(Ey Muhammed!) Onlara, o memleket halkını örnek ver. Hani oraya elçiler gelmişti.
وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلًا اَصْحَابَ الْقَرْيَةِ اِذْ جَاءَهَا الْمُرْسَلُونَ
ve Drib lehum meṧelen eSHābe l-ḳaryeti iƶ cā'ehā l-murselūne
Hani biz onlara iki elçi göndermiştik de onları yalancı saymışlardı. Biz de onlara üçüncü bir elçi ile destek vermiştik. Onlar, "Şüphesiz biz size gönderilmiş elçileriz" dediler.
اِذْ اَرْسَلْنَٓا اِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُوا اِنَّٓا اِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ
iƶ erselnā ileyhimu ṧneyni fe keƶƶebūhumā fe ǎzzeznā bi ṧāliṧin fe ḳālū innā ileykum murselūne
Onlar şöyle dediler: "Siz de ancak bizim gibi insansınız. Rahman, hiçbir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz."
قَالُوا مَا اَنْتُمْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَمَا اَنْزَلَ الرَّحْمٰنُ مِنْ شَيْءٍ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا تَكْذِبُونَ
ḳālū mā entum illā beşerun miṧlunā ve mā enzele r-raHmānu min şey'in in entum illā tekƶibūne
(Elçiler ise) şöyle dediler: "Bizim gerçekten size gönderilmiş elçiler olduğumuzu Rabbimiz biliyor."
قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ اِنَّٓا اِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ
ḳālū rabbunā yeǎ'lemu innā ileykum le murselūne
"Bize düşen ancak apaçık bir tebliğdir."
وَمَا عَلَيْنَا اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ
ve mā ǎleynā illā l-belāğu l-mubīnu
Dediler ki: "Şüphesiz biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer vazgeçmezseniz, sizi mutlaka taşlarız ve bizim tarafımızdan size elem dolu bir azap dokunur."
قَالُوا اِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا لَنَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ اَلِيمٌ
ḳālū innā teTayyernā bikum le in lem tentehū le nercumennekum ve le yemessennekum minnā ǎƶābun elīmun
Elçiler de, "Uğursuzluğunuz kendinizdendir. Size öğüt verildiği için mi (uğursuzluğa uğruyorsunuz?). Hayır, siz aşırı giden bir kavimsiniz" dediler.
قَالُوا طَائِرُكُمْ مَعَكُمْ اَئِنْ ذُكِّرْتُمْ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ
ḳālū Tāirukum meǎkum e in ƶukkirtum bel entum ḳavmun musrifūne
Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve şöyle dedi: "Ey kavmim! Bu elçilere uyun."
وَجَاءَ مِنْ اَقْصَا الْمَدِينَةِ رَجُلٌ يَسْعٰى قَالَ يَاقَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَلِينَ
ve cā'e min aḳSā l-medīneti raculun yes'ǎā ḳāle yā ḳavmi ttebiǔ l-murselīne
"Sizden hiçbir ücret istemeyen kimselere uyun, onlar hidayete erdirilmiş kimselerdir."
اِتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْـَٔلُكُمْ اَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ
ittebiǔ men lā yeselukum ecran ve hum muhtedūne
"Hem ben, ne diye beni yaratana kulluk etmeyeyim. Oysa siz de yalnızca O'na döndürüleceksiniz."
وَمَا لِيَ لَا اَعْبُدُ الَّذِي فَطَرَنِي وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
ve mā li ye lā eǎ'budu elleƶī feTaranī ve ileyhi turceǔne
"O'nu bırakıp da başka ilahlar mı edineyim? Eğer Rahman bana bir zarar vermek istese, onların şefaati bana hiçbir fayda sağlamaz ve beni kurtaramazlar."
ءَاَتَّخِذُ مِنْ دُونِهِ اٰلِهَةً اِنْ يُرِدْنِ الرَّحْمٰنُ بِضُرٍّ لَا تُغْنِ عَنِّي شَفَاعَتُهُمْ شَيْـًٔا وَلَا يُنْقِذُونِ
e etteḣiƶu min dūnihi āliheten in yuridni r-raHmānu bi Durrin lā tuğni ǎnnī şefāǎtuhum şey'en ve lā yunḳiƶūni
"O taktirde ben mutlaka açık bir sapıklık içinde olurum."
اِنِّٓي اِذًا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ
innī iƶen le fī Delālin mubīnin
"Şüphesiz ben sizin Rabbinize inandım. Gelin, beni dinleyin!"
اِنِّٓي اٰمَنْتُ بِرَبِّكُمْ فَاسْمَعُونِ
innī āmentu bi rabbikum fe smeǔni
(26-27) (Kavmi onu öldürdüğünde kendisine): "Cennete gir!" denildi. O da, "Keşke kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını bilseydi!" dedi.
قِيلَ ادْخُلِ الْجَنَّةَ قَالَ يَالَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ بِمَا غَفَرَ لِي رَبِّي وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُكْرَمِينَ
ḳīle dḣuli l-cennete ḳāle yā leyte ḳavmī yeǎ'lemūne / bimā ğafera lī rabbī ve ceǎlenī mine l-mukramīne