mı yaratılacağız!? » diyerek Allah’ın hılkatla ilgili câri kanununu inkârda ısrar edenlere şunu hatırlatmamızda yarar görüyoruz: Spermayı, yediğimiz gıda maddelerinden biyolojik kanunlara göre oluşturup ona canlılık vasfını veren, sonra onu ana rahminde yumurtalıkla birleştirip geometrik olarak bölüp çoğaltan ve böylece yavaş yavaş taşıdığı genlerle türünün bütün özelliklerini, soyunun birçok vasıf ve karakterini en küçük bir yanlışlığa meydan verilmeden onda vücuda getiren ve belli bir süreden sonra mikroskopla görülen küçücük kuyruklu bir canlıyı insan şekline sokan kuvvet ve kudret bize neleri öğretmekte ve hatırlatmaktadır? Hücreler nasıl düzenli biçimde oluşup yüklendikleri proğramları kusursuz yerine getiriyorlar, elementler yine belli oranda ve belli türden nasıl biraraya gelip canlılık vasfı kazanıyorlar? Bütün bu mükemmel işleyiş ve tekâmül edişi tesadüfe mi, yoksa şuursuz maddenin tezahürüdür diyerek basite irca etmeğe mi bırakalım? Bu kadar düzenli, hesaplı, plân ve proğramlı tekâmüle tesadüf demek elbette ki mümkün değildir. Bir canlının oluşma dönem ve safhaları bir zincirin halkaları, bir elektronik cihazın şemasında görülen düzenleme gibi birbiriyle bağlantılıdır. Bir halkaya veya düzenlemedeki bir kabloya yanlış bir müdahele her şeyi alt-üst edebileceği gibi, spermanın rahimde yumurtalıkla birleşip bölünme safhalarından birine en küçük müdahale çocuğun sakat, yarım veya anormal şekle girmesine neden olabilir. Gen denilen harikanın, gerek türün, gerekse baba ve dedelerin özelliklerini bütün ayrıntılarıyla kendinde taşıması, yaratan o yüce kudretin varlığını, birliğini, ilminin her şeyi kapsadığını göstermiyor mu? Başka delil aramaya gerek var mıdır veya o kudreti reddetmeye hangi akıl ve vicdan razı olabilir? İnsanlar öldükten sonra Cenâb-ı Hakkʹın bu kudretiyle ezelde koyduğu hilkat kanunlarını harekete geçirerek onları yeniden oluşturup yaratmasında hiçbir zorluk ve gariplik söz konusu değildir.
GÖKLERİ VE YERİ YARATAN KUDRET
«Onlar gökleri ve yeri yaratan Allah’ın kendileri gibilerini yaratmaya kudreti bulunduğunu görmezler mi?. »
İlgili âyetle, inkârcıların dikkatleri bir de göklerin ve yerin yaratılmasındaki inceliğe, şaşmazlığa ve hâkim olan denge ve düzenine çekiliyor. Güneş ve güneş sistemi; dünyamızın bu sistemdeki yeri ve önemi hatırlatılıyor. Kâinatta yer alan sayısı belirsiz galeksiler üzerinde bilimsel inceleme yapmamız isteniliyor. Sınırını tesbit edemediğimiz kâinatın büyüklüğünü rakamla ifade etmek elbette ki mümkün değildir. Kâinat bir balon gibi düzenli ve kademeli şekilde genişlemektedir. Binlerce sistemlerin, yıldızların, galeksilerin plânlı şekilde boşluğa serpiştirilmesi ancak ışık yılıyla ifade edilebilmektedir. Kâinattaki maddeler birbirinden bu kadar uzak değil de daha yakın olsalardı durum ne olurdu? Belki hayat diye bir şey olmaz, tekâmül kısa bir sürede sona ererdi. Güneş sisteminde yer alan gezegenler bugünkü yörüngelerinde değil de daha farklı ve birbirine yakın yörüngelerde seyretselerdi sonuç ne olurdu? Dünya güneşten biraz daha fazla uzak olsaydı, mevcut hayat oluşabilir miydi? İşte bu ve benzeri konular incelendiğinde, kâinat ve onda yer alan güneş sistemi farklı bir durumda ve yakınlıkta olsaydı, bugünkü hayat ve düzenin oluşmayacağı kesinlik kazanır ve böylece kurulu düzenin gelişigüzel olmadığı matematiksel ve fiziksel açıdan ortaya çıkar.
Elbetteki gökleri ve yeri kusursuz bir plâna göre yaratıp onu denge ve düzende tutmak, insanı yaratmaktan ve ölüleri diriltmekten çok daha büyük bir olaydır. Nitekim Mü’min sûresi 57. âyette bu husus şöyle açıklanmaktadır: «And olsun ki, gökleri ve yeri yaratmak, insanları (ölümlerinden sonra) yaratmaktan daha büyüktür. Ama insanların çoğu (bunu) bilmezler. »
Kur’ân yukarıdaki âyetlerle, inkârcılara; göklerle yerin yaratılmasında câri olan sünnete, şaşmayan kanunlara, bozulmayan düzene ve kusursuz plâna bakmalarını tavsiye ederken, Allah’ın her şeye kadir olduğunu görüp anlamalarında kendilerinden yana büyük faydalar doğuracağını hatırlatıyor. Hiçbir şeyin plân ve proğram dışı kalmadığına işâretle sünnetullahın şaşmadan hedefine doğru ilerlediği belirtiliyor.
CİMRİLİK NEFSİN KARAKTERİDİR
«De ki: Eğer sîzler Rabbımın rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o takdirde harcamakla tükenir korkusuyla (cimrilik edip) elinizde tutardınız. Zaten insan (tabiatı gereği) çok cimridir. »
İnsanda bilindiği gibi, biri hayvanî, diğeri İnsanî olmak üzere iki ayrı ruh vardır. Hayvanî ruh nefsin kaynağı, insanî ruh akıl, idrâk, düşünme ve belleme gibi yeteneklerin, sonra da bunlarla birleşen Allah’a dosdoğru imânın menbaıdır. O bakımdan cimrilik nefsin vasıflarından biri sayılır. Hayvanlar bile bir tutam ot, bir parça kemik üzerinde hırlaşıp her biri kapıp kendine ait kılmaya çalışır.
İnsan ise, taşıdığı iki ayrı ruh ve Allah’ın kendisine olan has iltifatıyla çok daha mükemmel bir canlı olduğundan, içini imân nuruyla aydınlatmadığı takdirde, mükemmelliği zedelenir ve cimriliği, yani kendinden yana yontmayı daha kurnazca sürdürür. Din, ahlâk, sağlam örf, millî kültür ve aile terbiyesi insanın cehaletini, hırçınlığını, zorbalığını yenebileceği gibi, cimrilik duygusunu, mal ve servete olan hırs ve iştiyakını meşru sınırlar içine alır ve birtakım aşırılıklarını frenleyip faydalı düzeye getirir.
Şüphesiz ki, Allah’tan en çok korkan ve O’na en çok güvenip dayanan kimsenin daha cömert olduğu, yapılan birçok istatistiklerden anlaşılmıştır. Günlük hayatımızda da bunun hemen her gün misallerini görmekteyiz. Kurulan hayır müesseseleri, sebiller, yapılan köprüler, hastahane ve okullar, imaretler ve mâbetler bunun yaşayan belgeleri olarak duruyor.
İbn Abbas (R. A. ) dan yapılan rivâyette şöyle dediği tesbit edilmiştir: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz akan sudan, esen rüzgardan daha cömert idi. » (Bilgi için bak: Buhari/bed-i vahiy: 5, 6, savm: 7, menakıb: 23, fezâil: 7, edeb: 39- Müslim/fezâll: 48, 50- Tirmizi/cihad: 15- Nesâi/siyam: 2- İbn Mâce/ cihâd: 9- Dâremî/mukaddeme: 10- Ahmed: 1/231, 288, 326, 363- 6/130)
İlgili âyette insanın çok cimri olduğu «katûr» sıfatıyla ifade edilmiştir. Bu daha çok hem kendine, hem çoluk-çocuğuna yeterince harcamayıp kendini de, onları da sıkıntıya sokan kimseye sıfat olarak kullanılır. Müfessirlerden bir kısmı bu sıfatın sadece müşrikler hakkında indiğini söylemişlerse de, cumhur bunun bütün insanlar hakkında genel bir sıfat olabileceğini belirterek, insan karakterinin bir tezahürü olduğuna dikkatleri çekmişlerdir. (Bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî: 10/335)
Peki ama neden insanda böyle bir vasıf veya duygu vardır? Diyebiliriz ki, bu da diğer vasıflar ve duygular gibi, insan olarak yaratılmamızın özelliklerinden biridir. İçimizde mal ve makama karşı hırs ve istek olmasaydı, atâlet başlar, hayat canlılığını kaybederdi. Aynı zamanda rekabet duygusu da olmaz; servet edinme, çok çalışma gibi sosyal hayatımıza renk ve mana katan sistemli çalışma vücut bulmazdı.
O halde hırs, cimrilik, maddeye aşırı istek, makam ve şöhret arzusu, insanın içinde yaratılıştan mevcuttur. Başı boş bırakılırlarsa çok tehlikeli sonuçlar doğurabilirler, tıpkı barajda biriken su gibi, kontrol altına alınır da faydalı şekilde kanalize edilirlerse yararlı olurlar.
Bu bakımdan peygamberler müstesna, hemen herkesin mayasında cimrilik duygusu yer etmiştir. Onu yararlı düzeye getirmek için dine, ahlâka, eğitim ve öğretime ihtiyaç vardır. Mekkeli müşrikler böylesine bir eğitimden geçmediklerinden dolayı, başka birinin liderliğine hiç tahammülleri yoktu. Zira onlara göre, Mekke’de sadece birkaç zengin ve soylu söz sahibi olabilir, ancak onlar kutsal Kâbe’ye hizmet edebilir ve gelen hacıları ağırlayabilirlerdi. Hz. Muhammed’in (A. S. ) risâlet göreviyle ortaya çıkması, onları endişelendirdi. Hem Hâşim oğullarından idi, hem de buna peygamberlik payesi eklenince, şeref ve itibar o kabileye doğru kayıp ağırlık kazanacak, kendi mevki ve şöhretleri silinmeğe mahkûm olacaktı. Bunun için mal ve madde hususunda cimri oldukları gibi, makam ve şeref konusunda da son derece cimri ve ihtiraslı davrandılar. İlgili âyette onların bu psikolojik durumlarına da işâret ediliyor. Hakka karşı bütün kin, hınç ve hasetle çıkmalarının nedenlerinden birine parmak basılıyor. Allah’a ve âhiret gününe dosdoğru imân etmiş olsalardı, bu saydıklarımız, hepsinin gözünde küçülür ve eğreti birer nîmet oldukları anlaşılarak pek de itibar etmezlerdi. İnkâr, şirk, nifak ve zulüm işe, nefsin bu gibi duygularını durmadan kamçılıyor ve kişiyi aşırı cimriliğe itip hak ve hukuka riâyet etmez bir düzeye getiriyordu.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, İlâhî hidâyet kapısının kimlere açılabileceği üzerinde duruldu. Kimlerin de sapıklık içinde kalacaklarına atıf yapılarak iyi düşünmemiz ilham edildi. Öldükten sonra ikinci hayata dirilip kalkmayı inkâr edenlerin bilgisizce sözleri nakledildi ve âhirete inanabilmeleri için, göklerde ve yerde hâkim olan mutlak düzen ve dengeye, plân ve proğrama bakmaları, birtakım olumlu sonuçlar çıkarmaları tavsiye edildi. Sonra da insanın çok cimri olduğu belirtilerek, Mekkeli müşriklerin Hz. Muhammedʹe (A. S. ) karşı hasmane tavırlarının sebeplerinden biri üzerinde duruldu.
Aşağıdaki âyetlerle, Hz. Peygamber (A. S. ) Efendimiz’den birtakım akıl ve idrak dışı mu’cizeler isteyen Mekke müşriklerine şu tarihî olay misal veriliyor. Zamanında, sizin gibi, Fir’avn’ın da Musa Peygamberʹden açık belge, yani muʹcize istediği; Musa Peygamberin Allahʹın izniyle dokuz kadar olağanüstü belge ve olayla onun karşısına çıktığı, fakat insanoğlunun mayasındaki cimrilik, makam ve şöhret hastalığının hiçbir belgeyi kabul etmiyecek bir ölçüsüzlükte olduğu anlatılarak, mu’cize istemenin daha fazla yarar sağlamıyacağı belirtiliyor.