MEÂLİ:
9- Sizden önce gelip geçen Nûh, Âd, Semûdʹun ve onlardan sonra gelip (ismini, sayısını, kıssalarını) Allahʹtan başkasının bilmediği kavimlerin (ve milletlerin) haberleri size gelmedi mi? Peygamberleri onlara açık belgelerle, muʹcizelerle geldiler; onlar ise (peygamberleri konuşturmamak için) ellerini (onların) ağızlarına doğru uzatıp, «doğrusu biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz; bizi dâvet ettiğiniz şeyden de iyice şüphe içindeyiz! » dediler.
10- Peygamberleri onlara dediler ki: «Geçmişte hiçbir örneği ve benzeri olmaksızın gökleri ve yeri yaratan; günahlarınızdan temizleyip bağışlamak için sizi dâvet eden ve sizi belli bir süreye kadar (yok etmeyip) geciktiren Allah hakkında mı şüphe ediyorsunuz?! Onlar, «siz de bizim gibi insansınız, babalarımızın taptıklarından bizi alıkoymak istiyorsunuz. O halde bize açık belge ve delil getirin» dediler.
11- Peygamberleri onlara dediler ki: «Doğrusu biz de sizin gibi insandan başkası değiliz, ama Allah, kullarından dilediğine minnet buyurup nîmetini verir. Allah’ın izni olmadıkça size belge ve delil (açık muʹcize) getirmek ne haddimize. Ve artık müʹminler ancak Allah’a güvenip dayansınlar!
12- Biz ne dîye, ancak Allahʹa güvenip dayanmıyalım ki O cidden bize yollarımızı göstermiştir. Bize yaptığınız eziyetlere karşı elbette sabredeceğiz. Artık tevekkül edenler sadece Allahʹa güvenip dayansınlar.
KÜFÜR VE AHLÂKSIZLIKTA ISRAR EDENLER UYARILIR
«Sizden önce gelip geçen Nuh, Âd, Semûd ve onlardan sonra gelip (ismini, sayısını, kıssalarını) Allahʹtan başkasının bilmediği kavimlerin (ve milletlerin) haberleri size gelmedi mi?. »
Musa Peygamber ile Hz. Muhammedʹin (A. S. ) insanları hakka dâvetleri arasında müşterek noktalar bulunduğu ve bazı yönleriyle birbirlerine benzediği açıklandıktan sonra, Hakkʹa karşı tuğyan eden Mısır firʹavnlerinin akibetine dikkatler çekildi ve Allahʹın verdiği birçok nimetlere rağmen İsrâiloğulları’nın zaman zaman nankörlüklerinden dolayı başlarına gelen dert ve sıkıntılar ibretli birer misal olarak anlatıldı. Arkasından Arap Yarımadasıʹnda yaşayanların az-çok haklarında bilgileri olan Nuh, Âd ve Semûd kavimleri konu edilerek, inkârda ısrar etmelerinin o kavimleri nasıl bir azâba ittiği hatırlatılıyor ve aynı akibetin veya benzeri bir felâketin Mekkeli putperestlerin de başlarına gelebileceğine işaret ediliyor. Aynı zamanda Allah’tan ferahlatıcı bir esinti bekleyen mü’minlere o günlerin pek yakın olduğu dolaylı şekilde haber veriliyor.
KURʹÂNʹDA GELİP GEÇEN ÜMMETLERDEN ANCAK AZ BİR KISMINA YER VERİLİR
Şüphesiz ki, Âdem Peygamber’den (A. S. ) son peygamber Hz. Muhammed’e (A. S. ) kadar -bir rivâyete göre-313 veya 315’i resûl olmak üzere (Müsned-i Ahmed: 5/178, 179) 124 bin, başka bir rivayette 224 bin peygamber gelip geçmiştir. (Şerhü’l-Akaid/Teftazani: 169) Bunların hepsini ve gönderildikleri kavim ve milletlerin kıssalarının tamamını önemli ve ibretli safhalarıyla ele alıp anlatmak, hem Kur’ân’ın amaç ve hikmeti dışındadır, hem de hacmi çok büyürdü. Aynı zamanda o kıssalara da yer verilmiş olsaydı, Kur’ân’ın yüzde doksanı tarihî kıssalardan ibâret olur, böylece asıl değer ölçüsü zedelenirdi. Zira Kurʹân bir tarih kitabı değildir; aynı zamanda tarihî olayları bir bir inceleyip yerleriyle, isimleriyle ve tarihleriyle anlatan bir ansiklopedi hiç değildir. Kur’ân, sadece tarihin tekerrür ettiğini ve edeceğini bildiren ve bu açıdan bazı önemli olayları ve safhaları naklederek yaşamakta olan milletleri ve toplulukları uyaran, yol gösteren; geçmişten ibret ve öğüt almalarını sağlamaya çalışan insanlığın tek hayat kitabıdır. O, birkaç kıssaya; halk tarafından az-çok bilinen ve kalıntıları hâlâ yer yer birer ibret levhası olarak hüzünlü bakışlarıyla gelip geçenlere, gezip dolaşanlara seslenen harabelere dikkatleri çeker. Gerisini tarihçilerin, araştırıcıların irfanına bırakır
O bakımdan İbn Mes’ud (R. A. ) yukarıdaki âyeti okuyunca, «soyları Adem Peygamberʹe kadar ulaştıranlar, böylece ortaya soy ağacı koyanlar yalan söylerler» demiştir. Çünkü yeryüzünde yaşayan herkesin soyu Adem Peygamber’e uzanır, ama aradan kaç nesil gelip geçmiş kesinlikle bilinemez. O bakımdan sağlıklı bir şecere ortaya koymak mümkün değildir. İbn Abbas’ın da (R. A. ) aynı görüşte olup şöyle dediği rivâyet edilmektedir: «Yalnız İbrahim Peygamber ile Adnan arasında otuz kuşak gelip geçmiştir ki, Allah’tan başkası onları bilmez. »
Mâlikî mezhebinin kurucusu Mâlik b. Enes de soyunu bir zincir halkaları gibi sıralayıp Adem Peygamber’e kadar ulaştıranlardan hiç hoşlanmazdı.
Başta Nuh, Âd ve Semûd kavimleri olmak üzere birçok kavimler ve milletler kendilerine gönderilen peygamberleri konuşturmak bile istememişler; getirdikleri açık belgelere iltifat etmeyip kendi kısır anlayış ve inançlarına göre birtakım delil ve belgeler istemişlerdir. Çünkü çoğunun peygamber hakkındaki düşüncesi şu noktada düğümleniyordu: «Peygamber meleklerden olmalı değil midir? » «Herkes gibi yemek yiyen, su içen, uyuyan ve evlenen bir insanın Allahʹın elçisi olması mümkün değildir. » «Bir an kabul edelim ki, Allah insanlardan peygamber seçip görevlendiriyor, o takdirde o insanın dağları yürütmesi, ırmaklar akıtması, toprağı altın kılması gerekir. » Yani bütün bunları ve benzeri olağanüstü şeyleri meydana getirecek bir kudrette bulunması onlara göre şarttır.
Şüphesiz ki, bu tarz düşünce ve inançların hepsi de cehaletin en tabii ürünleri, inkâr ve tuğyanın şarlatanlığıdır. Zira inkâr, cehalet ve ahlâksızlık üçlüsü bir sehpa oluşturunca, ortaya nasıl bir ölçüsüzlüğün çıkacağını söylemeğe veya tarif etmeğe gerek kalmaz.
Böylece Kur’ân, Mekkeli putperestlerin birtakım yersiz ve anlamsız isteklerini konu edinirken, geçmiş ümmetlerin de buna benzer birtakım isteklerde bulunduklarına dikkatleri çeker ve küfrü temsil edenlerin hemen her devirde ortak noktaları bulunduğuna işârette bulunur.
ALLAH’IN VARLIĞINI İSBAT EDEN ÜÇ DELİL
«Peygamberleri onlara dediler ki: Geçmişte hiçbir örneği ve benzeri olmaksızın gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında mı şüphe ediyorsunuz?! »
Belirttiğimiz gibi, son derece katı, bilgisiz, kaba ve atalarının dinine kayıtsız, şartsız bağlı olan toplulukların hakkı ret ve inkârlarına karşı, peygamberlerin zaman zaman şu üç delili öne sürdükleri anlaşılıyor:
1- Bir Allah ki, gökleri ve yeri, daha önce hiç bir benzeri ve modeli olmaksızın yaratmıştır. Oysa ilâh edinip taptığınız putlar hem insan eliyle şekillendirilip ortaya konmuş, hem de hiç birinin bir sivrisinek olsun yaratmaya kudreti yoktur. Hem ey inkârcı şaşkınlar! O putları da siz modelsiz ve örneksiz şekillendirmediniz, kendinize bakarak onlara birtakım şekiller vermeye çalıştınız. Artık düşünmez misiniz?
2- Bir rahmet ki, sizi kendisine yaklaştırıp günah ve inkâr kirlerinden temizlemek istiyor. Size ayrıca ebediyen yaşama ümidini veriyor.
3- Bir kudret ki, sizi belirlenmiş bir süreye kadar yaşatıp hayatı anlamanızı ve vücuda getirilmenizin hikmetini öğrenmenizi istiyor. Buna rağmen inkâr ve azgınlığınızdan dolayı sizi hemen yok etmiyor, mühlet verip dönüş yapmanıza imkân sağlıyor.
Siz böylesine merhametli, böylesine yüce ve böylesine kudretli olan Mevlâ’yı bırakıp cahil babalarınızın kendi elleriyle yontup biçimlendirdikleri cisimlere mi tapıyorsunuz?! Hayret, Allah’ın varlığı ve birliği hakkında mı şüphe ediyorsunuz!?
Anlaşıldığı gibi, birinci delil akla ve düşünceye hitap etmektedir. Zira ortada mükemmel bir düzen ve denge söz konusudur. O halde mutlaka bir düzenleyici ve denge sağlayıcı vardır. İkinci ve üçüncü deliller daha çok hisse ve vicdana seslenmektedir.
PEYGAMBERİN HAYRET UYANDIRAN SÖZLERİ
Peygamberlerin özelliklerinden biri de, hitap ettikleri kişilerin, toplum ve ailelerin bilgi ve kültür seviyesini, psikolojik yapılarını, inançlarını, temayüllerini, ahlâkî anlayışlarını, ekonomik yapılarını gözden geçirmek ve ona göre bir teblîğ ve irşat metodu uygulamaktır. Aslında onlara böyle bir metodun temel bilgisini, ana fikrini veren bizzat Allahʹtır. Yukarıda ilgili âyetle peygamberlerin sıraladığı üç delil o bakımdan çok önemlidir. Zira Allah’ın varlığına ve birliğine delâlet eden belgelerin gerek afakta, gerekse enfüste sayıları belli değildir. Ama Allah’ın yokluğuna delâlet eden tek bir delil ve belge mevcut değildir. Buna rağmen inkâra sapıp şüphe içinde bocalamak şaşılacak bir anlayış değil midir? Çünkü varlık âleminin hiçbir düzen ve denge terazisinde böyle bir inkâr ve şüphenin yeri ve anlamı yoktur, yani o terazide bunların tartılması söz konusu değildir.
AÇIK BELGE VE DELİL
İnkârcılar, şüpheci sapıklar, Allah adına konuşacak olanların, Oʹnun buyruklarını teblîğ edip yerine getireceklerin insan değil, melek olmaları gerektiğini ileri sürüyor, bununla asıl şüphelerinin nedenini açıklıyorlardı. Çünkü onların peygamberlere yaptıkları birtakım yersiz önerileri, kendi iddialarını isbata yönelik bir kurnazlık taşıyordu. Hem onların istediği belge ve delil, az önce belirtilen afâkî ve enfüsî delillerden değildi. Gökten altın yağması, dağın altına dönüşmesi, Allahʹın gözle görünmesi, Cennet veya Cehennem’in müşahede edilir şekilde gösterilmesi gibi İlâhî sünnete tamamen ters düşen mu’cizelerdi. Oysa hiçbir peygamber ne kendiliğinden bir âyet ve mu’cize ortaya koyabilir, ne de kendiliğinden din adına bir şey icat edebilirdi..
BU DURUMDA PEYGAMBERE DÜŞEN GÖREV
Hiç bir belge ve delile iltifat etmiyen; aklıyla, idrâkiyle değil, duygusuyla olaylara bakıp değerlendiren inkârcı bir millete karşı nasıl bir teblîğ ve irşat metodu uygulanır? Kurʹân’da ilgili âyetlerle bu husus belirtilerek en sağlam ölçü verilmektedir: «Allahʹın izni olmadan size belge ve delil (açık mu’cize) getirmek ne haddimize. Ve artık müʹminler ancak Allahʹa güvenip dayansınlar! »
Bilindiği gibi, Allah’a tevekkül, yani Oʹna güvenip dayanma ancak yüklenilen görevi yerine getirmek için gereken tedbirler alındıktan, şartlara ve ortama göre belli bir metot belirlendikten sonra olur. O bakımdan Cenâb-ı Hak başta Peygamber (A. S. ) Efendimiz olmak üzere bütün mü’minlere, dini teblîğ hususunda hareket noktasını gösteriyor. Böylece müʹminler mevcut imkânlarını bilinçli şekilde kullanıp imkân ve irâde sınırına geldiklerinde, kendilerine düşen hizmeti sürdürmek için en uygun olanı yapmış sayılırlar. Bundan sonrası Allahʹa aittir. O bakımdan sözü edilen sınıra gelen mü’minlerin tam bir kalp yatışkanlığıyla Allah’a güvenip dayanmaları emredilmektedir.
Konuyu biraz daha açıklayacak olursak, şöyle diyebiliriz: Kur’ân bu âyetle sünnetullaha uyulmasını başarının sırrı, belli çizgiye gelindiğinde Allahʹa tevekkülü, Hak’tan yardım görmenin şifresi olarak veriyor.
O nedenle Peygambere (A. S. ) veya Oʹnun yolunda irşat görevini sürdürmeğe çalışanlara gereken, ümitsizliğe düşmemek, şartların ve ortamın bütün olumsuz yönlerine rağmen «irşadın ne yararı olabilir? » dememek, imkânlar ve şartlar elverdiği ölçüde İlâhî rahmeti ve hidâyeti perde perde gönüllere aksettirmeye çalışmak şarttır. Öyle ki, Allah’ın kutsal kitabı Kur’ân ile kalp ve kafaları aydınlatma azm-u gayreti içinde sıfat-ı müstakimde yürümeye devam etmek bu şartın gereğidir.
Cenâb-ı Hak bu çok şerefli hizmetin ölçü ve amacını belirttikten sonra, fedakârlığın sebeplerini şöyle açıklıyor: Peygamberler her şeye rağmen doğru yolda yürümeğe devam etmişlerdir. Çünkü insanları doğruya irşat etmek beşer kudreti dahilindedir; ama onları doğru yola eriştirmek Allah’a aittir. Peygamberlerle onların izinde olan mürşitlerin yetkileri sınırlıdır ve belirlenmiştir. Ancak onlar kendilerine gösterilen yetki sınırları içinde büyük fedakârlıklara katlanacak kadar davalarına bağlıdırlar. Nitekim Cenâb-ı Hak onların bu bağlılıklarını ve fedakârlıklarını şöyle tasvîr etmektedir:
- Biz ne diye Allah’a güvenip dayanmıyalım?
- Bize doğru yolu gösteren O değil midir? Öyle olmasaydı, sapıklar topluluğunun birer üyesi olarak dalâlette kalırdık. Allah’ın bu lütuf ve nimetinin şükrünü yerine getirmemiz gerekmiyor mu?
- Ey inkârcı sapıklar! Bizim bu şerefli hizmetimizi engellemek için bütün sataşmalarınıza ve eziyetlerinize katlanacağız. Çünkü nîmet külfetsiz olmaz. Büyük davalar büyük himmetler, üstün gayretler ister.
- Artık tevekkül şuuruna erişenler ancak Allah’a güvenip dayansınlar. Zira O, hayır, iyilik, rahmet, inâyet, gufran ve ihsan kaynağıdır.
O bakımdan Allah yolunda hizmet verirken sabır mutlaka başarının anahtarıdır. Allah’a güvenip dayanmak, hayır ve iyiliklerin giriş kapısıdır. Peygamberlerin yüce ruhlarında oluşan sabır ve tevekkül, müʹminlerin ruhlarına doğru akıp gelen feyiz pınarlarıdır. Bunun için Hakk’a ve O’nun dinine hizmet vadisinde olgunlaşmaya yönelen ruhlar, peygamberlerin Berzahʹta ebedileşen ruhlarına tabi olurlar.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, kâfirlik ve ahlâksızlıkta ısrar eden sapıklar uyarıldı; daha önce aynı çizgi üzerinde yürümeğe devam eden kavimlerin feci akibeti ibretli misal olarak verildi. Yer yer hüzünlü ve manalı bakışlarıyla tarihin hazin bir tablosunu kaba hatlarıyla kendi üzerlerinde taşıyan harabeleri gezip görmeleri tavsiye edildi. Sonra da Allah yolunda yürüyüp hizmet edenlerin şu üç şeye her zaman çok muhtaç oldukları belirtildi:
1. Ortama ve mevcut şartlara göre, sabretmesini bilmek,
2. İnkârcı zâlimlerin sataşmalarına ve eziyetlerine katlanmak,
3. Her hâl-ü kârda Allahʹa güvenip dayanmak..
Aşağıdaki âyetlerle, kâfirlerin, peygamberleri tehdît etmeleri konu ediliyor. Hakk’a baş kaldırıp tuğyan eden inkârcı sapıkların mutlaka başaşağı gelecekleri, İlâhî hükmün onlar hakkında vakti gelince elbette ineceği haber veriliyor. Sonra da âhiret azâbının daha elim olacağı hatırlatılarak bazı bölümlerine dikkatler çekiliyor.