Biz onu yeryüzünde kudret sahibi kıldık ve kendisine her konuda (amacına ulaşabileceği) bir yol verdik.
اِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي الْاَرْضِ وَاٰتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًا
innā mekkennā lehu fī l-erDi ve āteynāhu min kulli şey'in sebeben
O da (Batı'ya gitmek istedi ve) bir yol tuttu.
فَاَتْبَعَ سَبَبًا
fe etbeǎ sebeben
Güneşin battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde batar (gibi) buldu. Orada (kafir) bir kavim gördü. "Ey Zülkarneyn! Ya (onları) cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın" dedik.
حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِنْدَهَا قَوْمًا قُلْنَا يَاذَا الْقَرْنَيْنِ اِمَّٓا اَنْ تُعَذِّبَ وَاِمَّٓا اَنْ تَتَّخِذَ فِيهِمْ حُسْنًا
Hattā iƶā beleğa meğribe ş-şemsi vecedehā teğrubu fī ǎynin Hamietin ve vecede ǐndehā ḳavmen ḳulnā yā ƶā l-ḳarneyni immā en tuǎƶƶibe ve immā en tetteḣiƶe fīhim Husnen
Zülkarneyn, "Her kim zulmederse, biz onu cezalandıracağız. Sonra o Rabbine döndürülür. O da kendisini görülmedik bir azaba uğratır" dedi.
قَالَ اَمَّا مَنْ ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ ثُمَّ يُرَدُّ اِلٰى رَبِّهِ فَيُعَذِّبُهُ عَذَابًا نُكْرًا
ḳāle emmā men Zeleme fe sevfe nuǎƶƶibuhu ṧumme yuraddu ilā rabbihi fe yuǎƶƶibuhu ǎƶāben nukran
"Her kim de iman eder ve salih amel işlerse, ona mükafat olarak daha güzeli var. (Üstelik) ona emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz."
وَاَمَّا مَنْ اٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُ جَزَاءً الْحُسْنٰى وَسَنَقُولُ لَهُ مِنْ اَمْرِنَا يُسْرًا
ve emmā men āmene ve ǎmile SāliHen fe lehu cezā'en l-Husnā ve se neḳūlu lehu min emrinā yusran
Sonra yine (doğuya doğru) bir yol tuttu.
ثُمَّ اَتْبَعَ سَبَبًا
ṧumme etbeǎ sebeben
Güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu kendileriyle güneş arasına örtü koymadığımız bir halk üzerine doğar buldu.
حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَطْلِعَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَطْلُعُ عَلٰى قَوْمٍ لَمْ نَجْعَلْ لَهُمْ مِنْ دُونِهَا سِتْرًا
Hattā iƶā beleğa meTliǎ ş-şemsi vecedehā teTluǔ ǎlā ḳavmin lem nec'ǎl lehum min dūnihā sitran
İşte böyle. Şüphesiz biz onun yanındakileri ilmimizle kuşatmışızdır.
كَذٰلِكَ وَقَدْ اَحَطْنَا بِمَا لَدَيْهِ خُبْرًا
ke ƶālike ve ḳad eHaTnā bimā ledeyhi ḣubran
Sonra yine bir yol tuttu.
ثُمَّ اَتْبَعَ سَبَبًا
ṧumme etbeǎ sebeben
İki dağ arasına ulaşınca, bunların önünde, neredeyse hiçbir sözü anlamayan bir halk buldu.
حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ بَيْنَ السَّدَّيْنِ وَجَدَ مِنْ دُونِهِمَا قَوْمًا لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلًا
Hattā iƶā beleğa beyne s-seddeyni vecede min dūnihimā ḳavmen lā yekādūne yefḳahūne ḳavlen
Dediler ki: "Ey Zülkarneyn! Ye'cüc ve Me'cüc (adlı kavimler) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktadırlar. Onlarla bizim aramıza bir engel yapman karşılığında sana bir vergi verelim mi?"
قَالُوا يَاذَا الْقَرْنَيْنِ اِنَّ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ فَهَلْ نَجْعَلُ لَكَ خَرْجًا عَلٰٓى اَنْ تَجْعَلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ سَدًّا
ḳālū yā ƶā l-ḳarneyni inne ye'cūce ve me'cūce mufsidūne fī l-erDi fe hel nec'ǎlu leke ḣarcen ǎlā en tec'ǎle beynenā ve beynehum sedden
Zülkarneyn, "Rabbimin bana verdiği (imkan ve kudret, sizin vereceğiniz vergiden) daha hayırlıdır. Şimdi siz bana gücünüzle yardım edin de, sizinle onların arasına sağlam bir engel yapayım" dedi.
قَالَ مَا مَكَّنِّي فِيهِ رَبِّي خَيْرٌ فَاَعِينُونِي بِقُوَّةٍ اَجْعَلْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ رَدْمًا
ḳāle mā mekkennī fīhi rabbī ḣayrun fe eǐynūnī bi ḳuvvetin ec'ǎl beynekum ve beynehum radmen
"Bana (yeterince) demir madeni getirin" dedi. İki yamacın arasındaki boşluğu (dağlarla) bir hizaya getirince, "körükleyin!" dedi. Demiri eritip kor (gibi) yapınca da, "Bana erimiş bakır getirin, bunun üzerine boşaltayım" dedi.
اٰتُونِي زُبَرَ الْحَدِيدِ حَتّٰٓى اِذَا سَاوٰى بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ قَالَ انْفُخُوا حَتّٰٓى اِذَا جَعَلَهُ نَارًا قَالَ اٰتُونِٓي اُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْرًا
ātūnī zubera l-Hadīdi Hattā iƶā sāvā beyne S-Sadefeyni ḳāle nfuḣū Hattā iƶā ceǎlehu nāran ḳāle ātūnī ufriğ ǎleyhi ḳiTran
Artık onu ne aşabildiler, ne de delebildiler.
فَمَا اسْطَاعُوا اَنْ يَظْهَرُوهُ وَمَا اسْتَطَاعُوا لَهُ نَقْبًا
fe mā sTāǔ en yeZherūhu ve mā steTāǔ lehu neḳben