(17-21) Ebediyen genç kalan uşaklar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.
يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ بِاَكْوَابٍ وَاَبَارِيقَ وَكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ لَا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنْزِفُونَ وَفَاكِهَةٍ مِمَّا يَتَخَيَّرُونَ وَلَحْمِ طَيْرٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ
yeTūfu ǎleyhim vildānun muḣalledūne / bi ekvābin ve ebārīḳa ve ke'sin min meǐynin / lā yuSaddeǔne ǎnhā ve lā yunzifūne / ve fākihetin mimmā yeteḣayyerūne / ve leHmi Tayrin mimmā yeştehūne
(22-23) Onlar için saklı inciler gibi, iri gözlü huriler de vardır.
وَحُورٌ عِينٌ كَاَمْثَالِ اللُّؤْلُؤِ الْمَكْنُونِ
ve Hūrun ǐynun / ke emṧāli l-lu'lu'i l-meknūni
(Bütün bunlar) işledikleri amellere karşılık bir mükafat olarak (verilir.)
جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
cezā'en bimā kānū yeǎ'melūne
Orada ne boş bir söz, ne de günaha sokan bir şey işitirler.
لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلَا تَأْثِيمًا
lā yesmeǔne fīhā leğven ve lā te'ṧīmen
Sadece "selam!", "selam!" sözünü işitirler.
اِلَّا قِيلًا سَلَامًا سَلَامًا
illā ḳīlen selāmen selāmen
Ahiret mutluluğuna erenler, ne mutlu kimselerdir!
وَاَصْحَابُ الْيَمِينِ مَا اَصْحَابُ الْيَمِينِ
ve eSHābu l-yemīni mā eSHābu l-yemīni
(28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
فِي سِدْرٍ مَخْضُودٍ وَطَلْحٍ مَنْضُودٍ وَظِلٍّ مَمْدُودٍ وَمَاءٍ مَسْكُوبٍ وَفَاكِهَةٍ كَثِيرَةٍ لَا مَقْطُوعَةٍ وَلَا مَمْنُوعَةٍ وَفُرُشٍ مَرْفُوعَةٍ
fī sidrin meḣDūdin / ve TalHin menDūdin / ve Zillin memdūdin / ve māin meskūbin / ve fākihetin keṧīratin / lā meḳTūǎtin ve lā memnūǎtin / ve furuşin merfūǎtin
Biz onları (hurileri) yepyeni bir yaratılışta yarattık.
اِنَّٓا اَنْشَأْنَاهُنَّ اِنْشَٓاءً
innā enşe'nāhunne inşā'en
(36-38) Onları ahiret mutluluğuna erenler için, hep bir yaşta eşlerini çok seven gösterişli bakireler yaptık.
فَجَعَلْنَاهُنَّ اَبْكَارًا عُرُبًا اَتْرَابًا لِاَصْحَابِ الْيَمِينِ
fe ceǎlnāhunne ebkāran / ǔruben etrāben / li eSHābi l-yemīni
(39-40) Bunların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.
ثُلَّةٌ مِنَ الْاَوَّلِينَ وَثُلَّةٌ مِنَ الْاٰخِرِينَ
ṧulletun mine l-evvelīne / ve ṧulletun mine l-āḣirīne
Kötülüğe batanlar ise ne mutsuz kimselerdir!
وَاَصْحَابُ الشِّمَالِ مَا اَصْحَابُ الشِّمَالِ
ve eSHābu ş-şimāli mā eSHābu ş-şimāli
(42-44) Onlar, iliklere işleyen bir ateş ve bir kaynar su içindedirler. Ne serin ve ne de yararlı olan zifiri bir gölge içinde!.
فِي سَمُومٍ وَحَمِيمٍ وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍ لَا بَارِدٍ وَلَا كَرِيمٍ
fī semūmin ve Hamīmin / ve Zillin min yeHmūmin / lā bāridin ve lā kerīmin
Çünkü onlar, bundan önce (dünyada varlık içinde) sefahata dalmış ve azgın kimselerdi.
اِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذٰلِكَ مُتْرَفِينَ
innehum kānū ḳable ƶālike mutrafīne
Büyük günah üzerinde ısrar ediyorlardı.
وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظِيمِ
ve kānū yuSirrūne ǎlā l-Hinṧi l-ǎZīmi
Diyorlardı ki: "Biz öldükten, toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra mı, biz mi bir daha diriltilecekmişiz?"
وَكَانُوا يَقُولُونَ اَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ
ve kānū yeḳūlūne e iƶā mitnā ve kunnā turāben ve ǐZāmen e innā le meb'ǔṧūne
"Evvelki atalarımız da mı?"
اَوَاٰبَٓاؤُ۬نَا الْاَوَّلُونَ
e ve ābā'unā l-evvelūne
(49-50) De ki: "Şüphesiz öncekiler ve sonrakiler, mutlaka belli bir günün belli bir vaktinde toplanacaklardır."
قُلْ اِنَّ الْاَوَّلِينَ وَالْاٰخِرِينَ لَمَجْمُوعُونَ اِلٰى مِيقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ
ḳul inne l-evvelīne ve l-āḣirīne / le mecmūǔne ilā mīḳāti yevmin meǎ'lūmin