MEÂLİ:
99- (Yâkub ailesi Mısır’a gelip) Yusufʹun yanına girdiklerinde, Yusuf ana-babasını kucaklayıp yanına aldı ve «Mısır’a -inşaallah- güven duyguları içinde girin! » dedi.
100- Ve ana-babasını tutup taht üzerine çıkardı. Onlar da eğilip Yusuf’a saygı (Allah’a şükür secdesinde bulunarak teslimiyet) gösterdiler. Yusuf, «Babacığım, » dedi, «İşte daha önce gördüğüm rüyanın yorumudur bu! Rabbim onu gerçekleştirdi; cidden bana büyük iyiliklerde bulundu: Beni zindandan çıkardı; şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra Rabbim sizi çölden (veya Bedâ adlı yerden buraya) getirdi. Şüphesiz ki Rabbim, dilediği hususlarda çok lütuf sâhibidir. Hem doğrusu Rabbim bilendir, hikmet sâhibidir.
101- Rabbim! Gerçekten bana mülk verdin, rüyaları yorumlamayı öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyaʹda da, Âhirette de işlerimi düzene koyan, bana sâhip çıkan Sensin. Ruhumu müslüman olduğum (Hakkʹa teslimiyet gösterdiğim) halde al ve beni iyi kişilere kat. »
ASALET ÖRNEĞİ, FAZİLET TİMSALİ
Mısır gibi önemli bir ülkede vezir olup, devlet hazinesini elinde tutan ve işin en garip tarafı, köle diye satılarak bu ülkede sıfırdan başlayıp kendini bu düzeye getiren Yusuf (A. S. ), yükseldikçe Allahʹa olan bağlılığı kat kat artmış, her geçen gün daha çok mütevazi olmuştur. Bununla da kalmayıp, kendisini öldürecek kadar hırçınlaşan ve acımasızca davranan kardeşlerini, eline her türlü fırsat geçtiği halde affetmesini bilmiş ve ailenin bütün fertlerini bağrına basarak, Allahʹın izniyle ve yardımıyla hepsine güven ve huzur sağlamıştır.
Şüphesiz ki, bu onun asaletini, peygamberlik rütbesine her yönüyle lâyık olduğunu gösterir. Soysuz kişiler yükseldikçe soysuzluklarını, asil kişiler yükseldikçe tevazülerini artırırlar. Nitekim İslâmiyeti kendilerine din olarak seçen köleler ve fakir, zayıf kişiler, bu dinde sevgi ve saygı, itibar ve kardeşlik gördükçe sevinmişler, peygamber mektebinin seçkin talebesi olma şerefine erişerek hep yükselmişlerdir. Bir gün gelmiş bir kısmı çok önemli mevkilere atanmış, fakat bu onların hep tevazüünu, fazilet ve irfanlarını artırmıştır. Demek ki, Allahʹa dosdoğru imân insanı alçak gönüllü, edepli, terbiyeli, faziletli ve vakarlı yapar.
ANA VE BABASININ YUSUF’A SECDE ETMESİ
Kıssanın baş kısmında bu konuya değinmiş, az da olsa bir açıklamada bulunmuştuk. Özet olarak Mısırʹın o günkü geleneklerine uyarak Yusufʹun önünde hafif eğilip sevgi ve saygılarını ifade etmişlerdir; zaten secdenin sözlükte bir anlamı da budur, diyebiliriz. O bakımdan aynı konuya tekrar dönmeğe gerek görmüyoruz.
BAŞARI, ALLAH’TANDIR
«Rabbim! Gerçekten bana mülk verdin, rüyaları yorumlamayı öğrettin. Ey gökleri ve yen yaratan! Dünyada da, Âhiret’te de işlerimi düzene koyan ve bana sahip çıkan Sensin... »
Yusuf Peygamber’in bir diğer örnek hareketi, elde ettiği bütün başarıları, eriştiği bütün nîmetleri Allahʹa nisbet edip Oʹnun yüceliği ve geniş rahmeti karşısında mahviyetini idrâk etmesidir. Zaten gelip geçen her peygamberin anlayış ve tutumu bu düzeyde kendini göstermiştir.
Diğer insanların çoğu ise, arzuladığı nimete erişip, peşinde koştuğu makama eriştiklerinde, başarıyı kendi zekâlarına nisbet edip Allah’ı unuturlar. Şüphesiz ki, hayatın çok renkli yolunda bu gibi sınavlar her insanı beklemektedir. Neye eriştiğinin veya neleri elde ettiğinin idrâki içinde olanlar kendilerini kaybetmez ve şımarmazlar. Bilâkis tevazüları, Allahʹa olan bağlılıkları artar da nail oldukları nîmet sebebiyle bir fitneye uğramamak için Allahʹa sığınırlar, O’nun yardımını dileyip bütün varlıklarını Oʹna teslim ederler. Böyle bir idrâk içinde olmayan ham ervah ise, nîmetin sarhoşluğu içinde geçici olanı da, kalıcı olanı da unuturlar, hayatın hep öyle toz pembe devam edeceğini sanarak her gün biraz daha Allah’tan ve âhiretten uzaklaşırlar.
Kurʹânʹda bu konuda Yusuf Peygamber’in şu sözleri, mü’minler için örnek alınacak bir ölçü ve model olarak verilmektedir: «Cidden Rabbim bana büyük iyiliklerde bulundu: Beni zindandan çıkardı; şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozdu, sonra da Rabbim sizi çölden (veya Bedâ adlı yerden) getirdi. Şüphesiz ki, Rabbim, dilediği hususlarda çok lütuf sâhibidir. Hem doğrusu Rabbim (her şeyi) bilir, hikmet sâhibidir. »
Kâinatta İlâhî sünnetin mutlak hâkim olduğunu bilip inanan, her şeyin yaratılış hikmetine yönelip, yükletilen proğrama göre hizmet vererek varlığını sürdürdüğünü anlayan ve yine her şeyin bağlı bulunduğu hilkat kanunu gereği Hakk’ı tesbîh ettiğine, İlmî ve tecrübî açıdan şâhit olan insana Cenâb-ı Hak nasıl bir proğram yüklemiştir? İşte bunu bilip uyguladığımız ölçüde insanlığımızı anlamış ve beklenileni vermiş oluruz. Yusuf Peygamber’in hayatından seçilen parçalar ve bölümler, onun böyle bir idrâk içinde bulunduğunu ortaya koymakta, düşünebilen, olayları tahlîl edip sonuçlar çıkaran kişilere en güzel misaller verilmektedir.
RUHUMU. MÜSLÜMAN OLDUĞUM HALDE AL!
Yusuf Peygamber’in rüyası gerçekleşip dünya ve âhiret arasında mutluluk yansıtan en sağlam köprüyü kurduktan sonra yaptığı duâ çok anlamlı ve o nisbette düşündürücü ve yönlendiricidir. Duâsı çok kısa olmakla beraber hayatın her parça ve bölümünü içine almakta, insanın dünyadaki yerini belirlemektedir. Yusuf Peygamberin duâsı iki önemli kısımda toplanıp özetlenmiştir:
a) Cenâb-ı Hakk’a bütün mevcudiyetiyle teslîm olup boyun eğdiği bir halde ruhunun alınmasını dilemesi,
b) Dünya ve âhirette iyi kişiler kafilesinde bulunmayı istemesi..
Birinci cümleyle insanın her şeyiyle Allah’a ait olduğu ve ancak O’nun selâmet gölgesi altında bulunmak suretiyle varlığını koruyabildiği, sonunda yine dönüşünün ancak O’na olacağı anlatılıyor ve bu şuur, bu imân ve irfanla ölmenin en büyük saadet olacağına işâret ediliyor. İkinci cümleyle, Allah’a dosdoğru imanın birleştirici, bütünleştirici ve kardeşlik duygularını geliştirici olduğu, bu doğrultuda iyi kişilere her zaman ihtiyaç duyulacağı; dünyada da, âhirette de insanın toplumdan kopuk yalnız başına yaşayamıyacağı belirtiliyor. Böylece mü’minlerin kendi aralarında kardeşlik ve dostluk kurmalarının lüzumuna dolaylı şekilde dikkatler çekiliyor.
TARİHÎ YÖNÜ
Yusuf Peygamberʹin Mısır’a götürülmesi M. Ö. kaçıncı yüzyıla Taslamaktadır? Bu konuda tarihçilerin kesin bir tesbitine rastlayamadık. Bazı tarihçilere göre, İsrailoğulları Mısır’da iki asır kalmışlardır. Böylece Yusuf Peygamberin Musa Peygamberden yaklaşık ikiyüz yıl önce yaşadığı anlaşılır. Ancak Musa Peygamber’in M. Ö. XIII. yy. ʹda yaşadığını dikkate aldığımız ve Tevrat’taki belgelerden de İsrâil oğulları’nın Mısır’da beş asra yakın bir süre kaldıklarına baktığımız zaman, Yusuf Peygamber’in M. Ö. XVIII. yy. ’da yaşadığı ve bu tarihte Mısırʹa götürüldüğü ağırlık kazanır.
Zira bu konuda elimizde güvenilir iki önemli kaynak bulunuyor: Kur’ân-ı Kerîm ve Tevrat. Bilindiği gibi Kur’ân-ı Kerîm’de tarih üzerinde durulmaz, olayların ibretli safhaları nakledilerek toplum ve milletler yönlendirilmek istenir. Tarih konusu tarihçilerin araştırma ve tesbitlerine bırakılır.
Tevrat’ta ise, bazan tarih üzerinde durulur, bazan birtakım rakamlar verilir. Tabii bunların ne kadar sıhhatli olduğunu tesbit etmemiz bazan mümkün olmuyor. Allah sözüne insan sözü karıştırıldığı ve birtakım hikâyelere ve kıssalara geniş yer verildiği için bazı gerçekler belirsiz hale gelmiş, bazı konular mecrasından saptırılmıştır. Bununla beraber Tevrat ta bazan da aydınlatıcı bilgiler verilir. Örneğin, Yâkub ailesi Mısırʹa göç ettiklerinde sayılarının 70’i bulduğu (Tekvin: 46/27) ve beş asra yakın (430 yıl) orada kaldıktan sonra Filistin’e yerleşmek üzere Mısır’ı terkettiklerinde, çocuklar ve kadınlardan, hatta atlılardan başka 600. 000 yaya erkekle yola çıktıkları belirtilmektedir. (Çıkış: 12/37, 41)
Konuya bu açıdan baktığımızda, İsrâiloğullarıʹnın Mısırʹdan göç edip Sina çölüne geldiklerinde nüfuslarının yaklaşık iki milyonu bulduğu anlaşılıyor. Ancak bunların hepsinin Yâkub soyundan üreyip çoğaldığını söyleyemeyiz. Yâkub Peygamber’in arkasından Ken’anîlerden bazı ailelerin de bilahara Mısırʹa göç ettikleri ve Mısır yerlilerinden bazı ailelerin Yusuf Peygamber’e inanıp uydukları da mümkündür. Böylece 430 yıl içinde Allahʹa ve Peygamberine inananların iki milyona yaklaştığı söylenebilir.
YUSUF (A. S. ) KISSASINDAN MÜ’MİNLERE MESAJLAR
1- Peygamberlik tahsil ile elde edilen bir meslek değildir. O her yönüyle Allahʹın büyük bir lütuf ve ihsanıdır ki lâyık olanlara vermiştir.
2- Mevki ve makam yükseldikçe, düşmanlar, kıskananlar ve çekemiyenler, aynı zamanda çamur atanlar çoğalır. Kişinin yükseldiği makamda tevazu ve fazîleti arttıkça, karakterleri bozuk olanların ona karşı kin ve kıskançlıkları o nisbette artar.
3- Cenâb-ı Hak, yüksek hikmeti gereği, her peygamberi ayrı bir özellikle donatıp hizmete sevketmiştir. Yusuf Peygamberin birçok meziyetleri arasında üçü çok daha belirginlik arzeder: Rüya yorumu, olayları tahlildeki isabeti ve idare etme yeteneği, devletin ekonomik yapısını iyileştirip halka refah kapılarını açma becerisi..
4- Allah’ın insana lütfettiği önemli nîmetlerden çevrenin dikkat ve hasedini çekecek olanlarını gizli tutmak, hiç değilse onları övünme ve böbürlenme vasıtası yapmamak tavsiye edilir.
5- Mal ve evlâdı, her zaman Allah’a emanet etmemiz üzerinde durulur. Zira Allah daha çok kendisine emânet edilenleri koruyup zayiʹ etmez.
6- İnsanı üzüp sıkan olaylar karşısında, «bana gereken, güzel bir sabırdır» diyerek Hakkʹın irâde ve kazasına baş eğip teslim olmak, muttuluğun ilk adımıdır.
7- Cenâb-ı Hak bir kimseyi yükseltmek istediğinde, her şeye rağmen engelleri bir bir kaldırarak sebepleri kolaylaştırır. Yusuf Peygamberin hayatı bunun en açık misallerinden biridir.
8- Nefsin peşine takılıp şehvetin esiri olmak hiç kimseye fazîlet ve şeref getirmemiş, bilâkis rüsvay olmasından yana çok şey kaybetmesine sebep olmuştur. Mısır azizinin eşinin tutumu buna güzel bir misal teşkil eder.
9- Kendine hâkim olup, «Ben, Allah’tan korkarım. Hayasızlıktan Allah’a sığınırım» demek, gerçek imânın tezahürü ve her yerde Allah’ın kudret damgasını görmenin belirtisidir.
10- İffet ve namus, edep ve vakar her yerde insanı yüceltir.
11- Nefsin ve şeytanın açtıkları ahlâksızlık çukuruna düşmektense, zindana girmeyi tercîh etmek, hem dünyada, hem de âhirette saadete kavuşmanın kapısı ve İlâhî inâyet ve rahmete erişmenin en açık yoludur.
12- Sıkıntılı günlerde fanilerden değil, baki olan Allah’tan yardım dilemek, O’na kul olmanın ve bütün kuvvet ve kudretin yine O’nun elinde bulunduğunu anlamanın açık ifadesidir.
13- Buğdayı silolamak mümkün olmadığında onu başağında korumak, olumlu sonuç verir.
14- Güvenilir ve ehil kişilere görev verilmediği zaman, şartlar ve ortam müsait olduğu takdirde onların bazı görevlere istekli çıkmalarında, ülkenin selâmeti bakımından bir sakınca yoktur.
15- Kötülük yapanları, -toplum ve ülkeden yana bir zarar ve sıkıntı getirmiyecek ve insan haklarının zayiʹ olmasına sebep olmayacaksa, affetmek; bağışlanma diledikleri zaman geçmişi deşip başa kakmamak, küçümsememek, kınamamak ve azarlamamak şüphesiz ki, Allah’ın sevdiği güzel hasletlerden biridir. Zira affetmek, cezalandırmaktan çok daha tesirli ve üstündür; aynı zamanda daha ıslâh edicidir.
16- Çocuklarımızı, sevdiklerimizi ve dostlarımızı bir yere yolcu ederken veya biz onlardan ayrılıp bir tarafa gitmeye hazırlanırken: ALLAHU HAYRÜN HÂFİZEN VE HÜVE ERHAMÜ’R-RÂHİMÎN «Allah, koruyucuların en hayırlısıdır ve O, merhamet edenlerin en çok merhametlisidir. » demek sünnettir ve cidden koruyucudur. Yâkub Peygamber, küçük oğlu Bünyamin’i Mısır’a gönderirken, bu sözleri söyleyerek onu Allahʹın himâyesine tevdi’ etmiştir.
17- Nazardan korunmak için tedbirli olmak müstehabdır. Zira gözdeğme haktır. Ancak bu tedbir, göz boncuğu, kaplumbağa kabuğu ve benzeri şeyleri takmakla değildir, Allahʹın hıfz-ü emanına sığınmak ve Kur’ân’dan Muâvvezeteyn sûrelerini okumak suretiyle önlem alınmalıdır.
18- Önemli bir olay, bir durum karşısında kalınınca, toplanıp istişâre etmek sünnettir, aynı zamanda çok yararlıdır.
19- Cenâb-ı Hak, her insanı birkaç şeyle dener: Kimini evlâdıyla, kimini karısı veya kocasıyla, kimini malıyla, makam ve servetiyle, kimini bilgisiyle sınavdan geçirir. Bütün bu hususlarda başarı sağlamak, Allahʹa güvenip dayanmak ve sabrederek sonucun iyi olmasını dilemekte düğümlenmiştir.
20- Bir üzüntü ve sıkıntıyla karşılaşıldığı zaman, bunu fanilere değil, Allah’a açmak, durumunu O’na arzetmek, gelecek olan genişlik ve ferahlığın ilk müjdesidir.
21- Yaşlı, güngörmüş aklı başında tecrübeli kişilere saygı göstermek, onların görgü, bilgi ve tecrübelerinden yararlanmak sünnettir. Daha önceleri Yâkub Peygamberin görüş ve fikirlerine önem vermeyen oğulları sonunda ne kadar büyük hatâ ettiklerini anlamış ve Allah’tan bağışlanmaları için babalarının duâ ve istiğfarda bulunmasını talep etmişlerdir.
22- İnsan ne kadar yükselirse yükselsin, ana-babasının, hocalarının yanında küçülmesini bilmeli, çevresindekilere karşı alçak gönüllü olmaya, tevazü kanadını yere indirmeye özen göstermelidir.
23- Erişilen her nîmetin şükrünü yerine getirmeyi ihmâl etmemek, nîmet arttıkça şükrünü artırmak ve Cenâb-ı Hakk’ı daha çok anmak, her peygamberin tavsiye ettiği bir sünnettir ki, hiçbir zaman değerini kaybetmez.
24- Elde edilen bütün başarıları Allah’a irca’ edip Oʹnun sonsuz kudreti karşısında mahviyetkâr davranmak en güzel sünnetlerden biridir. Çünkü kuvvet ve kudret Allahʹa ait olduğu gibi, insanı başarılı kılan da Oʹdur. O bakımdan Yusuf Peygamber eriştiği bütün nîmetlerin Allahʹtan birer lütuf olarak geldiğini, elde ettiği bütün başarıların Allahʹa ait olduğunu dile getirerek kendisinden sonrakilere en doğru ve sağlam bir düşünce ve hareket noktası belirlemiştir.
ÖZEL MÜLKİYETİ KALDIRIP DEVLETİN TEKELİNDE TUTMAK
Tevrat’ta açıklandığına göre, Yusuf Peygamber yedi yıl kadar süren kıtlık yıllarında, devlet adına depoladığı gıda maddelerini, daha çok halka arazi karşılığında vermeyi plânlamış ve böylece kâhinler dışında bütün ülke insanının arazileri devlet adına satın alınmıştır. Sonra da bu arazinin işletilmesi, elde edilecek ürünün beşte biri devlete verilmek üzere halka bırakılmış, o yüzden Mısır halkı devletin kulu ve kölesi durumuna getirtilmiştir. (Tevrat/Tekvin: 47/20-26)
Bu ifadeden şunu anlıyoruz ki, Yusuf Peygamber’in uyguladığı şerʹî kanunlara göre, araziyi, iyi işletemiyen halkın elinden yine kendi rızalarıyla devlet adına satın alıp ülke arazisini devletin tekelinde tutmakta bir sakınca yoktur. Zira yedi yıllık uzun bir deneme, halkın araziyi iyi kullanamadığını ortaya koymuş ve baş gösteren kıtlık birçok sıkıntılar doğurmuştur.
Ancak Tevratʹta bu açıklamadan sonra şu satırlara yer verilmiştir: «Ve İsrail Mısır diyarında Goşen vilâyetinde oturdu ve orada mülk sâhibi oldular ve semereli olup ziyadesiyle çoğaldılar ve Yâkub Mısır diyarında 17 yıl yaşadı, 147 yaşında öldü. » (Tekvin: 47/27-28)
Bu da, Yusuf Peygamber’in ülke arazisini devletin tekelinde tutarken, özel mülkiyeti kökünden söküp kaldırmadığını, yine isteyenlere belli bir bedel karşılığında mülk verilebileceğini göstermektedir. Ancak tereddüt edilen bir hususu unutmamak gerekir: Ülke arazisi satın alınıp devlete mal edilirken kâhinlerin arazisi satın alınmamış, çünkü devlet onların tayınını, yani günlük geçimini karşılıksız olarak sağlamıştır. O bakımdan onların arazisi kendi mülkiyetlerinde kalmıştır.
Tevratʹta sık sık «kâhin» ve «kâhinler» tabiri geçer. Bundan, daha çok Yâkub Peygamberin evlât ve torunları kasdedilmekte, diğer bir yorumla, o aileden gelen din adamları hakkında kullanılmaktadır.
OLAYIN BİR BAŞKA TARİHÎ YÖNÜ
Müfessir Kurtubîʹnin beyânına göre: Ölüm saatleri yaklaşınca Yâkub Peygamber, Şam diyarında Kenʹan yöresine babası İshâkʹın yanına gömülmesini vasiyet etmişti. Yusuf Peygamber babasının vasiyetini aynen yerine getirerek ona karşı son görevini yapmayı ihmal etmemiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 9/270)
Tevratʹta ise bu safha şöyle yazılıdır: Yâkub Peygamber oğullarını çağırıp onlara şöyle vasiyette bulunmuştur: «Ben kavmıma katılmak üzereyim. Beni babalarımla beraber Hittî Efronun tarlasında olan mağaraya, Ken’an diyarında Mamre karşısında Makpela tarlasında olan İbrahimʹin kabir için mülk olarak Hittî Efron’dan satın aldığı mağaraya gömün. İbrahim ve karısı Sarayı orada gömdüler; İshak ve karısı Rebeka’yı orada gömdüler: Ve ben Leayı orada gömdüm. Tarla ve içindeki mağara Het oğullarından satın alınmıştı. Ve Yâkub, oğullarına emretmeyi bitirince ayaklarını yatağın içine topladı ve son soluğu verdi ve kavmine katıldı. » (Tevrat/Tekvîn: 49/29-33)
Yusuf Peygambere gelince: O da vefat edince, ruhen babaları Yâkub, İshak ve İbrahim’e (salât-ü selâm hepsine olsun) katılmayı dilemiş ve böylece tertemiz, peygamberliğinin nezahati içinde Mısırʹda vefat etmiştir. Ancak Mısırlılar onu paylaşamamışlar, her semt halkı kendi kesiminde onun gömülmesini istemiş, derken büyük bir anlaşmazlık ortaya çıkmıştı. Çünkü herkes o mübarek insanın bereketine erişmek arzusundaydı. Sonra aklı eren ileri gelenler, vaki anlaşmazlığı çözmek için Yusuf’un naşını bir mermer tabuta yerleştirip Nil ırmağının ikiye ayrıldığı kısma gömerek bütün Mısırlılara Nil ile bereket dağıtmasını dilemişler ve böylece herkesi memnun edip susturabilmişlerdi. Uzun yıllar orada gömülü kaldıktan sonra Musa Peygamber, İsrâîloğulları’nı Mısır’dan çıkarırken Yusuf Peygamber’in mermer tabutunu da alıp öylece beraberlerinde götürmüşler de vefatından 400 yıl sonra onu Beytüʹl-Makdisʹe gömmüşlerdir. Kaç yaşında vefat ettiği tam tesbit edilememiştir. 108, 123 ve 107, 110 gibi rakamlar üzerinde durulmuştur. Allah daha iyisini bilir. Efraim, Manasse ve Rahmet adında üç oğlunun dünyaya geldiği söylenir. (Fazla bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî: 9/270)
Tevratʹtaki kayıtlara göre ise, Yusuf Peygamber, babası Yâkubʹun cesedini mumyalamaları için hekim kullarına emrettiği ve emir yerine getirilip kırk gün mumyalama süresi dolunca, Mısırlıların onun için yetmiş gün gözyaşı akıttıkları belirtilmektedir. Sonra da Yâkub’un vasiyeti gereği, onun mumyalanmış naşının Ken’an diyarına nakledilerek Mamre karşısında Makpela tarlasındaki mağaraya gömüldüğü anlatılır. (Tevrat/Tekvîn: 50/1-14)
Yine Tevrat’taki kayıtlara göre, Yusuf Peygamber 110 yıl yaşamıştır. Vefatına yakın kardeşlerini ve oğullarını toplayarak onlara gelecekle ilgili şu haberi vermiştir: «Ben ölüyorum, fakat Allah mutlaka sizi arıyacaktır ve bu diyardan sizi İbrahim’e ve İshâkʹa ve Yâkub’a yemin ettiği diyara çıkaracaktır. Ve Yusuf: Allah sizi mutlaka arıyacaktır ve kemiklerimi buradan çıkaracaksınız, diyerek İsrail’in oğullarına yemin ettirdi. Ve Yusuf 110 yaşında öldü ve onu mumya edip Mısırʹda bir tabuta koydular. » (Tevrat/Tekvîn: 50/22-26)
Tevrat’ın Çıkış kitabında ise, Yusuf’un bu vasiyetinin Musa Peygamber tarafından yerine getirildiği anlatılarak şöyle deniliyor: «Ve İsrâîloğulları Mısır diyarından silâhlanmış olarak çıktılar. Ve Musa, Yusuf’un kemiklerini kendisiyle beraber aldı; çünkü İsrâiloğullarına: Gerçekten Allah sizi ziyaret edecektir ve kemiklerimi sizinle beraber buradan çıkaracaksınız, diye sıkıca and ettirmişti. » (Tevrat/Çıkış: 13/19-21)
Bu kayıtlardan, Musa Peygamber’in şeriatında ölen bir kimsenin kemiklerini çıkartıp bir başka yere gömmenin caiz olduğu anlaşılıyor. Nitekim Yâkub Peygamber’in şeriatında da buna cevaz verildiğini, onun yaptığı vasiyetinden anlıyoruz.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle Yâkub ailesinin Mısır’a göç ettikleri ve Yusuf Peygamber’in daha önce görüp babasına anlattığı rüyanın aynen gerçekleştiği anlatıldı. Sonra da Yusuf Peygamber’in eriştiği başarının, nâil olduğu nimetlerin Allah’a ait olduğunu dile getirerek tam mahviyetkâr bir ifadeyle şükrettiği belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Yusuf (A. S. ) kıssasının gerçekçi ve özlü safhalarının ancak vahiy yoluyla anlaşılabileceği, Hz. Muhammed’in (A. S. ) kendiliğinden bunları bilip anlatmasının mümkün olmayacağı üzerinde duruluyor. Böylece efsanelere karışan Yusuf kıssasının en ibretli yanının ancak Kurʹân’dan öğrenilebileceğine işâret ediliyor. Bütün âyet, belge ve tarihî kıssalara rağmen, yeryüzündeki insanlardan çoğunun inkâr ve tuğyan üzere kalmakta ısrarlı olacakları haber veriliyor. Onun için kavim ve kabilelerin hidâyeti seçmediklerine üzülmeğe gerek olmadığı hatırlatılarak, peygamber ve onun izinde olanlara gerekenin açık bir teblîğ ve metotlu bir irşat olduğu bildiriliyor.