Kalem Suresi 8-16. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

فَلَا تُطِعِ الْمُكَذِّبِينَ وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ وَلَا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَهِينٍ هَمَّازٍ مَشَّاءٍ بِنَمِيمٍ مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ اَثِيمٍ عُتُلٍّ بَعْدَ ذٰلِكَ زَنِيمٍ اَنْ كَانَ ذَا مَالٍ وَبَنِينَ اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِ اٰيَاتُنَا قَالَ اَسَاطِيرُ الْاَوَّلِينَ سَنَسِمُهُ عَلَى الْخُرْطُومِ

10.

O halde yalanlayanlara boyun eğme.

Diyanet İşleri

9.

İstediler ki, yumuşak davranasın, böylece onlar da yumuşak davransınlar.

10-14.

(10-14) Yemin edip duran, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan söz taşıyan, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günaha dadanmış, kaba saba; bütün bunların ötesinde bir de soysuz olan kimseye mal ve oğulları vardır diye, sakın boyun eğme.

15.

Ayetlerimiz kendisine okunduğu zaman, "Öncekilerin masalları!" der.

16.

Yakında biz onun burnunu damgalayacağız.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

8- (Hakkʹı) yalan sayanlara boyun eğme.

9- Onlar senin yapmacık da olsa (kendilerine) yumuşak ve müsama­halı davranmanı, kendilerinin de sana yapmacık yumuşaklık göstermele­rini isterler.

10-14- Çok yemin eden, değersiz, alçak, kusur araştırıp leke süren, ikiyüzlülük edip söz götürüp getiren, hayra hep engel olan, saldırgan olup hakları çiğneyen, günah işleyen, kaba ve şerefsiz ve sonra da soysuz olan hiçbir kimseye -mal ve oğullar sâhibi de olsa- boyun eğme.

15- Onun karşısında âyetlerimiz okununca, «Öncekilerin masallarıdır» der.

16- Yakında onun burnunu damgalıyacağız.

PUTLARA SAYGI GÖSTERİLMESİNİ İSTEYEN ŞAŞKINLAR

«(Hakkʹı) yalan sayanlara boyun eğme. Onlar senin yapmacık da olsa (kendilerine) yumuşak ve müsama­halı davranmanı, kendilerinin de sana yapmacık yumuşaklık göstermeleri­ni isterler. »

İnkârcı putperest sapıklar, bazan da Hz. Muhammedʹe (A. S. ), kendi putlarına saygı göstermesi halinde onların da Onun Rabbına karşı saygılı olabileceklerini söyleyerek bir bakıma sathî bir anlaşma tarafdarı oldukla­rını ihsas ediyorlardı. Şüphesiz ki Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimizʹin put­lara saygı göstermesi, iltifatta bulunması, onları ilâh kabul etmesi anlamına gelirdi ki, bu, İslâmʹın sonu ve risaletin de hedefinden bütünüyle sapması olurdu. Böylece o yüce dâva temelinden yıkılır, doğduğu yerde ölürdü. Hattâ müşrikler Ona: «Kâtiplerine yazdırdığın âyetlerde putlara dokunma, onla­rın bâtıl ilâhlar olduğunu belirtme, ne istersen sana vermeye hazırız» di­yecek kadar akıllarını kaybetmiş; ilâhî vahyin ve peygamberliğin mana ve hikmetinden uzak kalmışlardı.

Bir ara Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, İslâmiyetin yayılmasını engelleyen pürüzlerin az da olsa kalkmasını düşünerek Kureyş Kabilesine mensup putperestlere biraz hoşgörülü davranmayı düşünmüştü ki Cenâb-ı Hak he­men şu beyânı indirdi: «Eğer sâna sebat vermemiş olsaydık, az da olsa onlara meyledecektin ve o takdirde sana hayatın da, ölümün de (acısını) kat kat tattırırdık; sonra da kendine, bize karşı bir yardımcı da bulamaz­dın. » (İsrâ Sûresi: 74)

İSLÂM DÜŞMANLARININ ONİKİ ALÂMETİ

Mekkeli putperest müşriklerin ileri gelenleri, Hz. Muhammed’in (A. S. ), dede ve babalarının dinine dönmese bile onlara ve inançlarına karşı say­gılı olmasını istediler ve bunun için birtakım yersiz, anlamsız teklîfler ileri sürdüler ve o takdirde Ona karşı daha mülayim bir tutum ve anlayış izle­yeceklerini bildirdiler. Az yukarıda belirttiğimiz gibi, Hz. Peygamber (A. S. )ın böyle mantıksız, ölçüsüz ve bütünüyle yanlış bir teklîfi kabul etmesi aslâ düşünülemezdi. Zira O, Mekkeliʹlerin daha câzip teklîflerine karşı, «Güneşi sağ avucuma, ayı da sol avucuma koysalar yine de dâvamdan vazgeçe­cek değilim. Çünkü bu kutsal dâva benim icadım değil, bütünüyle Cenâb-ı Hakk’ın emir ve tecellisidir» diyerek İslâm esaslarıyla bağdaşmayan hiçbir teklîfe iltifat etmiyeceğini çok önceden ilân etmiş bulunuyordu.

Nitekim Cenâb-ı Hak, ilgili âyetlerle bu ve benzeri tekliflerde bulunan­ların hemen her devir ve ülkede bulunabileceğini ve onları iyi tanıyabilmek için şu oniki alâmetlerini dikkatten uzak bulundurmamayı mü’minlere bildir­mekte ve böylece İslâm ülkesinde o gibilere sahayı boş bırakmamayı em­retmektedir:

1- Hakk’ı, doğruyu, İlâhî dini yalanlarlar; küfrü, ahlâksızlığı savunur­lar.

Böylelerine uymak, onların izlediği yola girmek demektir ve o takdirde ne İslâm kalır, ne de Kurʹân..

2- Yapmacık sahte dostluk kurmak isterler. Gerçek mü’minlerden de aynı şeyi bekleyip asıl amaçlarına ulaşmayı düşünürler. Böylece ortam ve şartlara göre dalkavukluğun en kötüsünü sergileyerek çok fena bir çı­ğır açarlar.

Şüphesiz hem Hz. Muhammed’in (A. S. ), hem de Onun yolunda yürü­yen gerçek mü’minlerin böylesine şerefsiz, haysiyet kırıcı, kişiliği zedele­yici ve dine ağır darbe indirici bir yaklaşmaya iltifat etmeleri aslâ düşünü­lemez.

3- Çok yemin ederler ve onu maske yapıp sinsî ve şeytanî arzularını gerçekleştirmeye çalışırlar.

4- Bunlar son derece değersiz, şahsiyetsiz, alçak kişilerdir. Dostluk kurmaya lâyık değillerdir.

5- İkiyüzlü, kaypak ve dönektirler. O bakımdan onlara asla inanmak doğru olmaz ve arkalarından gidilmez.

6- Söz götürüp getirirler. Kendilerine göre siyaset yapıp toplumu, özellikle inanan zümreyi birbirine düşürmeye özen gösterirler. Böylesine tehlikeli soysuzlara yüz vermek İslâm’ın aleyhine birtakım sonuçlar do­ğurur.

7- Hayra, iyiliğe, birliğe engel olurlar, kişisel çıkarlarını hep ön plân­da tutup fırsat beklerler. Alabildiğine maddecidirler, kendilerinde fazilet­ten yana hiçbir ışık yoktur.

8- Ortam ve şartlar elverdiğinde saldırgandırlar. Hakları çiğnemek­te bir sakınca görmezler. Zorbalık onların vasfı, nankörlük karakterleridir. O bakımdan böyleleriyle yola çıkılmaz ve arkadaşlık edilmez.

9- Günah işlemekten zevk alırlar. İçinde bulundukları toplumdan utanmazlar.

10- Şerefsizlik onların şiârı, saygısızlık ve şarlatanlık onların sanatı­dır. O bakımdan onlar hiçbir zaman dost edinilmeye lâyık değildirler ve hiçbir ciddi konu ve davada da onlarla işbirliği yapılmamalıdır.

11- Mal ve servetleriyle, aşiret ve çocuklarıyla gururlanıp böbürle­nirler. Değer ölçüleri zenginlik ve dalkavukluktur. Bunun için onlara mey­letmek, yaklaşmak asla doğru olmaz.

12- Cenâb-ı Hakk’ın indirdiği âyetlere «eskilerin masalları» deyip ge­çerler. Gerçeği akıl ve irfan ile öğrenmeye yanaşmazlar. Çoğu duygusunun esiridir. O bakımdan güvenilmezler.

Mekke’de bu çirkin alâmetleri birer süs ve büyüklük sayıp durmadan ortalığı karıştıran ve İslâm aleyhine akla gelmedik iftira ve çirkin yakıştır­malarda bulunanların başında Ebû Cehl, Velîd b. Muğîre, Ebû Leheb, Utbe ve benzeri azgınlar bulunuyordu. Cenâb-ı Hak, 16. âyetle bu mağrur sah­tekârların yakın gelecekte burunlarının kırılacağını haber vermekte ve enin­de, sonunda Hz. Muhammed’in (A. S. ) başarıya erişeceğini müjdelemekte­dir. Nitekim öyle oldu: Önce Bedir Savaşında bu azgınların çoğu İslâm mücahitlerinin kılıç darbeleri altında can verdiler ve lânet damgasını yiye­rek tarih sahifelerine öylece yazıldılar. Bir rivâyete göre, Velîd b. Muğîre savaş alanında burnundan ağır şekilde yaralandı ve hezimete uğrayarak hakkettiği cezayı gördü.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, İslâm düşmanlarına hiçbir zaman itibar edilme­mesi emredildi ve onların oniki kadar alâmeti üzerinde durularak aydınlatıcı bilgi verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, yakın gelecekte Mekkeli müşriklerin burunlarının kırılacağı, zorbalıkların son bulacağı ve büyük bir perişanlık içinde neye uğradıklarını şaşıracakları haber veriliyor ve nîmet dolu bahçenin ürün­leriyle müreffeh geçinen gafillerin başına gelen musîbet misâl verilerek Mekkeli putperestler uyarılıyor; mü’minlere de sabır tavsiye ediliyor.