A'la Suresi 6-13. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

سَنُقْرِئُكَ فَلَا تَنْسٰى اِلَّا مَا شَاءَ اللّٰهُ اِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ وَمَا يَخْفٰى وَنُيَسِّرُكَ لِلْيُسْرٰى فَذَكِّرْ اِنْ نَفَعَتِ الذِّكْرٰى سَيَذَّكَّرُ مَنْ يَخْشٰى وَيَتَجَنَّبُهَا الْاَشْقٰى اَلَّذِي يَصْلَى النَّارَ الْكُبْرٰى ثُمَّ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيٰى

10.

Sana Kur'an'ı okutacağız ve sen onu unutmayacaksın.

Diyanet İşleri

7.

Ancak Allah'ın dilediği başka. Şüphesiz O, açık olanı da bilir, gizliyi de.

8.

Biz seni en kolay olana kolayca ileteceğiz.

9.

O halde, eğer öğüt fayda verirse, öğüt ver.

10.

Allah'a karşı derin saygı duyarak O'ndan korkan öğüt alacaktır.

11-12.

(11-12) En büyük ateşe girecek olan en bedbaht kimse (kafir) ise, öğüt almaktan kaçınır.

13.

Sonra orada ne ölür (kurtulur), ne de (rahat bir hayat) yaşar.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

6- (Kurʹânʹı) sana okutacağız ve sen de unutmayacaksın.

7- Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ.. Çünkü O elbette açığı da bilir, gizli olanı da bilir.

8- Kolay olana seni iletip başarılı kılacağız.

9- O halde öğüt fayda verirse ona devam et.

10- (Allah’tan) saygı ile korkup eğilen öğüt alacaktır.

11- Sapıtmış âsi günahkâr ise ondan uzak duracaktır.

12- O en büyük ateşe varıp girecektir.

13- Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır.

İNİŞ SEBEBİ

İbn Ebî Necîh’in Mücâhidʹden yaptığı rivâyete göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin bazan, kendisine vahyedilen Kur’ân âyetlerini unutabileceğinden endişe ettiği olurdu. Bunun üzerine yukarıdaki ilgili âyetler indiril­miştir. (el-Câmi’u li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 20/18)

HZ. MUHAMMED (A. S. ) MÜKEMMEL BİR HAFIZAYA SÂHİPTİ

«(Kur’ân’ı) sana okutacağız ve sen de unutmaya­caksın.. »

Cenâb-ı Hak kendi kitabını indirmeyi murad edince, Hz. Muhammed’i (A. S. ) seçip risâlet ile görevlendirirken Onun kalbini ve hafızasını İlâhî âyetleri indiği gibi korumaya uygun düzeye getirdi. Ancak tilâveti veya hükmü kaldırılan âyetler bu genellemenin dışında tutulur ki, yedinci ayetle ona işaret edilmektedir.

Nitekim ilim adamlarından bir kısmı âyetteki istisnâyı bu manâya yo­rumlamıştır. Çünkü Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz vahyin ilk yıllarında okur­yazar değildi. Bununla beraber inen İlâhî vahyi olduğu gibi kalp ve hafı­zasında tutmakla yükümlüydü. O bakımdan bazan «unuturum» diye en­dişelenir ve Cebrâîl (A. S. ) getirdiği âyetleri henüz tamamen ilka etmeden Peygamberimiz (A. S. ) telakki ettiği kısmı okumakta acele eder ve bu se­beple dudaklarını kıpırdatırdı. O sebeple Kıyâmet Sûresiʹnde de bu olay çok daha açık biçimde şöyle tasvîr edilmektedir: «İnen vahyi acele (bel­leyip ezber) etmek için dilini kıpırdatma. Şüphesiz ki onu toplayıp okutmak bize aittir. O halde biz onu (Cebrâilʹin diliyle) okuduğumuzda sen de onun okunmasını izleyerek ona uy. Sonra da onun açıklaması bize aittir. »

Böylece A’lâ Sûresi’ndeki altıncı âyetle bu hüküm ve beyân daha da pekiştirilmekte ve unutma endişesi duymaya mahal olmadığı bildirilmek­tedir.

Bu bakımdan Ferrâ’, sözü edilen istisnayı yorumlarken, «Cenâb-ı Hak Onun hiçbir şeyi unutmasını dilememiştir» diyerek İlâhî inayetin Ondan yana tecelli ettiğini belirtmiştir. Öyle ki, Cenâb-ı Hak dilerse unutturur. Çünkü O’nun kudreti her şeye yeter. Ama unutturmayı dilemedikçe aksinin zuhur etmesi söz konusu değildir. Nitekim istisnanın bu anlama yo­rumu bir diğer âyette görülmektedir: «Gökler ve yer durdukça ora (cennet)de temelli kalıcılardır; ancak dilediği müstesnâ.. » (Hûd Sûresi: 107 - Tâhâ Sûresi: 114) Yani cennetlikler cennette ebediyen kalacaktır; ama Allah dilerse kalamazlar. Ne var ki O böyle dilememiştir ve dilemiyecektir de.. Çünkü O’nun ezelde hazırladığı plân, proğram bir yanlışlık meydana gelmeden aynen devam eder, de­ğişmesi söz konusu değildir. Zira Cenâb-ı Hak kurduğu düzene, hazırla­dığı proğrama müdahale etmez. Söz O’nun katında aslâ değişmez.

Diğer bir yorum ise şöyledir:

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz inen Kur’ân âyetlerini unutmazdı. Ancak Cenâb-ı Hak dilediği zaman Ona bir âyeti unutturur ve böylece Hz. Mu­hammedʹin de (A. S. ) bir insan olduğunu hatırlatır ve hemen sonra Ona, unuttuğunu da Melek Cebrâîl, ya da mü’minlerden biri vasıtasıyla hatır­latırdı.

Efendimiz namazda kıraat esnasında bir âyeti atlamış bulunuyordu. Ubey b. Kâ’b (R. A. ) o âyetin neshedildiğini, yani tilâvetinin kaldırıldığını sanmıştı. Durumu Hz. Peygamber’e (A. S. ) arzedince, Peygamberimiz (A. S. ) ona: «Doğrusu Ya Ubey! Onu unuttuğum için atlamış bulunuyorum» diye cevap vermiştir. (el-Câmi’u li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 20/19)

KOLAY OLANINA İLETİP BAŞARILI KILMAK

«Kolay olana seni iletip başarılı kılacağız. »

Peygamberimizin (A. S. ) güzel anlatımıyla, «Din kolaylıktır» (Buharî/imân: 29- Nesâî/imân: 28- Ahmed: 5/69) ve «Al­lah yanında dinin (dindarlığın) en sevileni, bâtıldan uzak, hakka yönelik, koskolay olanıdır. » (Buharî/imân: 29- Tirmizî/menakıb: 32, 64- Ahmed: 1/236)

İslâm Dininin kısa zamanda kıtalara yayılmasının sebeplerinden biri de, Onun hemen her konuda kolaylık getirmesi ve kolay olanı seçmeyi emretmesidir. Nitekim Hz. Âişe (R. A. ) Vâlidemiz bu konuda diyor ki: Re­sûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ne kadar iki şey arasında muhayyer bırakıldıysa, -bir günah olmadığı, İlâhî hürmeti bozmadığı takdirde- mutlâka kolay olanını seçerdi. » (Buharî/menakıb: 23, edeb: 80, hudud: 10)

Böylece İslâm’a girmekte nasıl bir kolaylık varsa, ahlâkî kuralları yaşamakta ve uygulamakta da kolaylık mevcuttur. Diğer yandan ibâdette kolaylık, nikâhta ve boşanmakta kolaylık, muamelatta kolaylık hep söz konusudur. Şüphesiz bunlar, yani sözünü ettiğimiz konular ciddi şekil­de incelendiği zaman hepsinde de kolaylık sağlandığı ve hükümlerin ona göre konulduğu rahatlıkla görülür. İbâdeti de, muamelâtı da zorlaştıran biz insanlarız. Meselâ İslâm Dini, adâlette büyük bir sür’ati prensip ola­rak ortaya koymuş ve adâletin gecikmesini adâletsizlik olarak vasıflandırmıştır. O bakımdan gerek Hz. Peygamber (A. S. ) zamanında, gerek dört halife döneminde, gerekse Abbasîler, Selçuklular ve OsmanlIlar devrinde bu prensibe sıkı sıkıya bağlı kalınmış, en büyük ve önemli davâlar bile en çok üç gün içinde karara bağlanmıştır. Kadıya baş vuran davacı, di­lekçesini verince, kadı ona: «Bir gün sonra davayla ilgili belge ve şâhit olarak ne varsa mutlaka mahkemeye bildirilecektir» diye emir verirken, aynı emri davalıya yermiş ve ikinci gün böylece tarafların varsa belge, delil ve şâhitleri dikkate alınıp dinlenmiş ona göre karar verilmiştir. Ta­raflar belge, delil ve şâhit getiremedikleri takdirde davalıya yemin teklîf edilerek dava neticelendirilmiştir.

İlgili âyetin bir diğer yorumu ise şöyledir: Mekkeʹde çok sıkıntılı günler geçiren Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e, yakında zorlukların kalka­cağı, hicret olayının sühuletle neticeleneceği ve Medine’ye yerleşme ola­yının gerçekleşeceği; aynı zamanda orada kolaylıkla şehir devletinin temel­lerinin atılacağı kapalı bir anlatımla müjdelenmektedir.

Zira her sıkıntı ve zorluktan sonra, sabredildiği ve Allah’a güvenilip dayanıldığı takdirde mutlaka bir kolaylık vardır. Nitekim İnşirah Sûresiʹn­de bu husus çok açık bir anlatımla belirtilmektedir.

O halde dinî konuları uzmanlaşmış din âlimlerine götürmekte ve on­ların görüşünü alarak sonuçlandırmakta büyük fayda vardır. Ortaya çı­kan ve çözüm bekleyen herhangi bir konuyu Kurʹân ve Hadîslerin bütün­lüğü, İslâmʹın ana kaideleri çerçevesinde değerlendirmeye tabi tutup çöz­düğümüz nisbette kolaylık sağlamış oluruz. Konuyu ehil olmayan kişilerin çözümüne terkettiğimiz ölçüde zorlaştırıp çıkmaza sokmuş oluruz.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ümmetini bu konuda uyararak şöyle bu­yurmuştur:

«Şüphesiz ki din kolaylığın tâ kendisidir. Artık kim (fazla ibâdet ya­payım ve daha sıkı tutayım diye) kendini zorlar da dine karşı mukave­mette bulunursa, mutlaka (kendisi âciz kalıp yorulur da) din ona üstün­lük sağlar. O halde ifrat ve tefritten uzak kalıp isabetli olanı seçin; son nok­tasına varayım diye zorlanmayın, ona yakın olmayı prensip edinin ve müjdelenin. Günün evvelinde ve zevaldan sonra yol almakta kendinize yardım­cı olun; gecenin sonuna doğru da yol almak suretiyle kendinize kolaylık sağlayın. » (Münâvî/Feyzü’l-Kadîr: 2/329)

FAYDA VERDİĞİ SÜRECE ÖĞÜDE DEVAM ETMEK

«O halde öğüt fayda verirse ona devam et. »

Zira kalpler, günün şartları da dikkate alınarak uygun bir metodla işlendiği takdirde yumuşar ve İlâhî nurun tecellisine ayna olabilir. İçinde az-çok irfan ve imân bulunan gönüller dinî nasihatla katılıktan kurtulur; duygular iyiye çevirilir; düşünceler berraklaştırılır. Unutmayalım ki insa­nın hılkatındaki özelliği ve mayasındaki cevheri gereği, makam ve rüt­besi ne olursa olsun yapıcı, yönlendirici öğüde ihtiyacı vardır.

O bakımdan Cenâb-ı Hak bu konuda Hz. Muhammed’in (A. S. ) ve do­layısıyla Onun yolunda yürüyen mürşitlerin asıl görevlerinden birini şöy­le açıklamaktadır:

«Öğüt ver; çünkü gerçekten sen ancak bir öğütçüsün. » (Ğâşiye Sûresi: 21)

Ancak öğüt istisnasız olarak herkese fayda verir mi? Böyle bir iddia söz konusu değildir. Zira yersiz ve ölçüsüz yapılan öğütlerin bazan aksi tesir yaptığı görülmekte ve duyulmaktadır. Küfürde inatla ısrar edip Hakkʹı red ve inkâr hususunda iyice şartlanan kişiler üzerinde öğüdün faydalı ol­madığı, bilhassa o gibilerin küfür ve azgınlığını artırdığı bir gerçek­tir. O bakımdan Kurʹân’da, dinî öğüdün Hakkʹa inanıp bağlanan mü’minlere fayda vereceği belirtilerek, bu hususta muhatabın müʹminlerden seçil­mesi tenbîh edilmektedir.

Konuyu hem açıklayan, hem de ana temasını kuvvetlendiren diğer âyetleri de nakletmemizde yarar görüyoruz. Çünkü Kur’ân âyetlerinin önem­li bir bölümü, birbirini hem açıklamakta, hem de tamamlamaktadır:

«Ve sen öğüt vermeye devam et; çünkü gerçekten hatırlatmada bu­lunup öğüt vermek müʹminlere fayda sağlar. » (Zâriyat Sûresi: 55)

«Tehdidimden korkanlara Kur’ân ile öğüt ver. » (Kaf Sûresi: 45)

ÖĞÜTTE UYGULANACAK METOT

İslâm hemen her konuda disiplinli, metodlu olmayı, kurallara bağlı kalmayı emreder. Bunun için ibâdeti bile birtakım vakitlere, şartlara, esas­lara ve kurallara bağlamıştır. Dinî ahlâk işlenirken elbetteki kural ve me­tot dışında kalınamaz. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz gerek günlük konuş­malarında, gerekse cuma ve bayram gibi önemli günlerdeki hitabesinde, toplumun ihtiyaçlarını, temayüllerini, sıkıntı ve dertlerini dikkate alarak konuşur; bıkkınlık vermemeye dikkat edip sözünün tesirsiz hale gelme­sini önlerdi.

Aynı zamanda acele konuşmaz, biteviyelikten kaçınır; ses tonunu yeri gelince yükseltir, yeri gelince de alçaltırdı. Kelimelerin üstüne basa basa konuşur; önemli bir bilgiyi verirken gerekirse o cümleyi iki veya üç defa tekrar ifade ederdi.

Öğüt konusunun önemini göz ardı etmek mümkün olmadığına göre, izlenecek metodu çok iyi bilmeye ihtiyaç vardır.

Buna «vaaz-u nâsihat; irşâd ve teblîğ» de diyebiliriz. Hâtip, vâiz, dâî ve mübelliğin karşısında üç sınıf insandan ya biri, ya ikisi ya da hepsi bulunabilir. O bakımdan dinî konuları anlatırken, kalp ve kafalara nakşet­meye çalışırken bu üç sınıfın farklı bilgi ve kültür seviyesini göz önüne almak zorundayız. Cenâb-ı Hak nasıl, ilgili âyette «Kolay olana seni ile­tip başarılı kılacağız» buyuruyorsa, dine hizmet etme şerefini yüklenen­lerin de her vesileyle bu kolaylığı yansıtmakla yükümlü olduklarını unut­mamaları gerekir. Nitekim Nahl Sûresiʹnde şu İlâhî emir ve tavsiyenin yer aldığını görüyoruz:

«Rabbin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır; onlarla en güzel (ölçü ve usûl ne ise ona göre) mücadeleni sürdür.. » (Nahl Sûresi: 125)

Sözünü ettiğimiz bu çok yararlı metotlar uygulandıktan sonra yapı­lacak vaaz ve öğüdün, teblîğ ve irşadın, şüphesiz ki Cenâb-ı Hakʹtan say­gı ile korkan müʹminler üzerinde olumlu tesir bırakacağı kesindir ve tec­rübeler hep bunu gösterip yansıtmıştır. Kalpleri satılmış âsi günahkâr inkârcıların ise, dinî öğütten nefret edip uzaklaştıkları görülmüştür. Zira kişi sevmediği, inanmadığı şeyden zevk almaz, üstelik tiksinir, nefret du­yar ve uzaklaşır. Din ve sağlam inanç ise, bütünüyle sevgi, kalp yatışkan­lığı, vicdan berraklığı ve gelişmiş irfanla içiçedir. O bakımdan inkârcı mad­decilere hakkı tanıtıp kabul ettirmek için uzun süre çok metotlu ve bi­linçli bir yol izlemek; düşünce ufuklarını genişletecek deliller getirmek, duygularını yönlendirecek misaller sıralamak ve akıllarına ışık tutup mal­zeme verecek belgeler, ilmî hüccetler ortaya koymak gerekir. Kur’ân ve Hadîs’te uygulanan yol ve metot bu belirttiğimiz hususları en uygun biçim­de yansıtmaktadır. 10 ve 11. âyetlerle özellikle bu hususa değinilerek ay­dınlatıcı bilgi verilmektedir.

CEHENNEM’DE ÖLÜM OLAYI YOKTUR

«Sapıtmış âsi günahkâr ise ondan uzak duracaktır. O, en büyük ateşe varıp girecektir. Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır. »

Kur’ân ile yapılan öğütten nefret duyup uzaklaşarak nasîbini alma­yan inkârcı âsiler Cehennem ateşinde kendileri için mukadder olan azâ­bı çekerken her an ölmeyi, silinip yok olmayı isterler. Ancak böyle bir is­tek ve temenninin hiçbir yararı olmaz; bütünüyle anlamsız ve neticesiz kalır. Zira ölüm olayı dünya hayatına has bir emirdir. Âhiret âlemi sonsuz olduğundan ölümsüzdür. O bakımdan âhirette ölüm olayının yeri ve hik­meti yoktur.

Nitekim sahîh hadîste bu husus şöyle açıklanmaktadır: «Kıyâmet gü­nünde cennetlikler cennette, cehennemlikler cehennemde yerlerini aldık­tan sonra ölüm (bir koç şeklinde) getirilip cennet ile cehennem arasında boğazlanır. » (Buharî/rikak: 51, tefsîr: 19- Müslim/cennet: 40, 43 zühd: 39, cennet: 20, tefsîr: 19- İbn Mâce/zühd: 38- Ahmed: 2/118, 121, 261, 369, 377, 423, 513- 3/9) Böylece Cennetʹte olanlar büyük ferahlık duyup ölümsüz bir hayatın devam edeceğini gözleriyle de müşahede ederken, cehennem­liklerin büsbütün ümitleri kırılır ve o dayanılmaz azâptan kurtulma şans­larının pek olmadığını anlarlar. Çünkü orada azâp çekmektense bir an önce ölmek onlar için rahmet sayılır.

İşte dünya hayatında nefis otlağında mide kavgası verirken ebedî ha­yatı inkâr eden maddecilere bu yüzden sonsuz bir azâp verilerek cezanın amelin ve niyetin cinsinden olduğu bir defa daha belgelendirilmiş oluyor.

Muhyiddîn Arabî (K. S. ) Fütuhat-ı Mekkiye adlı eserinin üçüncü cil­dinde bu konuya değinerek keşif yoluyla elde ettiği bilgiyi şöyle açıkla­maktadır:

«İkinci gökte Yahya Peygamberi İsa (A. S. )ın yanında gördüm. Ara­mızda şu konuşma geçti:

- Haber aldığıma göre kıyâmet gününde Cenâb-ı Hak ölümü bir koç şekline sokup getirecek ve Cennet ile Cehennem arasında tutacak; cennetliklerle cehennemliklere gösterecek ve sen de İlâhî emir gereği o koçu orada boğazlıyacakmışsın, öyle mi?

Yahya (A. S. ) bana şu cevabı verdi:

- Evet, bu ancak bana lâyık ve uygun görülmüştür. Çünkü ben «ya­şayan, diri kalan» anlamına gelen «Yahyâ» ismini taşıyorum. Benim is­mimin zıddı olan «ölüm» benimle birlikte artık kalamaz. Çünkü âhiret ebe­dî hayat yurdudur, orada ölüm denilen olayın mutlaka kaldırılması gere­kir; onu (İlâhî takdîr gereği) benden başka giderip kaldıracak da yoktur.

Ben ona:

- Doğru söylüyorsun, ama şu âlemde «Yahyâ» adını taşıyanlar hay­li çoktur. (Buna ne dersin? ) dedim. O şu cevabı verdi:

- Ama benim bu isimde öncelik mertebem bulunuyor. Hayat bulan her şey benim ismimle (onun mâna ve hikmetiyle) bulmuştur. Benden ön­ce Cenâb-ı Hak bu ismi kimseye vermemiştir. Bütün yahyalar bana tabi­dir. Benim ortaya çıkmaklığımla onlara bu hususta hüküm (takdiri) kal­mamıştır.

Bu cevabından sonra Hz. Yahya (A. S. ) beni bir hususta uyardı ki, o şey ile ilgili hiçbir bilgim yoktu. Kendisine Cenâb-ı Hakʹtan mükâfat di­lerim. » (Muhyiddîn Arabî/Fütuhat-i Mekkiyye: 3/346)

Cehennem ehli orada azâp çektikleri sürece ne ölürler, ne de dos­doğru yaşarlar. Her an ıstırap ve elem içinde kıvranıp İlâhî takdîre boyun eğerler. O bakımdan böylesine bir hayat ortamında yaşayanlara «yaşıyor­lar» pek denilmez.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, vahyedilen Kur’ân’ın Hz. Muhammedʹin (A. S. ) kalbinde yer edip unutulmayacağı konu edildi. İslâm’ın başarıya erişme yollarının kolaylaştırıldığına değinilerek dinin her yanıyla kolaylık arzet­tiğine işârette bulunuldu. Sonra da öğüdün lüzum ve yararı üzerinde du­rularak bilgi verildi. İnkârcı sapıkların dinî öğütten nefret duyduklarına temasla onların kendi aleyhlerine çok elemli bir sonuç hazırladıkları bil­dirildi.

Aşağıdaki âyetlerle, kendini küfür ve günahtan arındırıp namaz kılan mü’minlerin felâh bulacağı müjdeleniyor. Sonra da dünya hayatını âhiret hayatına tercîh eden gâfiller uyarılıyor; âhiret hayatının çok daha hayırlı ve her bakımdan kalıcı olduğu bildirilerek ölmeden önce iki hayat arasında denge kurmaları kapalı şekilde emrediliyor.