MEÂLİ:
8- Nice kasaba (halkı) Rabbinin ve O’nun peygamberlerinin buyruğu dışına çıkıp azgınlık gösterdi de biz onları çetin bir hesaba tabi tuttuk ve bilinmedik bir azâba uğrattık.
9- Böylece onlar, yaptıklarının vebâlini tattılar da işlerinin sonu hüsrân oldu.
10- Allah, onlara çetin bir azâp hazırladı. Artık siz ey imân eden akıl sâhipleri! Allahʹtan korkun (Oʹnun buyruklarına karşı gelmekten) sakının. Gerçekten Allah size bir zikir (Kur’ân) indirmiştir.
11- Ayrıca, imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size Allahʹın açık-seçik ve açıklayıcı âyetlerini okuyan bir peygamber göndermiştir. Kim Allahʹa inanır da iyi-yararlı amelde bulunursa, Allah onu, altlarından ırmaklar akan içinde devamlı kalacakları Cennetlere yerleştirir. Allah, ona cidden güzel bir rızıkta ihsânda bulunmuştur.
AKLI BİLGİYLE VE BU İKİSİNİ İLÂHÎ SÜNNET İLE BİRLEŞTİRMEK
«Nice kasaba (halkı) Rabbinin ve Oʹnun peygamberlerinin buyruğu dışına çıkıp azgınlık gösterdi de onları çetin bir hesaba tabi tuttuk ve bilinmedik bir azâba uğrattık. »
İlgili âyetle Cenâb-ı Hâk, İlâhî emirlere ve O’nun belirleyip indirdiği hayat düzenine akıl ve idrâk kapısını kapatıp kendilerini şartlanmış duygularının akıntısına kaptıran inkârcıların üç büyük sıkıntıyla karşılaşacaklarını ve sonlarının mutlak hüsrân olacağını haber vermektedir:
1- Sınırlı hayatını amacından saptırıp madde ve şehveti hedef seçen ve böylece behimî bir hayat tarzına özenenler, ruha gıda veren, vicdanı geliştiren, toplumu birleştiren ve insanı yalnız Allah’a kul yapmak suretiyle gerçek kişiliğine kavuşturan kutsal değerleri hiçe sayarlar ve böylece toplum yapısında kapatılması mümkün olmayan gedikler açarak nesilleri ifsad ederler. Şüphesiz böylesine çarpık bir düzen sıkıntı ve belâdan başka bir şey getirmez.
2- Böyleleri neslin zekâsını geliştirmek için birçok çarelere baş vururlar, fakat onların ruhlarını ihmal edip vicdanlarını silik hale getirirler ve bu sebeple madde ve makamı ilâh edinen kuşakların ortaya çıkmasını hızlandırırlar.
Bu da toplum, aile ve millete sıkıntı ve kargaşalık, belâ ve adâletsizlik getirmekten, kişisel çıkarları ön plânda tutmayı gaye edinmekten başka bir sonuç doğurmaz.
3- Bunlar İlâhî sünnete uymadıkları için en ağır tokadı yine o sünnetten yemek suretiyle kendi kendilerine zulüm etmiş olurlar. Zâlimlerin sonu ise mutlaka hüsrân ve perişanlıktır.
Sekizinci âyetle bu inceliklere değinilmekte ve o sebeple aklı bilgiyle, bu ikisini dosdoğru imânla birleştirmeyenlerin kötü âkibetine dikkat çekilmekte; inkârcılar bir defa daha uyarılmakta, müʹminlerin imân ve irfanı artırılmaktadır.
AHLÂKİ YÖNÜ
Şüphesiz sağlam akıl, idrâk ve irfanla birleşince kişiyi imana; imân da saadete dâvet eder. Peygamberlerin teblîğ ettikleri İlâhî emirler ve nehiyler bütünüyle insan ruhunu geliştirip beslemeye, duygu ve düşünceyi doğru olana yönlendirmeye, akla en sağlıklı temel bilgi ve ana fikirleri vermeye yöneliktir.
Unutmamalıyız ki, nefis hayvanî duygularla teçhiz edilirken, ruh meleksel değerlerle süslenmiştir. Ancak bu birbirine zıd ölçü ve değerler kişinin içinde doğuştan kılıflıdır, tıpkı toprağa atılan tohum gibi.. Bulduğu ortam ve şartlara göre ikisinden birinin veya ikisinin kılıfı açılır ve filizlenip gelişme imkânı bulabilir. O bakımdan terbiyeciler: «Doğan çocuk bir ok gibidir. Ana-babası ona yay mesabesindedirler; alıp ne yana atarlarsa, çocuk oranın rengini, karakterini alır ve ona göre şekillenir» demişlerdir.
Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (A. S. ): «Çocuk yedi yaşına girince ona namaz kılmayı öğretin ve kılmasını sağlayın. Allah’ın kitabını ve peygamberinin sünnetini ona öğretin» diye tavsiyede bulunarak çocuğun ruhunda örtülü bulunan meleksel değerlerin, yani din ve Allah duygusunun kılıfından çıkarılmasını istemiştir.
KONUNUN SOSYAL YÖNÜ
Müslüman bir toplumu ayakta tutan ve onu gerçek anlamda toplum yapan bazı ortak değerler vardır:
a) Bir olan, ortağı bulunmayan Allahʹa dosdoğru imân odağında birleşmek,
b) Din ve ondan kaynaklanan yüce amaç birliğini sağlamak,
c) Dinî ve kültürel değerleri korumak ve yaşatmak,
d) Bu gaye uğrunda kader birliği yapmak başta gelenleridir.
Cenâb-ı Hak ilgili sekizinci âyetle bu değerlere sahip olmayan birçok milletlerin ömrünün çok kısa olduğuna dikkat çekmektedir. Bunların temelinden sarsıntı geçirerek tarih sahnesinden silinmekten kendilerini kurtaramadıkları bir gerçektir. Bugün önemli bir kısmının kalıntılarını müzelerde, yapılan arkeolojik kazılarda görmekteyiz.
Bu nedenle önce Mekkeli putperestler, sonra da diğer inkârcı kavim ve milletler uyarılmakta, tarihten ibret ve öğüt almalarında çok büyük faydaların söz konusu olduğuna işâret edilmektedir.
ÇÖKMEYE ADAY OLAN MİLLETLERE İKİ AYRI AZAP VARDIR
«Böylece onlar, yaptıklarının vebalini tattılar da işlerinin sonu hüsran oldu.. »
Allah’ın son mesajına gönül kapısını açan Müslüman milletler kendi ayakları üzerinde durabilmek, kendi sağlam kültürleriyle beslenmek ve her vesileyle kendi öz değerlerine dönmek; yabancı kültürden arınıp uzak kalmak ve bu doğrultuda kendi kişiliğine sahip olmak zorundadırlar. Çünkü Müslüman anasından doğarken tâbi’ olarak değil metbû’ olarak doğar. Bu bakımdan o başkasının kültürüyle beslenme ihtiyacı duymaz; bitip tükenmeyen öz değerleriyle her iki hayatını cennete çevirme imkânına sahip bulunduğunu unutmaz. Aksi halde biri dünyada, diğeri âhirette olmak üzere iki elim ve şiddetli azaba mâruz kalır. Dünyada mevcut nimetlerinin; hürriyet ve istiklâlinin elden gitmesiyle başka milletlerin ve yabancı kültürlerin esiri haline gelir ki bu, cezanın en kötüsü, azabın en şiddetlisidir. Âhirette ise, nankörlüğüne karşılık hazırlanan ve hesabı çok çetin ve üzücü olan bir azapla yüzyüze gelir. Şüphesiz böyle bir ceza bedbahtlığın en fenası, fayda vermeyen pişmanlığın en katmerlisidir.
KURʹÂN DEVAMLI İNSAN AKLINA SESLENMEKTEDİR
«Artık siz ey imân eden akıl sahipleri! Allahʹtan korkun (Oʹnun buyruklarına karşı gelmekten) sakının. Gerçekten Allah size bir zikir (Kurʹân) indirmiştir. »
Küfür ve ahlâksızlığın, bozgunculuk ve azgınlığın ne gibi elim sonuçlar doğurduğuna değinildikten sonra akıl sâhiplerine seslenilerek kâinatı mutlak ve değişmez kanunlarıyla idare eden Cenâb-ı Hakk’a karşı gelmekten sakınmamız emrediliyor. Sonra da aklımıza ışık tutularak ona yardımcı olacak ve onu doğruya yönlendirecek iki şeyden söz ediliyor:
a) En doğruyu, en iyi ve en güzeli açıklayıp hayat düzenimiz için en sağlam ölçüleri beraberinde taşıyan Kur’ânʹı Kerîm,
b) Kur’ân’daki İlâhî âyet ve belgeleri, hüküm ve tavsiyeleri açık ve net biçimde bize teblîğ eden Hz. Muhammed (A. S. )..
İşte insanı küfür, cehalet, tuğyan ve ahlâksızlık karanlığından kurtarıp imân ve irfan aydınlığına kavuşturan iki değişmez İlâhî rahmeti. Bu iki yardımcı ve son derece lüzumlu faktör, insan ruhuna zerk edilen din ve Allah mayasını harekete geçirip geliştirmenin tek vasıtası ve değişmeyen kaynağıdır. Böylece insan nefsinde yer alan dünyevî arzu ve ona karşı olan ihtirası meşru sınırlar içine almak ve faydalı düzeye getirmek mümkündür. Aksi halde nefsi frenliyecek, hayvanî duyguları kanalize edecek başka bir kuvvet ve unsur söz konusu olamaz. Tarihî olaylar göstermiştir ki, kendini bu İlâhî proğram dışında tutanların nefsanî ihtirasları, şehevî duyguları gemi azıya almış ve hiçbir engel dinlemeden amaç seçtiği dünyevî zevklere doğru yol almış da sonunda dönüşü ve kurtulması mümkün olmayan bir uçuruma düşmekten kurtulamamışlardır.
İMÂN VE SÂLİH AMEL
«Kim Allah’a inanır da iyi-yararlı amelde bulunursa, Allah onu, altlarından ırmaklar akan içinde devamlı kalacakları Cennetlere yerleştirir.. »
Kurʹan bu bapta gönderilen peygamberin, indirilen kitabın şu iki önemli hususu kalp ve kafalara işleme bilgi ve irfanıyla donatıldığını belirtmekte ve İlâhî muradın neye yönelik bulunduğuna işârette bulunmaktadır:
1- Allah’a dosdoğru imân,
2- Onun tabii ürünü olan sâlih amel..
Bu iki ana değer, dünya hayatını sünnetullah doğrultusunda aydınlatır ve bu aydınlığın sürüp gelen uzantısı olarak sonsuzluk yurdunda göz ve gönülleri dolduran cennetlere erişme yolunu kolaylaştırır. Artık o âlemdeki gözlerin henüz göremediği, kulakların işitemediği, kalplerin düşünemediği güzel ve çarpıcı rızıklar karşısında her türlü ihtiras ve doymazlık son bulur. Ademoğlu öteden beri arzuladığı, fakat dünyada bir türlü elde edemediği sonsuz nîmetleri orada bulur.
On birinci âyetin son kısmında bu güzel rızık en çekici bir anlatımla müjdelenmekte ve mü’minlerin sâlih amellerini artırmalarında sonsuz yararların bulunduğuna işâret edilmektedir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, insanları ebediyen mutlu kılacak İlâhî buyrukların dışına çıkıp inkâr ve tuğyanda ısrar eden kavim ve milletlerin yok edildikleri konu edildi. Sonra da gönderilen peygamberin, indirilen kitabın mahza insanı küfür ve cehalet karanlığından çıkartıp imân ve sâlih amelle aydınlık bir hayata kavuşturmaya yönelik bulunduğu belirtilerek ruhlara gıda, vicdanlara serinlik verildi.
Aşağıdaki âyetle, insan aklına ışık tutulmakta, göklerle yer arasında nasıl bir denge ve kopmaz bağlar bulunduğuna değinilmektedir.