MEÂLİ:
10- And olsun ki, size öyle bir kitap indirdik ki şeref ve itibarınız ondadır (onunla gerçekleşir). Hâlâ aklınızı kullanmıyacak mısınız?
11- Zâlim olan nice kasaba halkını kırıp geçirdik de onlardan sonra başka bir kavim yaratıp oluşturduk.
12- Onlar, yok edici baskınımızı hissedince hemen oradan tabana kuvvet kaçmağa koyuldular.
13- Kaçmayın, refah içinde geçirdiğiniz nimetlere ve konaklarınıza dönünüz; çünkü herhalde sorguya çekileceksiniz.
14- (Kaçmakla kurtulamıyacaklarını anlayınca), «vay yazık oldu bize! doğrusu biz zâlimler idik, » dediler.
15- Onların, biçilmiş ot, sönüp bir yığın kül haline gelinceye kadar hayıflanıp söylenmeleri böyle oldu.
KUR’ÂN’IN ARAP YARIMADASINDA ARAPÇA OLARAK İNDİRİLMESİ
«And olsun ki, size öyle bir kitap indirdik ki şeref ve itibarınız ondadır (onunla gerçekleşir). Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? »
İnsanlığın düşünce ufkunu genişleten; ilmin, medeniyetin, ahlâk ve fazîletin temelini oluşturan ve milletleri, daldıkları gaflet uykusundan uyandıran; insan unsuruna lâyık olduğu değeri veren Kur’ân, Arapları düştükleri cehalet bataklığından kurtarmış, ahlâksızlık girdabında bir ömür tüketen kavim ve kabilelerin elinden tutarak onları ilmin, medeniyetin ve yüksek ahlâkın hizmetine sevketmiş; dillerini en yüksek edebî ölçülerle korumuştur. Araplar için bundan daha üstün bir şeref ve itibar düşünülemez. Son peygamberin onlardan seçilmesi, şüphesiz ki İlâhî lütfun yüksek tecellisi ve Allahʹın kitabının onların dili üzere inmesi ise, ayrı bir rahmet ve âtıfet tezahürüdür.
Ne yazık ki Arapların çoğu o dönemde bu üstün şeref ve itibarı anlayamamış, üstelik bütün hırçınlık ve azgınlıklarıyla onun karşısına çıkmayı marifet saymışlardı.
İlgili âyetle aklını bu gerçekten yana kullanmayan Araplar kınanıyor.
KURʹÂN VE PEYGAMBERİN ARAPLARA ŞAN VE ŞEREF VEREN KALICI BEYÂNLARI
Şüphesiz ki, Kur’ân’ın bir kişiden, bir kavim ve milletten söz etmesinin birtakım kalıcı faydaları, diğer yönden bazıları için de kalıcı zararları vardır. Bunu birkaç misalle açıklayalım:
a) Fir’avn ve yandaşlarından söz etmesi, hem onların kıyâmete kadar anılıp tanınmasını sağlamış, hem de kötü örnek oldukları için lânetle yâdedilmelerine sebep olmuştur.
b) Karunʹdan ve hâzinelerinden bahsetmesi, hem onun kıyâmete kadar anılıp tanınmasına neden olmuş, hem de hırs ve bencillikte, mal ve serveti amaç seçmesinde çok ileri gidip bu uğurda bütün kutsal değerleri tanımadığı konu edilerek bu mevzuda en kötü misal olarak tanıtılmıştır.
c) Araplardan, özellikle Mekke müşriklerinden ve imân eden bahtiyarlardan geniş çapta bahsetmesi, o milletin kıyâmete kadar tanınıp anılmasına imkân vermiş ve Allahʹa imân ettikten sonra ilim ve medeniyete hizmetleri övülerek unutulmaz izler bırakılmıştır. Böylece Kur’ân, inkârcı müşriklerden söz ederken kıyâmete kadar anılmalarına ve tanınmalarına sadece vesîle olmakla kalmamış, o bölgeye ve içinde yaşayan kavim ve kabilelere, İslâm âleminde yazılan siyer ve tarih kitaplarında yer ayrılmasına zemin hazırlamıştır.
NÎMETE KARŞI NANKÖRLÜK AZÂBI GEREKTİRİR
«Zâlim olan nice kasaba halkını kırıp geçirdik de onlardan sonra başka bir kavim yaratıp oluşturduk. »
Kurʹân, Müslüman milletleri ve toplulukları, kendilerine sunulan yüksek nîmetler konusunda daha duyarlı ve kadirbilir olmaya çağırıyor. Düşünebilen bir millet için Allah’a imândan ve Oʹnun dinine uymaktan daha üstün bir nîmet olmadığına işârette bulunuyor. Çünkü bu yüksek nîmet insanın geleceğini aydınlatacağı gibi, bulunduğu hayatı İlâhî rahmete çevirecek özelliktedir. Aynı zamanda insanın mânevî boşluğunu bütünüyle doldurmakta ve büyük bir ümit va’detmektedir. Ölümün bir geçiş dönemi olduğunu öğretmekte ve hem ferdi, hem aileyi, hem de toplumu eğitip Allahʹa kul olma düzeyine getirmekte; ebediyen mutlu olabilmenin bütün yol ve yöntemlerini beraberinde taşımaktadır. Dünyada hiçbir makam ve rütbe, hiçbir servet ve ihtişam insanı bu derece mutlu ve ümitli edememiştir ve edemiyecektir de..
Nitekim günümüzde çok gelişmiş ülkelerde insanoğlu refah içinde nefsanî bütün arzularını yerine getirmekle beraber yine de bunalım geçirmektedir. Özellikle gençleri tatmin etmeyen maddî refah, cazibesini kaybetmiştir. O bakımdan manevî boşluk içinde bocalayan nesil birtakım arayışlar içindedir. Kimi uyuşturucu maddelerle, kin, » kadınlarla, kimi içki ve kumarla gününü gün etmek suretiyle bunalım ve sıkıntısını atmaya çaIışmaktadır. Ne var ki, bütün bu tür arayışlar dertlere deva olamamış, genç kuşakların hem ruhlarını silik hale getirmiş, hem sağlıklarını bozup tehdit etmiştir. O kadar ki, bazı ülkelerde seksüel sapıklıkların en kötüsü olan homoseksüellik alabildiğine yaygınlaşmıştır. Bu, Allahʹtan uzaklaşan, âhiret inancını kaybeden ve kutsal değerlerle ruhî boşluğunu doldurmayan nesillerin hazin âkıbetini yansıtan bir aynadır. Ana-babalara, eğitimcilere, devletin yetkililerine düşen en önemli görev, yetişmekte olan gençlere bu aynadaki çirkef manzarayı en ibretli yanlarıyla göstermek ve gerçek huzur ve mutluluğun nerede olduğunu öğretmektir.
Yukarıda sözünü ettiğimiz ilâhî nîmetler insanoğlunun kapısını gelip çaldığı halde, onu reddetmeleri, bununla da kalmayıp başkalarının da o nîmetlerden yararlanmalarına engel olup haksızlığın en çirkinini ortaya koymaları, elim bir azâbın yaklaşmakta olduğunu fısıldamaktadır. Bu azap ne olabilir? Kur’ân ve hadîslerin ışığında onları şöyle özetleyebiliriz:
a) Güçlü bir düşman istilâsı,
b) Tedavisi çok zor öldürücü hastalıkların yaygınlaşması,
c) Müthiş bir kuraklık ve kıtlığın başgöstermesi,
d) Şehirleri yok edecek, ülkeleri batıracak bir nükleer savaşın başlatılması,
e) İnsanlar arasında güven, huzur, dayanışma, kardeşlik, sevgi ve saygı gibi her türlü birleştirip barıştırıcı bağların kopması,
f) Aile yuvalarının temelinden sarsılıp bunalımlara sürüklenmesi, evlât ile ana-babası arasındaki manevî bağların kopup otoritenin bütünüyle kalkması bu cümledendir.
Âhiretteki azap ise daha elîm ve daha devamlı olacaktır.
Kur’ân-ı Kerîm gelip geçen milletlerden bu yola sapanların başlarına gelenleri özetleyip bir komprime halinde sunmaktadır. Kahredici azap geldikten sonra uyanmanın ne yararı olabilir? Tarihte, niçin yaratıldığının hikmetini düşünmeyen, kâinat düzen ve dengesinde Hakk’ın kudret damgasını görmeyen ve o yüzden ahlâken dejenere olan milletlerin İlâhî emir karşısında biçilmiş ot misali etrafa savruldukları ve çok geçmeden belirsiz hale geldikleri anlatılırken, onların yıkılıp yok ediliş sebeplerini çok iyi incelememiz emredilmektedir.
On beşinci âyetle onların bu hazin tablosu gözler önüne serilirken şu sözler kullanılmaktadır: «Onların biçilmiş ot, sönüp bir yığın kül haline gelinceye kadar hayıflanıp söylenmeleri böyle oldu. »
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle Kur’ân’ın hem Mekke’de inmesi, hem de Arapça olarak Hz. Muhammed’in (A. S. ) kalbine ilka edilmesi, Araplar için şükrü ödenmeyecek yüksek bir nîmet, şan ve şeref olduğu konu edildi. Ancak bunu idrâk etmiyenlerin nasıl büyük bir fırsatı kaçırdıklarına işâretle, gelip geçen inkârcı ve nankör milletlerin hayatı misal verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, İlâhî kudreti yansıtan göklerdeki ve yerdeki mutlak düzen, denge, plân ve kusursuz proğrama dikkatler çekiliyor ve böylece hiçbir şeyin boşuna yaratılmadığı hatırlatılıyor. Sonra da varlık âleminde Allahʹın kusursuz tasarrufa sahip bulunduğuna atıf yapılarak hakkın er-geç üstün geleceği ve bâtılın beynini parçalayacağı haber veriliyor. Böylece Mekkeʹde çok sıkıntılı günler geçiren müʹminlere zaferin yakın olduğu müjdesi dolaylı şekilde veriliyor.